ANZAK TA OLUP BİTENLER

ANZAK TA OLUP BİTENLER

25 Nisan’da karaya çıkan Anzak birliklerinin, çok zayıf savunma birliklerimize rağmen çok zorlukla da olsa bazı tepeleri ele geçirmeye muvaffak olduklarını, günün ilerleyen saatlerinde ise 27. ve 57. Alaylarımızın olay yerine intikal etmesi ile, akşam üstüne doğru, geri püskürtülerek, çok zor duruma düşmüş olduklarını, gece ise sıkışıp kaldıkları dar sahil şeridinden, gemilere tekrar binerek geri kaçmaya çalıştıklarını, ancak Hamilton’un emriyle bulundukları yerde siper kazmak suretiyle, savunmaya geçtiklerini, önceki bölümlerde izah et-meye çalışmıştık.
25.000 kişinin üzerinde bir asker sayısı ile karaya çıkmış bulunan Anzakların, o geceki durumları cidden enteresandı. Dar sahil şeridinde, binlerce ölü, binlerce yaralı, atlar, arabalar, cephane yığınları, ah vah sesleri, yaralı iniltileri, yeni çıkmakta olan birlikler… Ayrıca da Türklerin her an yapmaları muhtemel gece hücumları beklentileri… Yeni gelen emre göre de hemen herkesin, kazma kürekle, bulundukları yerde siper kazmaya başlamaları… Anzaklar böyle bir dehşeti, ne görmüşler ne duymuşlar, ne de hayallerinden bile geçirmişlerdi.
Oysa onlara, Türkler kendilerini görür görmez kaçacakları söylenmişti. Ne büyük bir belanın içine girdiklerini anlıyor, kaderlerine ve kendilerini kandıranlara lanetler okuyorlardı. Adeta tatil için geldiklerine inandırıldıkları için de, moralleri sıfıra inmişti.
O gece bekledikleri ve korktukları gibi, Türkler herhangi bir saldırıda bulunmadılar. Destroyerler, gece kıyıya yaklaştılar, Türklerin bir gece baskını yapmalarını önlemek için ışıldaklarını yaktılar, Türk siperlerine tuttular. Sabah olunca Queen Elizabeth, iki savaş gemisi ile birlikte bölgeye geldi. Türk mevzilerini aralarında paylaşarak, o kadar güçlü bir top ateşine tuttular ki, bir an tepelerin yanardağ gibi alev püskürttükleri zannediliyordu. Gözcüler balonları ile havalanmışlardı, boğazı ve karşı kıyıları görebiliyorlardı. Queen Elizabeth’den atılan bir top mermisinin ta boğazda bulunan bir nakliye gemisinin batmasına sebep olduğunu rapor ettiler. Savaş gemileri, kıyıya o kadar yaklaşmışlardı ki, tepelerde bulunan Türk askerlerini çıplak gözle fark etmeye başlamışlardı.
Türkler de bu arada güvertede bulunan İngiliz subaylarına ateş açarlar. Askerlerimizin elinde, savaş gemisine zarar verebilecek herhangi bir silah yoktur. Boşuna top ve tüfeklerle gemilere ateş ediyorlardı. Kıyıya malzeme ve takviye götür-meye çalışan her tekne, patlayan Türk şarapnellerinin ve maki-neli tüfek mermilerinin oluşturduğu bir barajı aşmak zorunda kalıyordu.
Birliklerimizin durumu da iç açıcı değildi. Bütün gün süren savaş, gemilerden açılan cehennemi ateş, düşmanın sayı bakımından çok üstün kuvvetleri karşısında, adeta erimişlerdi. Komutanları olan Mustafa Kemal onlara “Savaşmayı değil ölmeyi” emretmişti. Bu şekilde geçecek zaman içinde belki takviye birlikleri yetişebilecekti. İşte bu emri alan mehmetçik, gözünü hiç kırpmadan ölüme atlamış, şehit olmuş, ama düşmanı da durdurarak daracık bir sahil kısmına hapsetmeye muvaffak olmuştu. O gece yapılacak bir hücumla belki düşman tamamiyle denize dökülebilirdi, ama bu hücümu yapacak kadar askerimiz kalmamıştı. Ayrıca herhangi bir takviye de alınamamıştı.
Topçularımız da, ilk atışlarına başladıklarından, yeni kazdıkları siperlere giren Anzaklar, bu siperler sayesinde ilk günkü gibi zayiata uğramadılar, bu durum biraz morallerini düzeltti. İki taraf da birbirleri üzerine yürümüyor, sadece ateş teatileri oluyordu. Öğleye kadar pek büyük bir çatışma olmadı. Öğleden sonra ise akıl ve mantıkla izah edilemeyecek bir olay neticesinde, bir Anzak Taburunun, komutanları da dahil olmak üzere büyük bir kısmı yok edildi.
Olay şöyle oldu:
Saat üç civarında Anzaklar ellerinde bulunan bir tepeden aniden, kendilerini bile saklamaya gerek görmeden hücuma kalktılar. Bu bölge, askerlerimizin en müsait atış yapabilecekleri, topçularımızın ise gözü önünde bir yerdi. Askerlerimizin önce tüfekleri, sonra topları çalışmaya başladı. Açıktan açığa ilerlemeye çalışan yüzlerce Anzak askeri askerlerimiz tarafından adeta biçildi. Tabur komutanları da dahil olmak üzere, bu taburun dörtte üçünün bu olayda öldüğünü, İngiliz kaynakları ifade ediyor.
Gerçekten de Aspinall’in ifadesine göre, bu bir felaketti. Askerlerin kulağına, nereden ve kim tarafından  verildiği hala belli olmayan “Herkes siperden çıkarak hücuma başlasın, genel hücum yapıyoruz!” diye bir sesli emir gelmişti. Halbuki böyle bir emir verilmiş değildi. “Belki çok yan tarafımızdaki bir birliğe, ufak bir mevzi düzeltilmesi için böyle bir emir verilmiş, bu da ağızdan ağıza dolaşarak, yanlış anlaşılmış olabilir.” Diye izaha çalışılmaktadır. 60
Ancak; asker neyse, bir tabur komutanı hiç, dedikodu veya söylenti şeklinde gelen bir emre uyarak, göz göre göre kendi taburunu ateşe atar mı? Bu izah akıl ve mantığa pek uymamaktadır.
Belki böyle bir olay ancak “Nusretullah” kavramı ile izah edilebilir.
26 Nisan gündüz karşılıklı atışlardan başka bir önemli olay olmadı.
27 Nisan günü beklediği kadar takviye kuvvetleri alan birliklerimiz, erkenden taarruza başladı. Denizden açılan kahredici, gemi atışları, devamlı takviye alarak hem sayıları çoğalan, hem de topçu destek kıtalarını da karaya çıkarmış bulunan düşmanın, sayıca çok üstün güçlerine karşılık, topçu desteği ile süngü hücumuna  başlanıldı. Boğaz boğaza çok kanlı çarpışmalar meydana geldi. Her iki taraf da çok büyük zayiat veriyordu. Bazı birliklerimiz sahile kadar ilerlemeye muvaffak oldularsa da, düşmanın gemilerden yaptığı çok güçlü atışlarla, ağır zayiatlar vererek tekrar mevzilerine dönmek zorunda kaldılar. Her iki taraf bazen ilerliyor, yeni mevziler kazanıyor, bir müddet sonra eski mevzilerine dönmek zorunda kalıyordu.
3 km. lik dar bir sahada kıran kırana yapılan bu boğuşma, o gece de sürmüş, daha fazla takviye kuvvete ihtiyaç olduğu göz önüne alınarak, 28 Nisan sabahleyin Mustafa Kemal tarafından durdurulmuştu.

TOP