ÖLMEDEN MEZARA KOYDULAR BENİ

19 Mayıs günü yapılan bu kanlı hücum, Türk kaynaklarına göre öğleden önce Esat Paşa tarafından durduruldu. İngiliz kaynakları ise akşamleyin kendiliğinden durduğunu ifade et-mektedirler. Her iki taraf tekrar mevzilerine yerleştiler. Her iki tarafın mevzileri arasında 200-300 metre kadar ancak mesafeler vardı. Bu mesafelerdeki arazi üzerine dağlar gibi ölü ve yaralı yığılmıştı. Yaralılar inliyor, yardım istiyor ancak bu mümkün olamıyordu. Ertesi gün ve birkaç gün bu durum devam etti. Yaralılara yardım yapılamadığı için de inleye inleye, kıvrana kıvrana can vererek şehid oluyorlardı. Hava da sıcak bulunduğundan, cesetler kokmaya başlamış, bir müddet sonra da bu kokular dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Ne tarafa bakılsa kokmuş bir ceset, veya artık çok seyrek de olsa, elini, parmağını veya gözünü kıpırdatan yaralılar mevcuttu. Bu şartlarda savaşmak gerçekten de, her iki tarafın moralini çok bozmuştu. Ölüler defnedilmeyi, yaralılar ise kendilerine artık  çok geç olmadan yardım yapılmasını bekliyordu.
Düşman tarafından gelen bir teklif üzerine, ölülerin defnedilmesi, yaralılara yardımcı olunması ve savaş alanının temizlenmesi konusunda görüşmeler yapılmaya başlandı. Karşılıklı gözleri bağlanmış, heyetler birbirlerinin karargahlarını ziyaret ettiler. Netice olarak her iki tarafın başkomutanlarının da onayı alınarak ateşkes anlaşmasına varıldı.
İmzalanan anlaşmaya göre 24 Mayıs sabah 07.00’den itibaren akşam 16.00’ya kadar ateş kesilecekti. Bu süre içinde her iki tarafın din görevlileri ve sağlık ekiplerinin eşliğinde, ölüler ortadan kaldırılıp defnedilecek, kalmışsa yaralılara da insani ve sıhhi yardım yapılacaktı.
Ateşkesin yürürlüğe girmesiyle, her iki taraftan belirlenmiş işaretleri taşıyan görevliler, siperlerden çıkarak görevlerini yapmaya başladılar. Elbette, ölülerin kahir ekseriyeti bizim askerlerimizden olduğu için, ateşkesin süreceği 8 saat içinde bunların defin işleri için olağanüstü bir çaba sarf edilmeye başlandı. Ortada yatan askerlerimizin önce ölü mü yaralı mı olduğuna, süratle bakılıyor, sonra da toplu halde defin işlemi yapılıyordu. Arada sırada hala ölmemiş bulunan yaralılar da çıkıyor, derhal onlara yardım yapılmaya, su verilmeye, mümkünse gıda verilmeye çalışılıyordu.
Binlerce askerimize ait cesetler süratli bir çalışma ile toplu olarak defnediliyordu. Cesetlerin esaslı bir muayeneden geçirilmesi, üzerinde canlılık emarelerinin olup olmadığı bu hızlı çalışma sırasında sıhhatli olarak nasıl tespit edilebilirdi? Acaba bu arada, henüz ölmemiş askerlerimiz de cesetler arasına karışıp defnedilmiş olamaz mıydı? Bir Anzak askeri hatıralarında bu olayla ilgili şöyle yazıyor:
“Ertesi sabah Kızılay bayrağı ile ortaya çıktılar ama, siperlerinde yine asker birikmeye başladığından üzerlerine ateş edilip geri dönmeleri söylendi. Ölüler üç dört gün öylece yattılar. Koku öylesine berbattı ki, rüzgarın denizden yana esip kokuyu Türklerden yana götürmesi için dua ettik. Sonra ayın 24’ünde bir ateşkes yapıldı. Sabahın yedi-buçuğunda biz ve Türkler Kızılay ve Kızılhaç bayrakları altında ölüleri gömmeye gittik. Ölülerin çok olduğu yerde bir mezar veya siper kazıldı ve ölüler süpürge sopaları ile veya tüfeklere bağlanmış et çengelleri ile  çekilerek bunların içine çekildi. (Er Walter Stagles)” 69
Meşhur “Çanakkale içinde” ağıtının ikinci mısrası işte burada yazılıyordu:
“Ölmeden mezara koydular beni,
Of gençliğim eyvah!..”
24 mayıs saatler 16.00’yı gösterdiği anda ise, ateşkes sü-resi dolmuş olduğundan, her iki tarafın komutanlarının gür sesleri duyuluyordu:
“-Dikkat, Ateş!”

TOP