CEPHELERDE DURGUNLUK

CEPHELERDE DURGUNLUK

Ağustos ayında bütün cephelerde mağlup olan düşman, artık yeni bir deneme yapma yerine siper hayatına alışmaya ça-lışmaktadır. 
Mağlubiyet psikolojisi, sıcaklar, pislik, sinekler, bitler, hastalıklar askerleri yiyip bitirmektedir. Her gün binlerce kişi hastalık dolayısıyla cepheden ayrılmaktadır.
Son muharebeleri kazanmakla birlikte, çok büyük zayiat vermiş olan bizim askerlerimiz de, iç açıcı bir durumda değildir.  Pislik, sinek ve bitlerden dolayı on binlerce genç insan cephe gerisine götürülmekte, tedaviye alınmakta, ancak bunların bir çoğu kurtarılamamaktadır.
Çanakkale savaşları için her şeyini feda etmek durumunda kalan devletimizin de, yakasını, kıtlıklar, hastalıklar ve üzüntüler bırakmamaktadır. Üstelik Çanakkale son değildir. Filistin’-de, Irak’ta, Galiçya’da ve daha başka cephelerde savaş bütün hızı ile devam etmektedir.
Hemen hemen her cepheden gelen felaket haberleri, dev-leti bir macera kolaylığı ile  savaşa sokmuş bulunanların gırtlağına yapışıp kalıyordu. Buna rağmen, göstermelik madalya tö-renleri düzenleniyor, Allah’ın yardımına müstahak olarak meh-metçik’lerin kazanmış oldukları zaferin şerefi, Enver Paşa’ya mal edilmeye çalışılıyor, halkın gözü boyanıyordu. İttihatçılar hem halkı oyalamak, hem de Padişah’ın gönlünü hoş tutmak için her olaydan yararlanıyorlardı. Alay komutanlarımızdan Cemil Conk Bey’in hatıralarında bunu en güzel aksettiren karikatür misali bir olayı burada nakledelim:
Cemil Conk Bey cephede yaralanmış, tedavi için İstanbul’a gönderilmektedir. Yolda rastladığı bir kasabadaki durumu anlatmaktadır:
“Gece kasaba donandı. Bu yersiz şenliğe hayret ettim ve sebebini sordum. Dediler ki, ‘Zatı Hazreti Padişa-hi’nin mesanelerinde muvaffakiyetli bir taş çıkartma ameliyesi yapıldığından, üç gün üç gece icrayı surur edilmesi Dahiliye Nezareti Celilesi’nce em-rolundu’.” 117
Yani Padişah’ın mesanesinde bulunan bir taş, başarılı bir ameliyatla alınmış olduğundan, İçişleri Bakanlığı halka, yayınladığı bir genelgede üç gün üç gece bayram edilmesi emre-dilmiş.
İşte İttihatçılar halkı böyle oyalıyorlardı.
Eylül ayından sonra artık, sinekler ve diğer haşereler so-ğuklardan dolayı yok oluyorlar, bitlerle mücadele ise devam edi-yordu. Artık siperlerde kış şartları hakim oluyordu. Yazın ayrı dertlerle uğraşan askerlerimiz, kış şartlarında daha değişik problemlerle boğuşmak zorunda kalıyorlardı.
Yeterli beslenememenin yanına, bu sefer yeterli giyinememe problemleri de ilave edilmiş oluyordu.Yırtık ve sökük el-biseler, delik deşik olmuş ayakkabılar, dizlerine kadar çamur ve soğuk su içinde siper hayatı sürdüren gençler, hastalık ve ölü-mün pençesinde kıvranmaya başlamıştı. 
Karşılıklı atışlar zaman zaman devam ederken, siper altlarından kazılan ve infilak ettirilen lağım dehlizleri, yüzlerce can almaya devam ediyordu. Keskin nişancı avcıları, el bombacıları, gece tuzakları, şaşırtma ve hileler yeniden yürürlüğe girmişti.
Öldürme mesaisi haricinde, siperlerde karşılıklı ahbaplıklar oluşmaya da devam etmekte, hediyelik eşya teatileri yapılmaktadır.
Siperlerde uyumak, istirahat etmek de büyük problemdi. Genç bedenler, bu kadar ağır şartlar altında yaşamak zorunda kaldığından, adeta erken yaşlanmışlardı. Avurtlar çökmüş, sima-lar sararmış, saçlar sakallar beyazlaşmış, beller bükülmüştü.
Bir müddet sonra başlayan karlı ve tipili hayat ise, bütün bu olumsuzlukları adeta ikiye katlamış, rüzgar, fırtına ve tipi artık, günlük hayatı dayanılmaz boyutlara ulaştırmıştı.
Yazın sıcakları, Gelibolu yarımadasında nasıl çok şiddetli geçiyorsa, kışın soğuğu ve fırtınası da aynı şekilde şiddetli ve hatta öldürücüdür. Kasım ayından itibaren, önce şiddetli soğuk bir rüzgar, arkasından da, ortalığı sel götürecek kadar rüzgarla karışık yağmur başlar. Yollar ve siperler sel baskınına uğrar. Her iki tarafın ikmal maddelerinin temini imkansızlaşır. İskeleler, rüzgardan parçalanmış olduğundan, gemiler günlerce kıyıya yaklaşamamış, açlık ve kıtlık çekilmişti. Sel baskını ile de siperler tamamen su dolduğundan, her iki taraf ta siperlerin dışına çıkarak canlarını kurtarmaya çalışırlar. Her iki taraf askerleri birbirlerini görürler, fakat can telaşına düştüklerinden dolayı, hiç kimsenin aklına düşman askerlerini öldürmek veya ateş etmek gelmez. Adeta gizli bir anlaşma yapılmış ve geçici bir süre ateşkes ilan edilmiş gibidir. Bu arada bilhassa Suvla’da, boğulma olayları yaşanır. Düşman siperleri dağların eteğinde ve ovalarda olduğundan, tepelerde mevzilenmiş olan Türk askerlerinden boğulanlar, düşman siperlerine doğru sürüklenir.  Ay-rıca suda boğulmuş olan hayvanların leşleri de düşman siperlerini doldurur. Tuz gölü de metrelerce yükselmiş, birçok siper suyun altında kalmıştır.

Yağmurun arkasından 40 yıldır görülmeyen bir şiddette tipi ve kar yağışı başlamıştır. Çok miktarda donma olayları yaşanır. Türk askerinin giyinme ve ayakkabı ihtiyaçları yete-rince karşılanamadığından, mehmetçik perişan olur. Çoğu yazlık ve yırtık elbise, delik ayakkabı giymiştir. Beslenme de yetersiz olduğundan hastalanma ve donma olayları daha çok yaşanır. Donma olayları düşmanın Suvla cephesinde çoktur. Diğer cepheler kısmen tabii engellerle çevrili olduğundan, direkt olarak fırtınaya maruz kalmaz. Ama Suvla’daki siperlerin etrafında her hangi bir tepe veya yükselti bulunmadığından sert rüzgar doğrudan tesir eder.

Burada önemli bir olaydan bahsetmekte fayda vardır. Düşman genel komutanlığı, kendi birliklerine bir emir gönde-rerek, (muhtemel tahliyeye hazırlık olmak üzere) cephelerde ihti-yaç harici, fazla eşyaların  geri gönderilmesini ister. Suvla’daki bu eşya geri gönderme işlemi yapılırken yanlışlıkla, askerin kışlık ihtiyaçları için daha önce gelmiş bulunan, elbiseler, ayak-kabılar, yün eldivenler ve battaniyeler de geri gönderilmiştir. Gemilerin yanaşması da imkansız olduğundan askere, kışlık ih-tiyaçları geri getirilip dağıtılamaz. Bu arada amansız fırtına ve tipi de başladığından, bilhassa düşman askerleri arasında,  ola-ğanüstü boyutlarda hastalanma ve donma olayları yaşanır. Asker mutfaklara, depolara ve çadırlara sığınmak için sığınakları boşaltır.
Suvla haricinde, düşmanın, giyinme ve beslenme problemi olmadığından, bu tür soğuk ve karlı hava onlara az tesir edi-yordu. Ama onların can korkusu her şeyin üstünde idi. Meh-metçik vatanı bekliyor, vatanına, dinine, namusuna ve mukaddesatına tasallut etmek gayesiyle gelmiş ve siperlere çakılmış olan düşmanı, bir adım bile öne çıkarmama görevi yapıyordu. Ya düşmanın gayesi? Artık ileri bir hamle yapılamayacağına göre;  niçin burada bulunuyorlardı? Amaçsız ve hedefsiz bir duruma düşmüşlerdi. Başkasının toprağında işgal edebildikleri birkaç yüz dönümlük bir araziyi mi koruyorlardı? Türklerin ani bir hücumu ile ölüm korkusu içindeydiler. Şayet burada öldürülürlerse, korumaya çalıştıkları bu toprak parçası onların mezarlarına bile yetmezdi.
Daha önce yaşadıkları ve gördükleri dehşet tabloları, şu anda içinde bulundukları açmazlar, iki büklüm katlanmakta ol-dukları siper hayatı, hemen hemen hepsinin sinirlerini bozmuş, onları birer psikopat haline getirmiştir. Artık yaşama umut ve isteği kalmamıştır.

TOP