SONUÇLAR

SONUÇLAR

Çağdaş bir haçlı zihniyetiyle başlatılmış bulunan Çanak-kale savaşları,  hangi taraf kazanırsa, diğer taraf aleyhine büyük sonuçlar doğuracak bir teşebbüstü.
İtilaf devletlerinin kazanması durumunda, tarihteki haçlı seferlerini kazandıklarında neler olmasını bekliyor idiyseler, ay-nı şeyleri bu savaşın sonucundan da beklemişlerdir. İstanbul ve Kudüs gibi kutsal ve önemli şehirlerin müslümanlardan alınması, müslümanların, bilhassa Türklerin, başta Avrupa ve Ana-dolu topraklarından olmak üzere, bulundukları yerlerden sürü-lerek, Orta Asya steplerine gönderilmesi ana gayesi ile bu savaşı başlatmış olduklarını, yetkililer ve komutanlar açık açık ifade ediyorlardı. Bunun yanında İngiltere ve Fransa’daki  kamuoyu da, bu sonuçlarla ilgili beklenti içinde idiler.
Ana gaye haçlı seferi olmakla birlikte, aynı taşla vurulacak başka kuşlar da vardı:
En önemlisi, Halife’yi ve Hilafet’i ortadan kaldırarak, sömürge imparatorluklarının önündeki en büyük engel, bertaraf edilmiş olacaktı. Çünkü İslam Dünyası’na mensup, çok sayıda müstemlekeleri vardı, bunların Halife’nin bir işareti ile ayaklanmaları ve oyunu bozmaları muhtemeldi. İslam dünyasının, Hila-fet’in yok edilmesiyle başsız bırakılması, mevcut sömürgelerinin sağlam olarak elde tutulmasının yanında, daha da genişletilmesi kolaylaşmış olacaktı. Ayrıca gelecekte de, müslümanların tekrar güçlenerek, karşılarına bir birlik halinde çıkmaları ihtimali de, ortadan kalkmış olacaktı.
Bütün bu gayelerinin yanında, bu savaşın açılmasının yakın gelecekteki sebep olacağı sonuçlar da, elbette bekleniyordu. Örneğin Rusya’ya yardım edilmesi, Almanya’nın arkadan vurulması, buğday stoklarının batıya aktarılması gibi…
Beklentiler boşa çıktı. Bir elleri belinde olduğu halde geçebileceklerini zannettikleri Çanakkale, Allah’ın yardımı ve İslam ordusunun kahramanlığı sayesinde, başlarına iş açtı. Ke-limenin tam anlamıyla, bütün dünyaya rezil oldular. 8 Ay boyunca, denizden, denizaltından, havadan ve karadan bütün güçleriyle yüklendiler, ancak birkaç yüz dönüm arazi parçasını işgal edebildiler. Ama ne pahasına…

KAYIPLAR

İtilaf devletlerinin kayıpları:
Savaşa katılan İngiliz ve sömürge askerleri 410 000                
Savaşa katılan Fransız ve sömürge askerleri 79 000
TOPLAM 489 000
İngilizlerin kayıpları 205 000  
Fransızların kayıpları 47 000
TOPLAM KAYIPLAR 252 000
Osmanlı Devletinin Kayıpları:
Savaşa katılanların sayısı yaklaşık 500 000
Kayıpların Toplamı 251 309  
SAVAŞA KATILANLAR TOPLAMI 989 000
İNSAN KAYBI TOPLAMI 503 309
İnsan kayıplarının içine, ölüler, yaralılar, hastalar ve ka-yıplar dahildir.
Çanakkale’de savaşın geçtiği yer, birkaç yüz dönüm arazi olduğuna göre, bu kadar insan kaybının kanı litre olarak hesaplanırsa, bazı kaynaklar böylece, metrekare başına yaklaşık 5 litre insan kanı düşmüş olduğunu yazıyorlar. (Resim 25)
Maddi kayıpların ise, hesaplanması çok zordur. Yakılan ve batırılan gemiler, harcanan gıda maddeleri ve giyim ihtiyaç-ları, yakılan cephane, siper malzemeleri, ve diğerleri… Bunların para olarak karşılığını hesaplamak gerçekten de mümkün değil-dir. Ülkemizde çekilmiş bulunan, yokluk, kıtlık, pahalılık ve bunların getirdiği yıkımlar… Sönen ocaklar, yıkılan yuvalar, kı-yılan ilim, fikir ve sanat adamları ve genç askerler ve subaylar…Maddi olarak değerlerinin belirlenmesi veya tahmin edil-mesi imkansız kayıplardır.
GENEL SONUÇLARI

Peki bunca kayıplar; yenice Balkan Savaşları’ndan çıkmış, ondan önce de çeşitli felaketlere uğramış bir Osmanlı Dev-leti’nin, hala diri ve güçlü olduğunun anlaşılmasının yanında, başka ne gibi sonuçlar doğurmuştur, kısaca izah etmeye ça-lışalım:
Devletimizdeki insan kayıplarının yarası çok derin oldu. Yüz binlerce öğrenci genç, yedek subay ve er olarak cephelere sürülmüş, bunların maalesef çoğu şehit ve yaralı olarak kaybedilmişti. Bu şekilde yetişmiş ve yetişmekte olan, insan kayıpları, çok uzun yıllar, hatta bu gün bile kapanamayan yaralar açmış, toplumumuzdaki kültürel sosyal yapıyı derinden etkilemiştir. Maddi yönden ise, ülke kaynaklarının yaklaşık bir yıl boyunca Çanakkale’ye akıtılması, büyük sıkıntılara, yokluklara ve paha-lılığa yol açmış, bu ise zaten fakir olan insanlarımızın, açlığa mahkum edilmesi sonucunu doğurmuştur. Askeri yönden de, zaten gençleştirme programı dolayısıyla, yetişmiş subay yokluğu içinde bulunan ordumuzu, menfi olarak daha da  beter et-kilemiştir.
Diğer taraftan, yıllardır her giriştiği mücadeleden mağlup çıkan ordumuzu ve insanlarımızı, moral yönden müspet manada etkilemiş, belki bu sebepten dolayı, kendine güveni ve morali, daha sonraki Anadolu’muzdaki istiklal mücadelemizin kaynağı olmuştur, diyebiliriz.
Düşmanlarımız ve dünya üzerindeki sonuçlarına gelince:
Dünyanın yenilmez devletleri olarak kabul edilmiş bulunan İngiltere ve Fransa’nın, öldü kabul edilen Osmanlılar tara-fından, ağır bir mağlubiyete uğratılmaları ve resmen cepheden kaçmaları, itibarlarını büyük ölçüde zedelemişti. Kendileri bile Türk’ü çok yanlış tanımış olduklarını kabul ve itiraf etmişlerdir. Bunlardan bir örnek vermek yerinde olacaktır.
Hamilton’un kurmay heyetinde savaşın başından sonuna kadar Kurmay Albay olarak görev yapmış bulunan Aspinall, şunları yazmaktadır:
“Gelibolu’daki mağlubiyetin sebeplerini araştırırken iki mühim amili unutmamak lazımdır. Bunlardan biri-si; Türk askerinin savunmadaki yüksek kabiliyeti, di-ğeri de 5. Ordunun çok güzel sevk ve idare edilme-sidir. Seferin başlangıcında Türkler maalesef, yanlış olarak tanınmıştı. Bilhassa Suriye sahillerinde vuku bulan hadiseler münasebetiyle, yanlış bir telakki ne-ticesi olarak, Türklerin İngilizler ile candan muha-rebe etmeyecekleri zannolunmuştu. Bu çok tehlikeli ve yanlış bir hesap olmuştu.
Çanakkale’deki Türk askeri, insanı harekete geçiren iki mühim haslet ile mücehhezdi: Bunlardan birisi, di-ni inanışların çok sağlam olması, diğeri de memleketini ecnebi istilasından kurtarmak emeli. Türk-ler mevzilerini tutmak konusunda, fevkalade cesa-ret göstererek, düşmanlarının haklı olarak takdirini kazanmış ve seferin devamı müddetince, pek az istisnası ile, kıymetli ve mert bir düşman oldukları-nı ispat etmişlerdir.
Bu açıdan Türkler, istila ordusundan çok üstün idiler. Türk-ler şehirli değil, köylü oldukları için basit bir hayat tarzına alışık ve zor arazide, gündüz olduğu kadar geceleyin de yollarını bulmağa muktedir idiler.
Diğer yönden Türkler, imkanlar bakımından pek az talihli idiler. Seferin başlangıcından itibaren, istila or-dusuna nispetle maddeten ve manen çok zayıf topçu desteğine sahiptiler.” 125
Mehmetçiğin kahramanlığı ve üstün vasıfları, tüm dünya tarafından takdir edilmişti. Ancak düşmanının kendi ağzından yukarıdaki ifadelerini, maksadımızı anlatmak yönünden kafi gö-rüyoruz. Bu vasıftaki mehmetçik, modern istila ordularını dize getirmiş, mağlup etmiş, kaçmak zorunda bırakmıştı. Bu da el-bette, kendilerini büyük sayan devletlerin, prestijlerini yerlere sermişti.
Bu prestij kaybı, esir edilmek ve vatanı ile istiklali elinden alınmak istenen Türk’ün, bunları vermemekteki kararlılığı, tüm dünyadaki esir edilmiş, sömürgeleştirilmiş olan milletlere ilham kaynağı olmuş, onların da gözlerinin açılmasına sebep ol-muştur. Asya’da, Ortadoğu’da ve siyah Afrika’da, istila edilmiş ve sömürülmeye başlanmış milletler, onurlu bir şekilde ayağa kalkmaya başlamışlar, efendi rollerine soyunmuş bulunan, İn-giliz ve Fransızlar’ı eskisi kadar, rahat yerlerinde oturamaz duruma getirmeye başlamışlardı. Hindistan, Afganistan, Pakistan ve siyahi Afrika’daki müslüman topluluklar ise, İslamın başşehri olan İstanbul’a, kulaklarını ve gözlerini çevirir olmuşlar, bir müddet sonra da, Anadolu’da yanan istiklal meşalesiyle, aydınlanır duruma gelmişlerdi. Halife’nin ordusunun galip gelmesi, dünya müslümanlarının uyanmaya başlamaları yönünden dö-nüm noktası olmuştu.
Haçlı seferlerinin önü, cihad eden ordular tarafından bir defa daha kesilecekti. Ancak ne yazık ki haçlı orduları, bu zaferden sadece bir buçuk yıl sonra Kudüs’ü, iki buçuk yıl sonra ise İstanbul’u işgal edeceklerdi.
Kudüs’ü işgal eden, İngiliz ordularının komutanı General Allenby, zamanında haçlı ordularını dize getirerek, Kudüs’ü kurtarmış olan büyük kumandan, Selahaddin Eyyubi’nin türbesine giderek ve O’na nisbet yaparak, “Bu gün haçlı seferleri zaferle bitmiştir.” demek küstahlığında bulunmuştu. Bu söz bile, hem Çanakkale, hem de Birinci Dünya Savaşı’nın, bir haçlı zihniyetiyle yapıldığının açık bir göstergesidir. Elbette haçlı ordusuna karşı yapılan bu mücadeleleri bir cihad olarak nitelendirmemiz gerekecektir. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Şehitleri’miz için yazdığı şiirinde bu gerçeği en açık şekilde dile getirmiştir:
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın…
Akıllara bir soru gelecektir:
Madem ki bu bir haçlı ordusudur. Almanlar da Hıristiyan de-ğiller mi? Onlar neden bizimle beraber diğerlerine karşı savaştılar?
Biraz tarih kitabı karıştıranlar şu hadiseyi okumuş olacaklardır:
General Allenby, Kudüs’ü işgal ettiği zaman ve bu haber Avrupa’da duyulduğu zaman, müttefiklerimiz olan Avusturya ve Almanya’da resmen olduğu gibi, halk da, sokağa çıkarak Ku-düs’ün müslümanlardan kurtarılması(!)nı sabahlara kadar çılgınca eğlenerek kutlamışlardır. Bu konuda başka çok şey söylemek mümkündür ama, bu olay yukarıdaki soruları en güzel şekilde açıklamaya yetecektir.
Çanakkale zaferiyle Rusya, artık yardım umutlarını tamamen tüketmiş, Almanya karşısında yalnız kalmıştır. Bir yıldan biraz fazla dayanabilecek, sonra komünist ihtilalle, Çarlık idaresi yıkılacak, Almanya ile ateşkes antlaşması yapmak zorunda kalacaktır.
Çanakkale bozgunu ile, Balkan devletlerinin İtilaf devletleri yanında savaşa sokulması projeleri de suya düşmüş, Bul-garistan, Almanya safında savaşa dahil olmuştu.
Önce Almanya, havlu atarak mütareke isteyecek, arkasından bir müddet sonra, yapayalnız kalan ve orduları iyice yıpranmış bulunan, Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde, Mond-ros Mütarekesi’ni, mağlup olarak imzalamak zorunda kalacaktır.
Bir hafta sonra da, 1915 yılında mehmetçiğin destanlar yazarak kahrettiği İtilaf Devletleri, ellerini ve kollarını sallayarak, bir tek mermi bile atmadan Çanakkale Boğazı’ndan geçecekler, İstanbul’u işgal edeceklerdir.
Lozan barış anlaşmasının bir maddesine göre, İngiltere ve Fransa’ya, Gelibolu yarımadasının muhtelif yerlerinde anıt ve mezar yapmak üzere, araziler tahsis edilmişti. Bu anlaşmadan sonra on sene içinde bugünkü, İngiliz, Fransız ve Anzak mezar ve anıtları yapılmıştı. Bugün bölgeyi gezen ziyaretçiler, İngilizlerin, Fransızların ve Anzak’ların bu anıt ve mezarlarını da göreceklerdir.
Çanakkale şehitlerimiz için, başlangıçta anıt veya mezar yapılamamış, ancak 1940’lı yıllardan itibaren şehitlikler ve anıtlar inşa edilmeye başlanmıştır. 1960 yılında ise bugünkü Es-kihisarlık mevkiinde, Çanakkale Şehitleri Abidesi ‘nin yapımına başlanmıştır. Bugün bile, tam manada bitirilememiş olan bu anıt, bölgeyi ziyaret edenlerin ilk uğradıkları yer olmaya devam etmekte, hemen dibindeki müze ise gezenlere içinde bulundukları topraklarda yaşananların bir özetini vermekte, duygulu da-kikalar yaşatmaktadır.
Anıtın dibinde bulunan sembolik şehitlikte, 15 yaşından 70 yaşına kadar, ayrıca Bosna’dan Bağdat’a kadar her yaş ve yöreden ve her rütbeden şehidimizin yatmakta olduğu görülecek, duvarlarındaki, ayet, hadis, şiir ve kitabeler ibretle okunmaya devam edilecektir.
Hepsine rahmet olsun, hepsinin ruhları şad olsun!
Şimdi biz susalım; İstiklal Marşı Şairimiz Merhum Meh-met Akif Ersoy, kitabımızın sunuş bölümüne ilk mısralarını yaz-dığımız; Şu Boğaz Harbi… diye başlayan şiirinin tamamı ile, Çanakkale savaşlarını en veciz bir şekilde özetlesin: (Resim 26)

TOP