ÇANAKKALE İÇİNDE VURDULAR BENİ

19 Mayıs sabaha karşı, saat 03.30’da Türk saldırısı sessizce başlar. Besmeleyi çeken askerlerimiz siperlerinden hep be-raber fırlarlar. Düşman makinalıları da o anda çalışmaya başlar. Makinalı tüfeklere karşı süngü hücumu nasıl sonuçlanması gerekirse aynen öyle olur. Birinci siperdekiler ileri fırlayıp, bir iki dakika içinde tamamı makinalılarla taranıp şehid edilir. Aynı anda ikinciler fırlar, onlar da şehid… Üçüncüler, dördüncüler, beşinciler, tamamı… Yaşanan tam tek taraflı bir katliamdır.
Saatlerce böyle devam eder. Süngü hücumu devam etti-rilmeye çalışılır. Bir Allah’ın kulunun, bu kanlı hücumu durdurmak, hiç olmazsa silahları doldurup hücumu öyle sürdürmek, aklına bile gelmez. Kan oluk gibi akmaktadır. Feryatlar göklere çıkmaktadır.
Anzaklar ise, olanlardan keyiflenmiş, dört köşe olmuş, hayallerinden bile geçiremeyecekleri bir pozisyonu yakala-mışlar, habire öldürüyorlardı.
Mehmetçiği Çanakkale içinde vuruyorlardı.
Bu sahneleri İngiliz yazar Alan Moorehead’dan okuyalım:
“Gece soğuk ve rutubetlidir, ay saat 23.35’de battığında, tüm cephede kıyıdaki çakıl taşlarına vuran dalgalardan başka ses duyulmaz. Birden bire gece yarısına 15 dakika kala, Türk mevzilerinden daha önce hiç görülmedik ölçüde güçlü bir tüfek sesi yükselir, ses yayıldıkça Anzak komutanları, ileri karakollarına telefon eder, saldırıya uğrayıp uğramadıklarını sorar. Tüfek sesinin ardından kısa sü-rede yeniden sessizlik hakim olur.

Anzaklar saat 03.00’de uyandırılır, süngülerini takıp si-perlerdeki yerlerini alırlar. Hava serindir, çoğunun üzerinde yağmurluk vardır.
Daha beş dakika bile geçmeden, ileri karakollardan birinden bir uyarı ateşi gelir. Cephenin merke-zinde, tel yarığı olarak adlandırılan sel yatağında, bir Türk birliği görülür. Her zamanki saldırı bo-rusu çalınmamış, geleneksel ‘Allah! Allah!’ sesleri duyulmamıştır, sadece alaca karanlıkta görülen gölgeler ve süngü parıltıları fark edilmiştir.
Avustralyalılar sel yatağının iki yanından da ateş açarlar. Düşman boruları hemen duyulur, saldırı başlar. Tüm cephe boyunca Türkler saklandıkları yerden çıkarlar, çatlamış toprağın üzerinden kara bir bulut gibi ileri atılırlar.
Düşman çoğu yerde Anzak siperlerine varmadan önce iki veya üç yüz metrelik açık alanları aşmak zorundadırlar. Bu, yarım dakikalık süre boyunca, Anzak kurşunlarına hedef olacakları, kendilerini koruma olanağına sahip olmadıkları anlamına gelir. İçlerinden büyük bir çoğunluğu yarım dakika bile dayanamayacaktır. Çarpışmanın bir çeşit çağlayan görüntüsü vardır; bir sıra asker siperlerin başına basıp öldürüldükten hemen sonra, yeni bir saf oluşmakta, ufuk çizgisi önünde belirip biçilmektedir. Çarpışmanın ilk saati tam bir katliamdır, kısa sürede Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar daha gelişmiş yöntemler uygulamaya başlarlar. Bir Türk subayı gördüklerinde, tüm askerlerin subayın ba-şında toplanmasını beklerler, daha sonra hepsini kurşundan geçirirler. Bir ara ürkmüş tavşanlar gi-bi, savaş alanında koşuşturup sığınacak bir nokta arayan, tüfek artıklarını bulup vurmak bir oyun o-lur. Bir avuç Türk askeri Anzak siperlerine ulaşma-yı başarsa da, birkaç dakikadan fazla hayatta ka-lamazlar, korkunç bir şekilde süngülenerek ölürler.
Şafak söktüğünde savaş bir sürek avına dönüşür, bu avda Türk subayları askerlerini silahlara doğru yönelten sürekçi rolünü oynar. Avustralya’lı ve Yeni Zelanda’lı mevzilerini vahşi, neredeyse amaçsız bir heyecan kaplar. Bazı askerler daha iyi nişan alabilmek için siperlerinden dışarı çıkar, yere bağdaş kurup oturur, karşılarındaki bağrışan Türk askerlerine ateş eder.
Yedekteki Anzak askerlerini de savaşın dışında tutmak mümkün değildir; ön siperlere doğru gelip, para karşılığında ateş edebilecekleri bir nokta bulmaya çalışırlar. Siperde iki asker, mevzideki bir ateş noktasını ele geçirebilmek için, yumruk yumruğa kavgaya girişir. Her Türk dalgasıyla birlikte, Anzak siperlerinden vahşi ve çılgın haykırışlar yükselir:
-Bahşiiş! İnşallah!
Bir defasında da bir Avustralya’lının devrilen bir Türk’e doğru:
-Sayda! (Güle Güle!), gelecek cumartesi yeniden oyna-yalım!
dediği duyulur.
Saat 17.00’de, sıcak güneş ufka doğru devrilmeye başladığında, saldırı püskürtülmüştür. Ancak Türk-ler denize ulaşıncaya kadar savaşma emri almıştır, bu nedenle altı saat daha savaşmaya çalışırlar. Her saldırı bir öncekinden daha güçsüzdür.
Esat Paşa saldırıyı kesmeye karar verdiğinde, yaklaşık 10 000 asker ölmüş, 5.000 asker de iki mevzi arasında yaralı olarak kalmıştır.
Gelibolu çok daha ağır çarpışmalara sahne olmuşsa da,  bunlardan hiç biri böylesine korkunç yoğunlukta, bir katliam görmemiş, hiçbir çarpışma bu denli tek taraflı olmamış, hiç biri bu denli önemli etki yapmamıştır. Bütün o öğleden sonra, yaralılar ölülerin arasında savaş alanında yatar, her iki tarafın, siperleri de bir veya iki metre ötede olmasına rağmen, hiç kimse vurulma riskine girmeden, onları siperin içine çekmeye kalkışamaz.
Avustralya savaş tarihine göre o korkunç boşluktan bir tek ses bile yükselmez. Şurada burada, bulutsuz gökteki güneşin kızgın ışıkları altında, yardımsız ve umutsuz, sessizce yatan bir yaralı, ya da ölmek üzere olan bir asker, acı içinde bir yanından diğer bir yanına döner, veya kolunu göğe doğru yavaşça kaldırır.” 66
Gerçekten insanın okurken bile, saçını başını yolduracak bu tek taraflı, alaycı ve kahredici katliamla mehmetçik Çanakkale içinde vurulmuştur. Meşhur ağıtın ilk mısrası belki de burada yazılmıştır:
“Çanakkale içinde vurdular beni.”
Bu katliam, komuta kademesinin çok büyük bir hatası, neticeleri itibariyle de, onların vebalidir.
Bırakınız silahını, elindeki el bombasını bile kullanması yasaktır. Sadece kullanabileceği süngüsüdür. Mehmetçik’ten Makinalı tüfeğe karşı süngü kullanması istenilmiş, o da bu isteği gözünü kırpmadan yerine getirmeye çalışmış, ve neticede şehid olmuştur.
Bu sorumluluğu kimse üstlenmek istemez. Ancak sorumluluk, enine boyuna düşünmeden, iyi bir planlama yapmadan, askeri hücuma kaldıran, yaptığı yığınaklarda gizliliğe riayet etmeyen, düşmanlarına saldıracağını, tedbirsiz hareketlerle hissettiren, baskın yapacağım diye ateşli silahların kullanılmasını yasaklayan, elindeki bombalarını bile kullandırtmayan, baskın yapılamadığını gördüğü halde, süratle yeni duruma göre tedbirleri almayan, her kademedeki komutanların sorumlu olduğunu söylemek, doğru bir tespit olacaktır. Bu sorumluluk zinciri içine Enver Paşa, Liman Paşa, Tümen Komutanları ve insiyatif kullanması gereken daha alt birlik komutanlarının da, dahil olması gerektiğini okuyucular anlamışlardır. Bu sayılanlardan yalnız Liman Von Sanders, 19 Mayıs genel saldırısının bir hata oldu-ğunu, bu hatanın da kendisine ait olduğunu ifade etmiş olan tek komutandır. Ancak bir ordu komutanı, ta uç birlik komutanlarına kadar yapılmış olan hataların sorumlusudur ama, tek sorumlusu olmaması gerekir. Uygulanması halinde yanlış neticeler verecek olan emirlere, usulü dairesinde insiyatif kullanması gereken ast komutanların her zaman itiraz etme hakları vardır.  Bilhassa Çanakkale savaşlarında bu tür itiraz usulünün, sık sık kullanılmış olduğunu görüyoruz. Ancak 19 Mayıs saldırı planlarına, böyle bir itirazın yapılmış olduğuna dair herhangi bir belge ve bilgiye rastlamadık.
Kitabından alıntılar yaptığımız Alan Moorehead’ın da tespitleri bu yoldadır:
“Anzak cephesindeki köprü başına karşı 19 Mayıs saldırısı emrini, kimin verdiği hala tartışılmaktadır. Liman Von Sanders, saldırının sorumluluğunu üstlenir, planları da kendisinin yaptığını ileri sürer; bazıları ise planın 11 Mayısta yarımadaya gelen Enver tarafından hazırlandığını ileri sürer. Gerçekten saldırının koşulları da, Enver’in, ya hep, ya hiç  yapısının izlerini taşır. Planda herhangi bir incelik veya özen yoktur. Esat Paşa’nın komutasında 42.000’e yakın asker toplanır. Aldıkları tek emir de, bir darbede Anzak köprü başını yok etmektir. Gece oluncaya kadar son Anzak askerinin, öldürülmüş, tutsak edilmiş ya da denize dökülmüş olacağı hesaplanır; daha sonra bütün Osmanlı Ordusu güneye dönerek, Hamilton’un Seddülba-hir’deki kuvvetlerine saldırmaya fırsat bulacaktır.
O arada Avustralya ve Yeni Zelanda kuvvetleri 10.000 savaşçıya kadar düşmüştür. Bir ay kadar önce Seddülbahir’e gönderilmiş olan tugay, talihin garip bir cilvesi sonucu, Türk saldırısının arifesinde Birdwood’a iade edilmiştir. Böylece Birdwood’un komutasındaki askerler, 12.500’ü cephede fiilen savaşacak, toplam 17.000 kişidir. Anzakların Türkler karşısında, üçe bir gibi bir oranda oldukları bellidir.” 67
Bu kanlı katliamın sonunda ordumuzun verdiği zayiatın, 9.000, 10.000, 15.000, hatta 16.000 olduğunu yazan kaynaklar  mevcuttur.

DÜŞMAN FIRSATI KAÇIRDI

Akşam olup saldırılar kesildiğinde, siperlerin durumu karma karışık idi. Arkadaşının şehid olduğunu gözleriyle görenler, sinirleri bozulanlar, birliğini kaybetmiş askerler, askerlerini toparlamaya çalışan komutanlar, ağlayanlar, sızlayanlar… Vel-hasıl birliklerimiz çok şaşkın ve karışık bir vaziyette idi.
Bu şekilde perişan bir durumda iken, düşmanın yapacağı şiddetli bir mukabil hücum, belki de başarıya ulaşabilirdi. Ancak 18 Mayısta  kendi birliklerine verilmiş bulunan emir kesindi:
Anzakların bir Türk taarruzuna hazır olmaları emre-dilirken, Türk taarruzunun kırılması ve durdurulmasından sonra, mukabil bir taarruz yapılmaması kesin olarak emredilmişti. Bu bakımdan düşman karşı taarruza geçemedi.
Tam bu sırada Genel Karargah’tan General Birdwood’a “Bu kargaşadan istifade ederek hemen bir karşı taarruz yapılması”na dair bir emir geldi. Ancak, çok geç alınmış bir karar neticesinde verilmiş bulunan bu emrin, gereklerinin yerine geti-rilmesi için iş işten geçmiş, tatbik imkanı bulunamamıştı. Böylece büyük bir tehlike atlatılmış oluyordu. 68

TOP