AYAKLARINA DOLANAN NE İDİ?

AYAKLARINA DOLANAN NE İDİ?

Çıkarma yapılalı 24 saat geçmiştir, durum şudur:
Binbaşı Wilmer komutasındaki takribi 1500 kişilik birliğimiz, ellerindeki makinalı olmayan tüfekleri ve üç beş tane havan topu ile savunma yapmaya çalışmaktadır. Tepeleri tek tek savunan birliklerimiz, tek bir mermilerini bile israf etmeden, tek bir mevzilerini bile zamanından önce boşaltmadan, takribi 25 bin kişilik, modern donanımlı, denizden takviyeli ve mağrur düşmana karşı, yaptıkları oyalama muharebelerinde, 1600 düşman öldürmüşlerdir, sonra tepelere çekilmişlerdir. Düşman he-men hemen hiç ilerleyememiştir. Düşmanın ayağına dolanan bir şey vardır, garip bir şey, doğaüstü bir şey, bu güne kadar hala araştırdıkları halde tespit edemedikleri bir şey. Acaba abartıyor muyuz? Gelin İngiliz yazar Alan Moorehead’ın yazdıklarına bakalım:
“Böylece 24 saat sonra Anafartalar’da pek az değişiklik olur. Birlikler yer yer 2 mil kadar ilerlemiş, gene-rallerin yeri ise hiç değişmemiştir. Hammersley kıyıda, Stopford komutan gemisinde, Hamilton Gökçeada’dadır. Tek yenilik Türklerin İngilizler’e kendi güçleri kadar, yaklaşık 1600 kayıp verdirdikten sonra çekildikleridir. Anafartalar artık boş bir toprak parçasıdır.
Durum o kadar alay eder gibidir, o kadar yanlış yönler taşır ki; bu olanları açıklamak için, gün boyunca yaşanan şanssızlıklar ve yapılan hatalar yeterli değildir.
Uyumak yerine, Gökçeada’daki genel karargahta volta atan bir başkomutan, sonuna kadar uyanık ve ka-rada olacağına, Jonqoil (Komutan gemisi)de dinlenmeyi tercih eden bir Stopford, deneyimli askerlerin, şafakta çıkmaları gereken kıyıya, gece karanlığında gönderilen yeni ve deneyimsiz birlikler, gö-reve getirilen yaşlı ve beceriksiz komutanlar, bir çok şeyin karanlıkta kalmasına sebep olan aşırı gizlilik tutkusu, susuzluk, sıcaklık ve su altındaki kayalar, bunlardan hiç biri; yaşanan kargaşa için hafifletici değildir. Bu kadar kötü bir yönetimin sonunda her şeyin yanlış gitmesi kaçınılmaz. İnsan bütün bu olanların arasında, gün ışığına çıkarılamamış bir etken bulunduğundan şüphelenir. Hesa-ba katılmamış bir şans faktörü, olağanüstü bir o-lay, kimsenin tahmin edemediği bir dizi rastlantı.
Soğukkanlı olarak düşündüğümüzde, Hamilton’un yatağa girip girmemesinin, Stopford’un Jonquil’in  güver-tesinde kalmasının, ya da kıyıya çıkmasının, gene-rallerin şu ya da bu yönde ilerlemelerinin, önemli olmadığının farkına varırız, bütün bunlar sonucu değiştirmeyecek gelişmelerdir. O gün oluşturulan koşullar, çıkarmanın başarısızlıkla sonuçlanması için yeterlidir.” 101

Başka nasıl ifade etsin. “Osmanlı ordusuna Allah yar-dım ediyordu. Komutanlarımız ne yapsalar sonucu değiş-tiremeyeceklerdi. Allah’ın yardımına karşı ne yapabilir-dik?” şeklinde ifade kullanamazdı ya. Ama yukarda kullandığı cümleler bundan başka bir anlama gelmiyor ki.  Yoksa; “Gün ışığına çıkarılamamış bir etken”, “Hesaba alınmamış bir şans faktörü”, “Doğaüstü bir olay” veya “Kimsenin tahmin edemediği bir dizi rastlantı” kavramları ne için kullanılmıştır, ne anlama gelmektedir? Hele “Ne yapılsa sonuç değişmeyecekti.” ifadesini nasıl yorumlarız? Bütün bunların bizim açımızdan izahı “Allah’ın yardımı” nın askerlerimizle olduğudur. As-lında düşmanlar da bunu apaçık görmüşler ve kabul etmişlerdir.
Bu olan biteni izah etmeye çalışan Aspinall ise, İki gene-ralin, yani Stopford ile Hamilton’un hiç olmazsa 7 Ağustos günü cepheye gelmelerinin gerektiğini, gelmemelerinden dolayı bu olumsuzlukların yaşandığını ifade etmektedir. İşte yazdıklar:
“Olaylara bakışımızı çevirirsek, General Stopford’dan 7 Ağustos öğleden sonra henüz ilerleyemedikleri ra-porunu alan General Hamilton’un, neden Suvla’ya gitmediğini anlamak çok zordur. Eğer Hamilton, bu raporu alır almaz hemen Suvla’ya gidip, ileri hare-katın sürat ve şiddetle devamında ısrar etseydi, ci-han harbi çok kısa bir süre sonra biterdi.” 102
Bu satırların yazarı o tarihte Hamilton’un kurmay heye-tindedir. Olsaydı, gitseydi demek mevkiinde değil, yapması ve yaptırması gereken bir mevkiyi işgal ediyordu. Böyle demekle, Hamilton’un da, Stopford’un da, kendisinin de, basiretlerinin bağlandığını itiraf etmiş olmuyor mu? Peki basiretlerini bağ-lamış olan güç ne idi? Talih mi, bilinmeyen bir güç mü, rastlantı mı, kader mi? Yoksa mehmetçikten yana olan Allah mı?
8 Ağustos sabahına kadar koskoca ovadan bir tek silah sesi bile gelmez. Düşman nerede akşamlamış ise sabahı orada etmiştir. Binbaşı Wilmer ise, yukarıki tepelerde, yeni mevzile-rine girmiş, yürüttüğü mantığına göre saldırması gereken düşmanı beklemektedir. Onları burada da bir müddet oyalayacağını ummaktadır. Saros’tan takviye birliklerin yolda olacağını dü-şünür, takribi 8-10 saat sonra kendisine imdat kuvvetlerinin ge-leceğini hesaplar.
Olayların akışına göre anlatmayı sürdürürsek, bu andan itibaren, bizim cephemizde neler olduğunu anlatmamız gerekir. Ama isterseniz biz, bizim tarafı daha sonra özetlemek üzere, Suvla’daki düşmanın neler yaptığını anlatmaya devam edelim. Zira şu ana kadar anlattıklarımızdan daha garip olaylar ya-şanacaktır. Yine kendi kaynaklarına dayanarak izaha çalışalım:

TOP