Y SAHİLİNDEKİ AKLA AYKIRI OLAYLAR

Y SAHİLİNDEKİ AKLA AYKIRI OLAYLAR

Seddülbahir’deki çıkarma yerlerini izah ederken, Zığındere’nin hemen kuzeyinde bir kayalık yere de Y kumsalı denildiğini ve buraya General Hamilton’un özel isteği ile, özel bir amaçla, çıkarma yapılmasının planlandığını kaydettiğimiz hatırlanacaktır.

Bu, hiç de çıkarmaya elverişli olmadığı düşünülen kısım için, ordumuz tarafından, herhangi bir savunma birliği veya gözetleme postası tahsis edilmemişti. Yarımadanın güney ucuna  dört yerden çıkarma girişiminde bulunan ve şiddetli bir direnişle karşılanan düşman, Y kumsalında hiçbir direnişle karşılaşmadığı gibi, tek el bir silah bile atmadan, yaklaşık 2000 kişilik bir birliği buraya aynı saatlerde çıkarmaya muvaffak olmuştu. Y sahiline  böylece kolaylıkla çıkan düşman, hemen dik yamaçları, kayalıkları ve fundalıkları tırmanarak bulundukları yere yerleştiler.
Buraya çıkan birliğin görevini bizzat Hamilton, “Ya-rımadanın güney ucunda yapılacak çıkarma dolayısıyla ve savaş gemilerinin yakıcı ateşiyle, kaçmaya başlayacak olan Türklerin, önünü keserek onları imha etmek” şeklinde  vermişti. Bunun için bu birlik çıkar çıkmaz, sağa doğru, yani yarımadanın uç kısmına doğru yürüyüşe geçecek ve Türk birliklerini arkadan kuşatmış olacaktı.
Hiçbir direnişle ve Türk askeriyle karşılaşmayan bu 2000 kişilik birlik, buraya yerleşip istirahata çekildi. Çaylarını kaynatıp keyifle yudumlamaya başladılar. Böylece zaman ilerle-dikçe hiçbir ileri hareket yapmaksızın, bulundukları yerde beklemeye başladılar. Yarımadanın güneyindeki şiddetli çarpışmaların silah seslerini duyuyorlardı. Aldıkları emir gereği harekete geçseler,  en çok bir saat içinde hiçbir direnişe uğramadan, savunma birliklerimizin arkasını kuşatmaları ve onları iki ateş arasında bırakarak direnişi sona erdirmeleri mümkündü. Buna hem sayıları, hem silah ve teçhizatları, hem de konumları çok müsaitti. Buraya çıkan askerlerin sayısı, yarımadanın uç kısmında savunma yapan, tüm Türk askerlerinin sayısından daha fazla idi.  Şayet bunu yapabilseydiler, düşmanın ilk hedefi olan Alçıtepe’nin alınması, Alçıtepe’nin alınmasıyla da bir savaşın kaybedilmesi gibi, tarihin akışını kendi lehlerine değiştirmeleri mümkündü.
Bu birliğin niçin bu görevi yapmadığı, niçin yürüyüşe geçmedikleri konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan birincisine göre, görev emrini alırken bir yanlış anlama meydana gelmiştir. Kendilerine Türklerin kaçış yollarını kesmeleri emri verilirken, emri veren, çıkıştan sonra hemen Türklerin arkasına doğru hücum etmelerini kastettiğini ifade ederken, emri alan ise kendilerine, Türkler kaçarken önünü kesmeleri emredilmiş olduğundan, bulundukları yerde, kaçacak olan Türkleri beklediklerini söylemiştir. Böylece bir yanlış anlama veya yanlış anlatma hadisesi sebebiyle,  yürüyüşün yapılamadığı, mazeretini ileri sürmektedirler.
Başka bir görüşe göre Y sahilinde karaya çıkan bu 2000 kişilik birliğe komuta etmek üzere, iki ayrı albay görevlen-dirilmiş, bu iki albay da birlikle beraber karaya çıkmış, her ikisi de kendisinin bu birliğin kumandanı olduğunu zannettiklerinden, bir  komuta karışıklığı olmasından dolayı ileri yürüyüş gerçekleşememiştir. Gerçekten de bu birlik içinde iki adet albay vardır ve bunların isimleri de; Albay Koe ve Albay Matthews’tir.
Diğer bir görüşe göre, bu 2000 kişilik birlik, karaya çıkıp yerleştikten sonra, Hamilton’un karargahına telsizle ulaşıp ileri harekat için emir isterler. Hamilton ise Seddülbahir çıkarma birliğinin komutanı olan General  Hunter Weston’un, bu birliğe ta-limat vermesi için büyük bir çaba harcar.  Ancak iki generalin haberleşmeleri mümkün olmaz. Dolayısıyla da, Y sahilinde bekleyen birlikler, o gün akşama kadar kendilerine bir emir ve-rilmediği için bekleşip dururlar. Her an hareket emri alabilecekleri beklentisi içinde olduklarından da, bulundukları yerde ne bir siper kazarlar, ne de kendilerini savunacak herhangi bir tedbir alırlar. Çalıların dibinde ve kayaların arasında akşama kadar, karavanalarını yiyip, sigaralarını tüttürmek suretiyle pinekleyip kalırlar.
Değişik bir görüş daha var:
“Y kumsalı, Seddülbahir planına sonradan yapılan ve Ha-milton tarafından düşünülen bir ekti ve Hunter Weston’un kendi planlarına uymuyordu. 25 ve 26 Nisan günlerindeki davranışı Hunter Weston’un bu konuyla fazla ilgilenmediğini, hatta hiç umursamadığını ortaya koymaktadır.” 50
Buraya kadar olanlara akıl erecek gibi değildir. Ancak daha enteresan bir hadise meydana gelir:
Amiral De Robeck’in kurmay başkanı Komodor Keyes, bu sahilin açığından gemisiyle geçerken, askerlerin sahile rahatlıkla çıkmış olduklarını, herhangi bir çatışmanın olmadı-ğını, askerlerin adeta kamp kurarak istirahat ettiklerini gördü. Hemen buraya daha çok kuvvet çıkararak savaşın kaderini bir anda değiştirmenin mümkün olduğunu kavrayarak, General Hamilton’u aramakla kalmadı, ilave asker çıkaracak gemileri de ayarladı, durumu rapor etti ve emir beklemeye başladı. Hamilton derhal Çıkarma birliklerinin komutanı Hunter Weston’u bulmaları için yardımcılarına talimat verdi. İki saatlik bir uğraşmadan sonra, görüşmeleri mümkün oldu. Hunter Weston’un cevabı kısa ve netti:
“Çıkarma birliklerini kıyıya taşımakla görevli amiraller, şu andaki çıkarma düzenine müdahele etmenin, çıkarmayı geciktireceğini, dolayısıyla Y sahiline ilave asker çıkarmanın doğru olmayacağını ifade ettiklerinden, böyle bir çıkarma mümkün değildir”
Peki sonra ne olmuştur? İngiliz yazar Alan Moorehead’-dan okuyalım:
“Bütün bu gelişmelerin sonucunda, güneşin tepeye yaklaştığı sırada, görülen oldukça şaşırtıcı bir manza-radır. İngilizlerin yarımadanın ucuna yaptıkları ana saldırı durdurulmuşken, 2000 kişilik tüm Türk gar nizonunu, yok edebilecek durumdaki bu yar-dımcı birlik, hiçbir şey yapmadan beklemektedir. İçinde bulundukları çıkmazdan kurtulmaları o günkü komuta şartlarına göre mümkün de değildir. Hamilton durumu anlamaya başlamıştır. Yine de müdahale etmeyi reddeder. Durumu düzeltebilecek bir diğer kişi Hunter Weston’dur, ancak olayları anlayamaz, bu nedenle de doğru karar veremez. Yarımadanın ucundaki her üç tugay komutanı da kaybedilmiştir. Onların yerine gelen iki albay da kısa sürede öldürülür. Bu nedenle kıyıda, ne üst düzey bir subay, ne de askerleri bir araya toplayıp onları yönlendirecek bir taktik karargah vardır. Savaşın ürkütücü karmaşasından artakalan disip-lin ve cesaret kaynaklarını  kullanarak karar vermek, küçük rütbeli subaylara ve erlere kalmıştır.
Bu trajik koşullar gün boyu sürer. Gemilerdeki topçular müdahale etmek için sabırsızlanır. Karadakilerden  hedef göstermelerini isterler. Kıyıdan gelen işaret-ler ise karma karışıktır. Gemiler uzun süre denizin  lanetli güvenliğinde, elleri kolları bağlı, beklemek zorunda kalır. Savaş gemileri sık sık kıyıda koşuşturan Türk askerini çıplak gözle görebilecek kadar  kıyıya yaklaşır ve ateş eder. Ancak kendi askerlerini vurup vurmadıklarından emin değillerdir. Gemi  komutanları durmadan telsizlerle konuşur:
‘-Birliklerimiz içerisinde mavi üniformalı var mı?’ ya da:
‘-Karaya hiç atlı birlik çıkardık mı?’
Saat 16’da Seddülbahir’de River Clyde’de kalan askerleri çıkarmak için bir deneme daha yapılır. Bu kez kıyı- ya ayak basmayı başarırlar. Karaya çıkanlar, gün boyunca kumsalın uzak ucundaki topuğun arkasına sığınıp bekleşenlerce alkışlarla karşılanır. Ancak Türklerin tüfek atışı her şeyi yeniden değiştirir. 17.30’da Seddülbahir köyü, denizden açılan top ateşleriyle alevler içinde kalır. Savaş alanı kalın bir duman örtüsü ile kaplanır, akşam göğü kızıla keser. Gece olana kadar başka bir şey yapılamayacağı açıktır. Burundan çıkan asker sayısı arttıkça, durum düzelir gibi olur, ancak her iki kanattan da yardım gelmez. Eskihisarlık burnundaki İngiliz komutan, hala iki mil yürüyerek, Seddülbahir’e gidemeyecek kadar güçsüz olduğuna inanır. Üstelik böyle bir denemede bulunması resmen yasaklanır. Askerin hiç rahatsız edilmeden, on bir saat geçirdiği  Y kumsalında beklenen gerçekleşir:
Türkler batmakta olan  güneşin ışığında, kuzeyden gele-rek  Y köprübaşına saldırır. İngilizlerin zahmet edip düzgün siper kazmamalarından da faydalanarak, tüm gece boyunca saldırılarını sürdürür.
Y kumsalı öyküsünün son bölümü kısa ve acıdır, burada özetle anlatılması gerekir:
Şafak söktüğünde İngiliz’ler, ölü ve yaralı olarak toplam 700 kayıp vermişlerdir. Askerlerden çoğu dik ya-maçlardan aşağıya kayarak kıyıya ulaşmaya ça-lışır. Albay Koe ölmüştür. Otorite boşluğu paniğin artmasına sebep olur. Kurtarma gemileri gönde-rilmesi için Deniz Kuvvetlerine acıklı mesajlar ile-tilir. Geri çekilme emri verildiğini zanneden Deniz Kuvvetleri de, askerleri kurtarmaya koyulur. Adam-larından elinde kalanlar ile tepeyi savunmaya çalışan Albay Matthews, bütün bu gelişmelerden habersizdir, savaşa devam eder. Saat 07’de Türklerin süngü hücumunu püskürtür. Fırsattan yararlanarak durumunu denetler. İşte o zaman mevzilerden bir kısmının boşalmış olduğunu görür. Durumu o kadar tehlikelidir ki; geri çekilmekten başka çıkar yolu olmadığını düşünür, genel çekilme başlar. O sırada bu bölgedeki Türkler de yenildiklerine karar verir, onlar da çekilmeye koyulur.
Böylece İngilizler, Y kumsalından geldikleri gibi ayrılmak zorunda kalırlar.” 51
İngiliz yazar Aspinall ise bu akla aykırı enteresan olaylara iki adet ilave daha yapar:
Bunlardan birincisi 26 Nisan’da saat 06 sıralarında bir İngiliz gemisi Y sahilinde bulunan kendi askerlerini yanlışlıkla bombardımana tutmuştur.
İkincisi ise; peşlerinde kovalayan  ve silah atan hiçbir Türk askeri olmadığı halde, panik halinde gemilere binip kaçmaya çalışan İngiliz askerleri, çantalarını ve diğer yüklerini sahilde bırakmışlardır.
Y sahiline çıkan ve tarihi fırsatı, akla ve mantığa uymayan bir takım sebeplerle kullanamayan bu askerlere, geri dönüş emrini kim vermiştir. Bu hiçbir zaman anlaşılamamıştır. Böyle bir emrin verilmiş olduğunu herkes duymuş ve can havliyle gemilere binilmiştir, ama sonradan yapılmış bulunan titiz soruşturmalarda bu emrin sahibi bir türlü tespit edilememiştir. Albay Matthews, bu emrin birliklere, bir deniz binbaşısı olan Keyes tarafından verildiğini ileri sürmüşse de, hem Keyes’in kendi ifadelerinden ve hem de, ast rütbeli bir askerin, üst rütbeli bir asker bulunduğu bir ortamda her hangi bir emir vermeye selahiyeti olmadığı, gerekçeleriyle bu ihtimale inanılmamıştır.
İngiliz yazarları bu konuda şunları söylemektedirler:
“Hamilton 26 Nisan saat 09′ da Y kumsalından gelmeye devam eden mesajlardan harekatın başarısız olduğunu öğrenince dehşete kapılmıştı. Queen Elizabeth Kabatepe’den mümkün olduğu kadar çabuk ayrıldı. Boşaltma emrinden hemen sonra gelen Hamilton ve Genel Karargah, kumsaldan Goliath’a taşınan askerlerle karşılaştılar. Hamilton çıkarmanın gerçekleşmesi konusunda başta kuşku duymuşsa da, askerlerin bir kere karaya çıktıktan sonra tutunamayacaklarını aklına bile getir-memişti. 29. Tümen karargahından hiçbir yanıt alamadığı için, boşaltmaya Hunter Weston’un emir verdiğini tahmin ediyordu. Bunu Birdwood’un gece boyunca yaptıkları ile kıyaslayarak, Hunter Weston’un bu danışma eksikliğine kızmıştı.
Genel Krargahın gerek kumsalla, gerekse destek gemileri  ile ilişki kurma çabaları boşuna çıkınca yapabilecekleri fazla bir şey yoktu. Queen Elizabeth güneye doğru yoluna devam ederek saat 10.30’da Seddülbahir’e geldi. Genel Karargah o zaman boşaltmaya 29. Tümen karargahı tarafından izin verilmemiş olduğunu ve Hunter Weston’un bu konuda hiçbir bilgisinin olmadığını öğrendi. Boşaltmayı durdurmak için bir girişimde bulunuldu. Ne var ki, saat 11.15’de alınan yanıtta bunun artık mümkün olamayacağı anlaşıldı.
Hamilton ve kurmayları düş kırıklığı içindeydiler.
Y kumsalı olayında İngilizler, çıkardıkları 2000 kişiden hemen hemen 700’ünü kaybetmişlerdi. Seddülbahir ve V kumsalındaki sağlam tahkimatlı mevzileri arkadan çevirme fırsatı kaybolmuştu. Bunun ise Gelibolu seferine onarılamayacak bir hasar verdiği görülecekti.” 52
Aspinall’in son değerlendirmesi ise şöyledir:
“İnce düşünüldü, müsait şekilde başladı, tereddütle sevk ve idare edildi, zelilane de nihayete erdi. Y sahilindeki çıkış hareketinin tarihçesi işte budur. Y sahilindeki çıkışın asıl kıymetini, fırsat elden kaçıncaya kadar, takdir eden olmamıştı. Bu teşebbüsten elde edilen neticelerin, bu mevkiin düşman cenahı üzerinde neler yapabileceğini etrafıyla kavramaktan  edinilecek olan faydalarla mukayesesi, insana kan ağlatır.”  53
General Hamilton, olanları öğrendiğinde hatıra defterine şunları yazacaktır:
“O kadar çok şey umduğum, planımın bir kısmının, gözlerimin önünde bozulması beni çıldırtıyor.”
Bu konuda Fransızların kanaati ise daha değişiktir:
“Y bölgesindeki çıkarmadan sonra ilerlenseydi, Türk kuv-vetleri arkadan çevrilmiş ve zafer kazanılmış olacaktı. Oysa bu bölge komutanın emriyle boşaltıldı ve böylece zafere ulaşılamadı.” 54
Gerçekten Y sahili macerasında, akla mantığa uymayan şeyler olmuştur. Tüm savaşın kaderini değiştirecek olan bu İngiliz birliğinin, elini ayağını ve gözünü bağlayan nedir? Onları kaçmaya, hem de teçhizatlarını bırakarak kaçmaya sevk eden emirleri kim vermiştir? Bunları kimse izah edemiyor. Yapılmaya çalışılan izahları özet olarak okudunuz. Allah aşkına bunlar sizin mantığınıza uyuyor mu?
2000 kişilik birliği gemilerle karaya çıkaracaksın, yanlış emir vereceksin, veya emri alan yanlış uygulamış olacak. Böyle saçmalık olur mu? Çıkarma gününden önce eğitim alanlarında askerlerine günlerce çıkarma tatbikatları yaptırmış olduklarını kendileri ifade ediyorlar. Bırakın birlikleri, her askere ayrı ayrı, görevleri konusunda tatbikatlar yaptırmışlardı. Böyle günlerce eğitim görmüş olan bir birliğin, ta başından beri görevlerini yanlış anlamış oldukları nasıl iddia edilebilir?
Ya iki albayın komuta karmaşası iddiası? Bu ondan da saçma bir bahane değil mi?  Böyle bir yanlışlık nasıl yapılmış olabilir? Mantığımızı bir tarafa bırakıp yapıldı diyelim. Bu iki zat hiç mi birbirlerini görmediler? Hiç mi istişare etmediler? 2000 kişinin içinde iki tane albay vardır. Bu ilk bakışta belli olmaz mı? Böyle bir bahane hangi akıllının söyleyeceği veya inanacağı bahanedir?
Bir iddiaya göre de, kendilerine emir gelmediği için, ak-şama kadar emir almak üzere bekleyip durmuşlar. Halbuki çıktıktan sonra yapacakları, kendilerine bir bir belletildikten ve eğitimi yaptırıldıktan sonra oraya çıkmışlardır. Bu emirlerin teyidine ne gerek vardır? Hadi gerek vardı diyelim, böyle bir emir gelmeyince, alay seviyesinde bir birliğin hiç insiyatif kullanma opsiyonu yok mudur? Kaldı ki silah seslerini de duymaktadırlar. Alan Moorehead’ın satırlarını okudunuz. Diğer cephe-lerde komutanlar ölünce, komutayı albaylar, onlar da ölünce ast rütbedeki subaylar, hatta erler alarak insiyatif kullanmışlardır. Erlerin bile, şartlar oluştuğunda insiyatif kullanma durumu var-ken, albayların böyle bir hakkı yokmuş gibi bahaneler söylemek, hiç de inandırıcı değildir.
Ya Hamilton’la çıkarma birliklerinin komutanı Hunter Weston’un irtibatlarının olmamasına ne demeli? Daha da önemlisi, bu plan Hamilton’un olduğu için Hunter Weston’un bilerek bu olayları kaale almaması? Böyle bir şey nasıl söylenebilir? Harekatın bir numaralı kişisi ile iki numaralı kişisi arasında, haberleşmenin olmadığını söylemek belki mümkündür, ama bu derece saçma bir duruma inanmak nasıl mümkün olabilir?
Komodor Keyes’in, ilave asker çıkarmak için yaptığı hazırlıktan, kendi amiralinin haberi yok mudur ki, Hunter Weston aynı amiralin, red gerekçesini ileri sürerek Y sahiline ilave asker göndermiyor?
Bütün bunlar, Y sahilindeki askerlerce ele geçirilmiş tarihi fırsatın kullanılamayışını izah etmeye yetmiyor. Ancak akıl ve mantık sahibi için, geriye bir tek izah kalıyor ki, zaten bizzat düşmanlar da bunu kabul ve itiraf etmişlerdir, ileriki bölümlerde bu itiraflarını aktaracağız. Bu izah tarzı da şudur:

Kur’anı Kerim’de de beyan edildiği üzere hakkıyla cihad eden kullarına Allah mutlaka yardım edecektir. (Hac Suresi-78) O gün hakkıyla cihad edilmektedir. Mehmetçik kul olarak üze-rine düşen tüm savunma tedbirlerini almıştır. Teknik olarak, o andaki elinde bulunan tüm teknolojiyi kullanmıştır. Kendi gücünün yettiği noktaya kadar direnmekte, tetiği çekerken de cihad şuuru ile, besmele ile, tesbih ile, tekbir ile düşmana ateş etmekte, elinden gelmeyen, tüm gücünü harcadığı halde gücünün üzerinde bir uğraş gerektiren konuları ise, yine dininin kendisine öğrettiği gibi Allah’a havale etmektedir. İşte bu da ‘Hakkıyla cihad etmek’ kavramını oluşturmaktadır.
Şartlarına uyarak yapılacak bir cihad, yani hakkıyla cihad’dır ki, Allah’ın yardımına müstehak olmaktadır. Böyle cihad eden kişilere de, Allah yardım edeceğini beyan ve vaad ediyor.
Şimdi düşünelim, yarımadanın ucunda bir avuç mehmet-çik. Düşmanın verdiği rakamlara göre 2000 civarında… Kendisinden kat kat üstün sayıda ve kuvvette düşmana karşı hakkıyla cihad etmektedir. Düşman kaynaklarına göre bu oran bire altıdır. Yani düşman, askerlerimizin altı katıdır. Belki de daha fazladır. İşte bu askerlerimiz düşmana karşı hakkıyla cihad etmekte, güçlerini aşan konularda da, Allah’tan yardım istemektedirler. O anda arkalarını çevirmekte olan düşmandan, yani Y sahiline çıkmış bulunan düşmandan haberleri yoktur. Onlara karşı o anda tedbir almak, güç ve imkanları dahilinde değildir. İşte o an Allah’ın yardımı aşikar olarak görülüyor. Bir de bakı-yorsun, konumuzdaki örnekte olduğu gibi, Allah düşmanlara akıl almaz hatalar yaptırıyor. Y sahilindeki düşmanın bahanelerini incelerken, bunların akla, mantığa, askerlik kurallarına ve insan davranışlarına aykırı olduğunu ifade ettik. Ama Allah dilerse daha komik, daha mantıksız ve hiç yapılmayacak hataları düşmana yaptırarak, kendi yolunda hakkıyla cihad edenlere bu yolla yardım eder. İşte olan bitenin bizce izahı bundan ibarettir.
Bu defa Nusretullah, yani Allahın yardımı, düşmanın basiretini bağlıyarak, ve hareket kabiliyetlerini de sıfıra indirerek, Aspinall’in deyimiyle, onlara kan ağlatarak gelmiş ve cihad eden erlerinin arkasını sağlamlaştırmıştır.

TOP