OSMANLININ DURUMU

OSMANLININ DURUMU

Bütün bunlar olurken Osmanlı ordusu ne yapıyordu?
Düşmanın Temmuz ayı sonunda, veya en geç Ağustos ayı başlarında yeni getireceği takviye kuvvetleri ile, nihai darbeyi vurmaya hazırlandığı, hem durumun gidişinden, hem de istihbarat raporlarından anlaşılıyordu. İşte Ordu Komutanı Liman Von Sanders’in hatıralarında bu konu ile ilgili satırları:
“Temmuz ayının ikinci yarısında, düşmanın büyük bir çı-karma daha yapacağı haberi yayılmaya başladı. Selanik üzerinden 16 Temmuzda aldığımız bir istih-barat raporunda, yalnız Limni adasında harekete hazır, 50-60 bin mevcutlu bir birlik bulunduğu ve bunların sevki için de 140 nakliye gemisinin hazır tutulduğu bildiriliyordu.” 
Ordumuz için, asker sayısı olarak bir sıkıntı yoktu, ama silah ve cephane olarak çok zor durumlara düşülmüştü. Bil-hassa top mermisi büyük bir problemdi. Çok sınırlı sayıda top mermisi kalmıştı. Almanya’dan getirilmesine çalışılan cephane için Romanya’dan geçmek mümkün olmuyordu. Dolambaçlı yollardan ara sıra gelebilen cephane ise çok yetersizdi.
Bu durumun telafisi için, İstanbul Zeytinburnu’nda bir cephane fabrikası alelacele kurulmuştu. Almanların da desteği ile üretime geçen fabrikanın mamulü cephane, hem yetersiz, hem de kalitesizdi. Bazı mermiler hiç patlamazken, bazıları za-manından erken patlayarak üzücü kazalara da sebep oluyordu. Düşman kayıtlarına bakılacak olursa, kendi mevzilerine düşen Türk top mermilerinin birçoğu patlamıyordu. Bundan dolayı cephane bakımından Türklerin zor durumda olduklarını kolayca anlıyorlardı. Ama yine de, bozuk da olsa bu mermiler kullanılmak zorunda idi. Bırakınız bozuk mermileri, manevra mermileri denilen ve sadece gürültü çıkaran mermiler bile kullanılmak zorunda kalınıyordu. Bunun sebebi ise, askerlerimize, topçu desteği veriliyor izlenimi vererek morallerinin bozulmasını önlemek, düşmana ise gürültü bile olsa, top atışları yapılıyor görüntüsü vermekti.
Osmanlı Ordusunun konuşlanma şekli de şöyleydi:
Seddülbahir bölgesinde, Alçıtepe’yi ve o bölgeyi, karşı-larındaki düşmana karşı savunmak üzere Vehip Paşa komutasında 3-4 tümen kuvvet bulunuyordu.
Arıburnu-Anzak cephesinde de bir o kadar kuvvet Esat Paşa kumandasında konuşlanmıştı. Esat Paşa ile Vehip Paşa kardeş idiler. Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen de bu bölgede bulunuyordu. Bu birliklerin daha kuzeyinde Anafartalar kısmında, Suvla körfezi bölgesi de içinde olmak üzere, üç taburdan oluşan, yani yaklaşık, 2000 kişiden oluşan bir birliğimiz, Alman Binbaşı Wilmer komutasında konuşlandırılmıştı. Çok büyük bir alanı gözetlemek ve yapılacak bir çıkarma halinde asıl kuvvetlerin cepheye intikal etmesine kadar, oyalama savaşı vermek üzere görevli olan bu birliğe bağlı, dört adet de topçu bataryası vardı. Ayrıca Suvla körfezinin kuzeybatı sahillerini gözetlemek üzere de bazı jandarma birlikleri görev yapmakta idiler.
Anadolu yakasında da 2 tümenlik bir birliğimiz, hem muhtemel bir çıkarmaya karşı savunmak, hem de Seddülbahir bölgesinde bulunan düşman kuvvetlerini, Anadolu yakasından beri yan topçu ateşine tutmakla görevli idiler. Bu topçu kuvvetimiz gerçekten de, bilhassa Fransız kuvvetlerine Eskihisarlık mevkiinde çok büyük zayiatlar verdiriyorlar, onların ileri harekatlarını büyük ölçüde önlüyorlardı. Bu birlikte bulunan bataryalarımızı susturmak için, sık sık düşman zırhlı gemileri buraya saldırıyor, fakat bir türlü susturamıyordu.
Yine büyük bir gücümüz Saros körfezine konuşlan-dırılmıştı. Saros körfezindeki birliklerimiz Albay Feyzi  Bey’in  komutasında idi. Liman Von Sanders de dahil olmak üzere ordu-nun üst kademesi, yeni düşman çıkarmasının Saros körfezinden yapılacağına mutlak gözü ile bakıyorlardı. Bu bölgenin kuvvetli olarak savunulması her şeyden çok önemli idi. Düşmanın yönlendirme şeklindeki bütün istihbarat faaliyetlerine, Mısır’da bas-tırılan Anadolu bölgesi haritalarına ve mevcut cephelerdeki al-datıcı hareketlerine bakmaksızın, aldırış etmeksizin, Saros körfezini güçlendirmeye çalışıyorlardı.
Mustafa Kemal’in kendi hatıralarında yazdığına göre, kendisi Suvla körfezi ile Anzak Koyu arasında bir yerden çıkarma yapacaklarını tahmin ediyordu. Ne var ki, ordu üst kade-mesini buna inandıramıyordu. Esat Paşa ve Kurmay başkanı ile yaptıkları bir keşif gezisinde, bu konuyla ilgili aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor:
“Hep birlikte Düztepe’ye çıktık. Buradan Sazlıdere ve bunun kuzey ve güneyindeki arazi ve daha ileride deniz sahili ve kuzeye doğru Suvla Limanı ve orada onu tamamlayan, düz ova içinde Tuz gölü ve ora-dan doğuya doğru yükselen tepeler ve en yüksekte, Kocaçimen tepesi bir panorama gibi görülüyordu. Bütün bu saha, bulunduğumuz  yüksek düz tepeden kartal bakışı ile küçük bir geniş görüş içine sığdı-rılabiliyordu. Gerçekten bütün sahil ve onu tamamlayan ova kısmı tamamen hakim nazarlarımız al-tında küçülmüş ve bize doğru olduğu gibi kuzeydoğuya doğru da kademe kademe yükselen engebeli arazi teferruatı, gölgelere karışarak, genel gö-rüntüsü ile çıkılmaz bir dağ yamacı halinde gö-rülüyordu. 
Bu manzara karşısında, kolordu kurmay başkanı:
-Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir, dedi. Kolordu ku-mandanı bana dönerek dedi ki;
-Düşman nereden gelecek?
-(Elimle Arıburnu yönünü ve Suvla’ya kadar bütün sahili göstererekten) Buradan! Dedim.
-Peki farz edelim ki oralardan gelsin! Nereden hareket edebilecek?
-(Tekrar elimle Arıburnu yönünden başlıyarak, Koca-çimen tepesine doğru bir yarım daire işaret ettim.) Buradan hareket edecek dedim.
-Kolordu kumandanı gülerek omuzumu okşadı ve:
-Merak etme beyefendi gelemez, dedi.
-Meramımı anlatmanın imkansız olduğunu görünce, artık tartışmayı uzatmayı gerekli görmedim. Yalnız:
-İnşallah efendim, sizin takdiriniz gibi olur! Demekle ye-tindim.
Düşündüğüm ve tasvirine çalıştığım düşman teşebbüsleri, 24 Temmuzdan itibaren aynen gerçekleşmeye baş-ladığı zaman, iki ay evvel maruzatımı takdir etme-mekte ısrar edenlerin, nasıl üzüldüklerini bilemem. Yalnız fikren hazırlanmamış oldukları düşman ha-rekatı karşısında, pek noksan tedbirlerle genel va-ziyeti ve vatanı pek büyük tehlikeye maruz bıraktıklarına vakalar şahit oldu.”98 
Mustafa Kemal Arıburnu bölgesinin ve Anafartalar’ın sa-vunulması konusunda da, Esat Paşa ile anlaşamamaktadır. Yapı-lan yeni görevlendirme ve savunulacak alanların belirlenmesi konusunda itirazları vardır. Kolordu Komutanlığına bu itirazla-rını defalarca bildirmiş, adeta onları kendi fikirlerine zoraki ola-rak ikna etmiştir.
Görüldüğü gibi Alman subaylarla birlikte bizim üst kade-me subaylarımız da, Suvla ve civarından bir çıkarma beklemi-yorlardı. Onların en önemli çıkarma bölgesi olarak, yine Saros körfezi bölgesini gördüklerini ve buna göre tedbir almış olduklarını görüyoruz.
Niçin Saros körfezi? 25 Nisan çıkarma öncesi sebepler aynen geçerliliğini koruyordu. Bu sefer ilave olarak, Marmara Denizi’ne geçmiş bulunan denizaltı gemilerinin, tekrar boğazdan çıkma mecburiyetlerini ortadan kaldıracak, direkt bir ikmal yolunun kurulması için, Saros körfezi çok önemli hale gelmişti. Denizaltılar Marmara’da bulunduğu müddetçe de, Türk ordusunun ikmal yolları denizden kesiliyordu. Karadan, yani Saros’tan da kara ikmal yolu kesildiği takdirde, Türk ordusunun tamamen ikmalsiz kalması söz konusu idi. Bu sebeple Saros körfezine bir çıkarma yapılması mutlak olarak değerlendiriliyordu.
Gerçekten düşman da bütün bu sebepleri değerlendiriyordu. Ancak bu bölgeden yapılacak çıkarma, meyvelerini haftalar sonra verebilirdi. Onlar ise bir iki günde netice almak istiyorlardı. Bunun için burayı tercih etmediler. Ayrıca Ege adalarına olan uzaklığı da, gemilerinin Alman denizaltı saldırılarına uğrama ihtimalini artırıyordu.
Böylece Osmanlı ordu karargahı ikinci defa olarak çıkarma bölgesinin tahmini konusunda yanılmış oluyordu. Yukarda da anlatıldığı üzere, Saros’ta konuşlandırılmış bulunan tümenlerin, Suvla veya Anafartalar bölgesine kaydırılması için en az 36 saate ihtiyaç bulunuyordu. İşte düşman da bunu hesapladığı için, planlarını, çok kısa sürede gerçeğe dönüşecek şekilde hazırlamış ve uygulamaya koymuşlardı.
Hazırlanan plan ve Ordumuzun genel konuşlanma şekline bakarsak, düşmana mani olunmak için gerçekten mucizeler gerekiyordu. Sadece konuşlanma hataları değil, ordunun üst ka-demesindeki görüş ayrılıkları ve anlaşmazlıklar da büyük bir problem halinde duruyordu. Alınan bu savunma tedbirleriyle, Allah’ın yardımı olmaksızın başarmak imkansızdı. Deniz zaferi ve 25 Nisan çıkarmasında olduğu gibi Nusretullah yine ordumuzla olacak mıydı? 
Mehmetçik canla başla cihad ediyordu. Kendisine verilen görevleri eksiksiz olarak gücünün son noktasını da kullanarak yerine getiriyordu. Elbette vaadinden dönmesi mümkün olma-yan Allah’ın yardımı ümit ediliyordu.

TOP