BULUTLAR YARDIMA GELDİ

BULUTLAR YARDIMA GELDİ

GENERAL LISLE DE DERSİNİ ALIYOR Hamilton çaresizlik içinde kıvranmaktadır. Yaklaşık beş-yüzbin kişiyi muharebeye sokmuş, yüzbinlerce genç bedeni top-rağa vermiş, veya sakat bırakmış, sayısız cephane ve mühimmat sarf etmiş, her biri bir servet değerinde birçok gemilerini kaybetmişler, bütün bunların karşılığı olarak da; birkaç yüz dönümlük bir toprak parçası eline geçmiştir. Orada da rahat değildir. Her an olması muhtemel bir hücumla, askerlerinin denize dö-külme tehlikesi mevcuttur.
Bütün bu açmazlar içinde, nefis mücadelesine ve muha-sebesine dalmışken, bir ümit ışığına muhtaç durumda iken, Suv-la’ya yeni tayin ettiği  General De Lisle, yeni bir plan ve teklifle kapısını çalar:
General Lisle keşif yaptırmıştır. Bu keşfini uçak ve balonlardan alınan raporlarla da doğrulamıştır; Türkler tepelerde çok zayıf bir durumdadır. Tepelerde 3000 den fazla askerleri yoktur. Kuvvetlerini, Sarıbayır’ın arkalarına doğru nakletmişlerdir. Ken-dilerinin artık saldıramayacağını zannetmektedirler. Şayet Sed-dülbahir’den Suvla’ya bir miktar kuvveti gizlice nakledebilirlerse, iyi bir plan ve güzel bir hazırlık yapabilirlerse savaşın kaderini değiştirebileceklerdir.
Hamilton da, zaten gelebilecek bir ümidin kulpuna yapışmaya hazırdır. Gözlerinde yeni bir ümit parıltısı belirir. Neden olmasın? Başarmaları mümkündür. Alınan raporları o da inceler, Lisle’i kutlar. İki general derhal bir plan hazırlarlar.
60 rakımlı tepe ve Palatepe denilen yerler öncelikle ele geçirilecek, sonra da diğer tepeler bir bir düşürülerek zafer kaza-nacaklardır. Derhal hazırlıklara başlanır. Seddülbahir’den geti-rilen takviye tugaylar geceleyin Suvla’ya çıkarılır. Gerekli ikmaller süratle tamamlanır. Orduya verilecek emirler yazılır, hazır hale getirilir.
21 Ağustos sabahleyin, saldırı günü ve saati olarak tespit edilir. 20 Ağustos akşamına doğru birliklere yazılı emirler dağı-tılır, birlikler harekete hazırlanır. Sabahleyin yoğun topçu ate-şiyle ileri harekat başlayacaktır. Bu sefer mutlaka başaracaklarından emindirler. Ancak karşılarına, onlar açısından sırrını çözemeyecekleri olaylar ve aksilikler dikilmeye yeniden başlar.
Saldırının belkemiğini oluşturması düşünülen 32.Tugaya,  bu yazılı emirlerin hiç gitmemiş olduğunu fark ederler. Ancak gece yarısından sonra emirlerin bir sureti acele olarak gönderilir. Bu emrin gereğini bu tugay tam olarak yapamaz. Yazılı emirler ancak subaylara iletilebilir. Erata ne yapacağına dair malumat verecek zaman kalmamıştır. Bunun büyük mahzuru saldırı anında görülür: Birliklerin çoğunun subayları ölmüş, erat da ne ya-pacağını bilmediğinden, başı kesilmiş tavuklar gibi ortalıkta kalıvermiştir.
Demek ki Allah onlara hata yaptırmaya devam ediyordu.
21 Ağustos sabahı hava tamamen berrak olup,  sıkıntılı bir sıcak  ortalığı kaplamıştı. Kararlaştırılan hedefe doğru her hamle yapışta, Türklerin yoğun ateşi ile karşılanıyorlar, mevzilerine kaçmak zorunda kalıyorlardı. Halbuki, baskın yapmak suretiyle, Türkleri tamamen gafil avlayacaklarını varsayıyorlardı.

BULUTLAR YARDIMA GELDİ

Hamilton da, bu son ümit saldırısını izlemek üzere cep-heye gelmişti.
Türk cephesi üzerinden yükselmeye başlayan sabah güne-şinin ışıkları gözlerini kamaştırıyor, isabetli atışlar yapamıyorlardı. Hem güneşin bu konumu, hem de Türklerin yoğun ateşi yüzünden, öğleden sonraya kadar ileri hücuma geçemediler. Öğleden sonra Türklerin işini bitireceklerine kesin gözüyle ba-kıyorlardı. Çünkü yaptıkları hesaba göre şu anda kendi gözlerini kamaştıran güneş ışınları, öğleden sonra  kendi taraflarına doğru eğilecek, dolayısıyla bütün parlaklığıyla Türklerin gö-zünü kamaştıracak, kendilerinin de hedeflerini seçmelerine ve vurmalarına yardımcı olacaktı.
Güneş gerçekten de eğilmeye başladı, harekete geçmek üzereyken inanılması güç bir olay meydana geldi:
Hava pırıl pırıl, berrak iken, birden sağdan soldan bulutlar gelip güneşin önünü kapayıverdiler. Dahası da hiç beklenmiyorken, bir sis tabakası Türk siperlerinin önüne çöküverdi. Buna çok şaşırdılar, saat 14.30’da top başı yaparak yoğun bir ateşe başladılar. Türk siperlerini göremeden ateş ettiklerinden, atışlarının çoğu boşa gidiyordu. Üstüne üstlük bu bombardıman için  getirilmiş bulunan 60’lık toplarından çoğu, sebepsiz yere arızalanarak saf haricine çıktılar.
Aspinall bu olayı şöyle anlatıyor:
“Taarruzun öğleden sonra yapılmasındaki sebeplerin başlıcası; güneşi, ilerleyen piyadenin arkasına al-maktı. Öğleden sonra güneşin, İngiliz topçusuna yardım edeceği, buna mukabil, Türk müdafaa top-çusunun gözlerini kamaştırarak görüşlerini en-gelleyeceği ümit edilmekte idi. Fakat tabiat da, Türklerle beraber olarak İngilizlere karşı muha-rebe etmekte idi. Çünkü öğleden biraz sonra güneş, mevsimsiz bulutların arasına girerek kayboldu ve hafif bir sis tabakası, Suvla ovasından kalkarak Türk siperlerini gizlemek için, Türk tarafına geçti.
Saat 14.30’da başlayan topçu hazırlık ateşi, bu yüzden az bir tesir yaptı. Türk topçu mevzilerinden bir çoğu keşfedilememişti. General De Lisle’in düşman top-çusuna mukabele etmeğe memur ettiği  60 librelik topların bir çoğu arıza göstererek derhal saf harici çıkmışlardı.” 114
Bu çarpışmayı dürbünü ile izlemiş olan General Hamil-ton, o akşam hatıra defterine kısa bir cümle yazmıştır:
“Bu gün tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.” 115
O zaman Albay rütbesi ile bu savaşlarda, Hamilton’un yanında, kilit noktada görev yapan Aspinall’in, yukarıdaki sözlerini yorumlamaya gerek var mı? Cümle şöyle: “Tabiat da Türklerle beraber İngilizlere karşı muharebe etmekte idi.”  Ve Hamilton’un sözü; “Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.” Tabiat dediğimiz, yer, gök, su, bulut, güneş gibi varlıklar şuurlu ve iradeli varlıklar mıdır ki, bir tarafın lehine olarak savaşa girsinler? İnancımıza göre bu varlıklar, kendilerini yaratan külli irade sahibi olan, Allah tarafından idare edil-mektedir. Dolayısıyla, tabiatın Türklerin yanında savaşa girmesi, Allah’ın istemesi ile mümkün olabilir. Nitekim, Hamilton, Allah’ın Türkleri korumuş olduğunu ifade ediyordu. Zaten biz de bundan başka bir şey söylemiyoruz. Cihad ederek kendi di-nine yardım edenlere, Allah’ın yardım ettiğini söylüyoruz. Düş-manlarımız da bunu teyit etmiş oluyorlar.
Buna ne denir? Elbette nusret denir. Allah’ın Nusreti…

TOP