ÇÖZÜLEMEYEN BİR SIR

ÇÖZÜLEMEYEN BİR SIR

Gerçekte Lord Kitchener, Hamilton’u cepheye gönderirken, ilerde muhtemelen takviye kuvvet isteğinde bulunacağını tahmin ediyor, böyle bir takviye kuvvet gönderil-mesinin, İngiltere’nin koşulları bakımından mümkün olamayacağını kendisinin yüzüne karşı ifade ediyordu. Ancak deneyimli ve kurt olan Kitchener, böyle bir istek gelirse, bunu karşılamamanın, İngiltere’nin aleyhine olacağını da çok iyi hesaplıyordu. Bu bakımdan Hamilton’u cepheye gönderdikten sonra, muhtemel ilave kuvvet isteklerine karşı neler yapabileceği üzerinde çalışmış, sonunda Mısır’da bulunan askerlerinden bir kısmını, bu iş için ayırabileceğine karar vermişti.
6 Nisan’da, Mısır İngiliz Kuvvetleri garnizonunun komutanı olan General John Maxwell’e bir telgraf göndermişti. Telgraf’ta özetle şöyle deniliyordu:
“Mısır’da bulunan kuvvetlerimiz içinden, Sir Ian Hamil-ton’un istediği, veya uygun gördüğü, subay ve er-leri Gelibolu cephesine göndermelisiniz. Bu mesajı aynen Sir Ian Hamilton’a da iletmelisiniz.”
Mesaj Maxwell’ e ulaşır. Geliboluya göndermek üzere Tümenlerce asker Mısır’da beklemektedir. Ancak Hamilton’a bu konuda bir bilgi verilmemiştir. Yukarıdaki mesajın kopyası da kaybolmuştur. Bu da ne kadar araştırma yapıldıysa bir türlü çözülememiş olan bir sır olarak kalmıştır.
Hamilton, takviye kuvvetler için yanıp tutuşmakta, Mısır’da ayrılan tümenler, Hamilton’un isteğini beklemekte, İngiltere de problemi zaten 6 Nisanda çözmüş bulunduğunu düşünmesinden dolayı kulağının üstüne yatmakta,  bu  aksaklığın  sebebi ise  bir türlü keşfedilememektedir.  Hamilton bu durumu bilseydi, zamanında bu kuvvetlerden yararlanarak  belki  de savaşın  kaderini değiştirebilirdi.  61
Elbette bu durumun, Allah’ın kendi yolunda cihad etmekte olan askerlere bir yardımı olduğunu, bu yardımı da, Mısır’da bulunan İngiliz askeri makamlarının basiretlerini bağlıyarak yapmış olduğunu, İngilizler idrak edemezlerdi. Bu “nusret” de General Maxwell’in unutkanlığı ile yapılmıştı. Hem de “tümenler miktarınca” bir unutkanlıkla… DÜŞMANA TAKVİYE GELİYOR

Fransız amiral Guepratte, daha çıkarmanın ertesi günü, işlerin yolunda gitmediğini, Hamilton’dan önce farketmiş, hem kendi hükümetine hem de Churchill’e bu düşüncesini bildir-mişti. Arkasından Amiral De Robeck de, aynı mahiyette bir telgraf göndererek, takviye güçler olmadan bu işin başarılamayacağını iletmiştir.
Kitchener, Hamilton’un kendisini yanılttığını anlar. Ayrıca da başarısızlığa çok şaşırır.
Daha Hamilton’dan takviye isteği gelmeden, Mısır’daki generali olan Maxwell’e bir telgraf göndererek,  bir tümeni ve ilave olarak da, Hint Gurkha tugayını, hemen Gelibolu’ya doğru yola çıkarmasını emreder.
Bu haberler Hamilton’a ulaşınca adeta bayram edecek derecede sevinir, sönmüş olan ümitleri yeniden canlanır, Gelibolu haritasını önüne alarak yeniden İstanbul rüyası gör-meye başlar. Tarih 30 Nisan’ı göstermektedir. Hemen üst düzey komutanlarını toplantıya çağırıp, çıkarmadan sonra ilk defa genel durum değerlendirmesi yaparlar. Bu arada ölüler gömülür, beş bini aşkın yaralı da gemilerle Mısır’a gönderilir.
Mısır’dan gelen takviye birlikler, 5 Mayıs’ta cepheye intikal eder. Şimdi Hamilton’un her iki cephede, toplam olarak yaklaşık 50.000 askeri bulunmaktadır.
Bu ana kadar Anzak cephesindeki kayıplarımız 15.000’e yaklaşmıştı. Aynı cephede düşman kayıpları ise 8.000’den fazla idi.
Düşmanın şaşırtma hareketleri dolayısıyla, Saros ve Anadolu’da oyalanmak zorunda kalan birliklerimiz, ancak Mayıs ayının başlarına doğru, asıl muharebe hatlarına geti-rilebilmişti. Ayrıca İstanbul’dan yola çıkarılan iki tümen de, takviye olarak cepheye gönderiliyordu. Bunların bir kısmı  deniz yoluyla gönderilirken, kalan kısmı da kara yoluyla geli-yordu. Biz şimdi yine cephelere göz atmaya devam edelim.
O sıralar düşman denizaltıları, Marmara denizinde bulunduğundan, tedbir olarak deniz yolu, asker ve malzeme sevki-yatında çok kısıtlı olarak kullanılabiliyordu. Yine de, ileride anlatılacağı üzere, denizden gelenlerin başına çok işler açılmıştı.

MAYIS AYINDA ANZAK CEPHESİ Her iki taraf da, asker ve malzemelerini takviye etmiş olduğundan, uygun zamanı kolluyor, böylece amaçlarını gerçekleştirme fırsatı arıyorlardı.
Düşmanın amacı, saplanıp kaldığı bu tepelik ve fundalık araziden bir sıçrayışta çıkmak, önünde bulunan Türk kuvvetlerini ezerek, boğaza kadar inmek, güney kıyılarına çıkmış bulunan güçlerinin boğaz tahkimatını ele geçirmelerini sağlamaktı.
Birliklerimizin amacı ise, çok kısıtlı imkan ve kuvvetle durdurmayı başardıkları düşmanlarını, bir atak yaparak geldikleri yere, denize dökmekti.
Her iki taraf da, amaçlarını gerçekleştirmek için atak üstüne atak yapıyor, fakat ciddi bir başarı elde edemiyorlardı.
1 Mayıs günü, birliklerimiz topçu desteğinde hücuma geçtiler, geceye kadar süren mücadelede bazı başarılar elde edildiyse de, sonuç alamadılar.
2 Mayısta hücum sırası düşmanda idi. Gemi topçularının hazırlık atışlarından sonra, yaptıkları hücum denemeleri, bir gün önceki kaybettikleri mevzilerin bir kısmının geri alınması ve ufak bazı yeni mevziler kazanılması ile yetinmek zorunda kaldılar. Yine  önemli bir ilerleme sağlanamadı.
8 Mayısta düşmanın yeni bir hücumu, birliklerimizin azimli direnişini yine geçemedi. Geldikleri yere püskürtüldüler.
Bu çarpışmaları böyle basit ifadelerle, birer cümle ile özetlememiz kesinlikle yanlış anlaşılmamalıdır. Bunlar basit hücumlar değildir. Adeta boğaz bağaza, süngü süngüye yapılan bu boğuşmalara, top ve makinalı tüfekler de katıldığı zaman cehennemi andıran manzaralar meydana geliyordu. Her iki taraf da adeta gözleri kapalı ölüme koşuyordu. Atak sona erdiğinde ise, taraflar yüzlerle, binlerle sayılacak ölü ve yaralı veriyorlardı. Hele denizden yapılan bombardıman, ortalığı yanardağ lavları gibi kaplıyor, her infilakta dağlar, taşlar, ağaçlarla birlikte, insanlardan kopan parçalar da, göklere savruluyordu. Bu manzaraları İstiklal Marş’ımızın şairi, Mehmet Akif Ersoy “Çanakkale Şehitlerine” ismiyle yazdığı şiirinde en güzel ve özet şekilde tasvir etmektedir.
“Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.”

TOP