GÖZLERE ÇEKİLEN SİS PERDESİ

GÖZLERE ÇEKİLEN SİS PERDESİ

Şefik Bey’in taburları ve makinalı tüfek bölüğünün, ileri yürüyüş emrini almalarından, cepheye intikal edene kadar yaptıkları yürüyüş de esrarını hala korumakta olan bir olaydır.
Yürüyüş güzergahı düşman gemilerinden alenen görüle-bilir bir konumda idi. Her gün olduğu gibi bu gün de düşman uçakları yoğun bir şekilde bölge üzerinde uçmakta, hem keşif yapmakta hem de lüzumlu gördüğü yerleri bombalamaktadır. Yetmedi; düşmana ait keşif balonları da bu yürüyüş güzergahı üzerinde tarassut ve gemi ateşlerini yönlendirme görevi yapmaktadır.
Bütün bunlara rağmen Şefik Bey’in birliklerine hemen hemen hiç ateş açılmamış, isabet almamışlardır. Bu olağan dışı hadise o gün hayretlerle ve şükürle karşılanmış olmasının yanında, bu gün dahi bu işin sırrı aklı istikametinde düşünenlerce anlaşılamamaktadır. Şefik Bey’i dinleyelim:
“Yürüyüşümüz devam ediyordu. Ovayı geçmemize az kal-mıştı. Artık donanma tehlikesini atlatmaya baş-lamıştık. Hem donanmanın, hem balonun, hem tayyarelerinin gözleri önünde bu ovayı tahminen bir saate yakın, uzun bir zaman içinde geçtiğimiz halde bizi ateş altına almadıklarını bir iyi talih ve bir ilahi lütuf  kabul ettim. Griptir ki, o kadar uzun olan yürüyüş kollarımız ancak Kavaklıderesi’ne girerken gerilerimize donanmanın ateşi başladı. Geçtiğimiz ovayı yaladı, taradı. Fakat hangi hedefe attığını biz anlayamadığımız gibi, muhak-kak donanmanın kendisi de bilmiyordu. Çünkü ovada gerimizde bir hedef görünmüyordu.” 43

Yine Şefik Bey’in ifadesine göre şayet gemi ateşi ve uçak bombardımanı kendilerini yakalasa idi, yürüyüşlerini engelleme ve büyük zayiatlar verme gibi sonuçlar kaçınılmaz olurdu. Bu ise Anzakların ileri hareketlerine geçit verdiği gibi, Conkbayırı ve Kocaçimentepe’nin işgali anlamına geleceği için bir savaşın kaderinin lehine olarak değişmesi imkanını düşmana verirdi.
Buradan anlıyoruz ki, zırhlılardaki, uçaklardaki ve balonlardaki personelin gözlerine bir sis perdesi çekilerek birlikleri-mizin açıktan yürüyüşleri sağlanmıştır.
Bu esrarengiz olay üzerine çok şey yazılıp söylendi. Nitekim Şefik Bey bile bu olayı izah etmeye çalışmış, fakat bazı ihtimallerden bahsedebilmiş, bu da olayın bütününü izah etmekten uzak kalmıştır. Şefik Bey’in izahları şöyledir:
“Donanma şüphesiz bizi görmeye çalıştı fakat göremedi. Çünkü:
a)Yürüyüş kollarımız, donanmaya nazaran güneş istika-metinde idi. Güneş henüz yükselmemişti, donanma-dan bakanların gözü bu şekilde güneş ışınları dolayısıyla bizi görememiş olabilir.
b)Mevsim ilkbahardır. Denizden ve karalardan çıkan bu-har bizi gizlemiş olabilir.
c)Haki renkli elbiselerimiz, gölgelikler dolayısıyle bizi gizlemiş olabilir.
d)Yürüyüşü yollardan değilde açık araziden yapmamız, dikkatlerin yollarda olduğu bu anlarda bizi gizlemiş olabilir.” 44
Şefik Bey bu izahları yaparken işin aslını kendisi de bili-yordu. Yani bunun ilahi bir lütuf olduğunu yukarıda kendisi ifade etmiyor mu idi? Şimdi bu ifadeleri okuyanlar, meselenin bu şekilde tabiat olayları ile izah edilmiş olduğunu düşünmemelidirler. Çünkü, bu izahlar, hadi diyelim ki donanmanın niye göremediğini izah etmektedir. Aslında bunu bile izah etmekten uzaktır ya, diyelim ki anlaşılmıştır, ya uçakların niçin göreme-diğini, daha alçakta olan balonların niye göremediğini nasıl izah edeceğiz? Birlikler tam geçtikten sonra boş arazilerin bomba-lanmaya başlaması konusunda ne diyeceğiz.
Bugün bile, olayın yıldönümü olan 25 Nisan günlerinde güneşin doğumu esnasında, o günkü düşman gemilerinin bulunduğu mekanlarda durarak, güneş ışınlarının ve diğer anılan sebeplerin bir birliği gözlerden gizleyip gizleyemediği konularını deneyenler olduğunu duyuyoruz. Çünkü bu olay hala günceldir ve hala gündemdedir.
Biz biliyoruz ki, bütün bunları izah etmek için, tabiat olayları ve bir takım tesadüfler kafi değildir.

DÜŞMANLA  SICAK TEMAS

Şefik Bey’in birlikleri çıkarma bölgesine yetişene kadar, cephedeki çok zayıf birlikler karşısında Anzaklar, sayı ve silah üstünlüğü sayesinde, yokuşları ve kayalıkları tırmanarak bazı sırtları ve yüksek sayılabilecek tepeleri ele geçirmişler, hızla ilerliyorlardı. Yine de bu zayıf birliklerimiz, düşmana çok zayiat verdirmeyi başararak direnmeye gayret ediyorlardı. Yukarıda da izah ettik, 160 kahraman askerimizin tamamı şehit olmuştu, bulundukları hakim sırtları düşmana kaptırmamışlardı. Yetişen iki taburluk  piyade ve bir bölüklük makinalı tüfek birlikleri, derhal mevzilere girerek düşmanın ileri hareketini durdurmayı başarmışlardı. Korkunç bir çatışma başlamış, gemilerden atılan topların sesleri, tekbir sesleri, naralar, yaralı çığlıkları, makinalı tüfek ve top seslerine karışıyordu. Su yarıkları, vadiler, fundalıkların dipleri, ölü ve yaralılarla dolmaya başlamıştı. Düşman sayıca belki bire on, hatta yirmi oranında üstün olmasına rağmen, hızlı ilerleyişi kesilmiş kıran kırana bir mücadele başlamıştı. Şefik Bey gittikçe çoğalan düşman karşısında, daha fazla dire-nemeyeceğini görerek, takviye kuvvet istemektedir. Ancak, üst komuta kademesi sabahki fikirlerinde ısrar ettiklerinden dolayı, yani  bu bölgedeki çıkarmanın asıl değil, bir gösteriş çıkarması olabileceği fikrinde olduklarından, bir türlü takviye kuvvetlerin cepheye intikali için emir vermeye yanaşmamaktadırlar.
İşte tam bu safhada, Yarbay Mustafa Kemal’in devreye girdiğini görüyoruz. Maydos yakınlarında bütün ordunun yedeği olarak konuşlandırılmış, 19. Tümenin Komutanı olan Mustafa Kemal de, düşman daha sahile yanaşırken haber almış, derhal bütün dikkatini cepheye vererek gelişmeleri takip etmeye başlamıştır. Bağlı olduğu Kolordu Komutanlığı’ndan çıkarma bölgesine doğru harekete geçmek için izin istemekte, fakat beklediği izin, yukarda yazdığımız sebeplerden dolayı bir türlü ve-rilmemektedir.
Şimdi bu safhada çok tartışılan bir olay meydana gelmiştir:
Mustafa Kemal, beklediği emrin bir türlü verilmemiş olduğunu, cephede bulunan 27.Alayın düşmana daha fazla dayanamayacağını, askeri kanunlara göre suç bile olsa, artık insiyatif kullanarak, cepheye hareket etmesi gerektiğini düşünerek, saat 07.45’de meşhur 57. Alayın başına geçerek yürüyüşe başlıyor. 57. Alayın yanı sıra, bir süvari bölüğü ve bir topçu bataryası da, emri altında cepheye hareket ediyor. Derhal düşmanın önünü kesmek üzere, Conkbayırı ve Kocaçimentepe istikametine doğru hızlı bir şekilde hareket ediyor.
Tartışılan nokta ise bu hareket emrini, insiyatifini kullanarak bizzat mı verdiği, veya kendisine verilen bir emirle mi hareket etmiş olduğudur.
Mustafa Kemal bizzat kendisi, bu kritik safhada kendi insiyatifini kullanarak ileri harekete geçtiğini söylemektedir. Bazı kaynaklar ise Kolordu Komutanlığı’ndan aldığı emirle harekete geçmiş olduğunu ifade etmektedirler. Bunlardan birisi de, o günlerde Kolordu Kurmay Başkanı olan Fahrettin Altay Bey’dir. Çıkarma hareketini ve o gece ve sabahki durumu bir de onun ağzından dinleyelim:
“Gelibolu’da konakladığımız evde Kolordu Kumandanı Esat Paşa ile evlerimiz yan yana idi. 25 Nisan gecesi sabaha karşı kapıma vuran komutan:
-Reis Bey! Çıkarma başladı, geliniz! Dedi.
-Hayırlı olsun, hemen geliyorum, dedim.
Alelacele giyinip, odamdan fırlayıp, kumandanın yanına git- tim. Tümen komutanı telefonla haber vermiş, Seddül-bahir ile Arıburnu’na düşman sabaha karşı çıkarma yapmaya başlamış. Savaş oluyormuş. Arıburnu, Kabatepe kumsalının kuzeyinde sarp ve dik yamaç-ların altında bir koy. Burası çıkış yeri olamaz. Hareketin, düşmanın bizim kuvvetlerimizi oraya toplatmak için sahte bir gösterisi olabileceğinden şüphelendik. Dokuzuncu Tümen komutanı, 27.Alay komutanı Şefik Bey’in hemen Arıburnu’na hareket etmesini tereddütle karşılıyor. Alay bir saat sonra yola çıkıyor, iki saat sonra ise düşmanla karşılaşıyor.
19.Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Arıburnu’na hareketine müsaade istiyor. Bu tümen ordunun emrinde olduğundan, oradan soruluyor. Ordu emir vermekte gecikiyor. Mareşal Liman Von Sanders’in Bolayır’a gittiği bildiriliyor. Kolordu’ca Gelibo-lu’daki 21. Alay’a hareket emri veriliyor. Esat Paşa karargahın, emrimizdeki Boğaziçi vapuru ile Ece-abat’a, oradan da Maltepe’ye harekete hazırlanmasını bana bıraktıktan sonra, kendisi Ordu Ko-mutanı’nı görüp emirlerini almak üzere Bolayır’a gidiyor. Kışla önünden geçerken, 21.Alay’ın ha-reket etmemiş olduğunu görüp sebebini soruyor. Mareşal geçerken, kendisinden emir alınmadan hiçbir yere hareket edilmemesini emretmiş.
Esat Paşa Bolayır’da Liman Paşayı buluyor. Gün aydınlanana kadar yanında bulunuyor. Saros Körfezine yapılan çıkarmanın bir aldatma olduğu kanaatine vardıktan sonra, Liman Paşa Esat Paşa’ya, 19. Tümeni istediği gibi kullanma ve cepheye giderek savaşı yönetme emrini veriyor. O da dönerek 21. Alayı harekete geçiriyor. Biz de Kilya’ya vapurla gidiyoruz.
Arıburnu’na saat 6.30’da hareket eden 27.Alay, saat 08.30’da düşmana çatıyor. Mustafa Kemal bu sırada, hala emir alamadığından sızlanıyor. 57.Alayla bir bataryayı ve süvari bölüğünü alarak, harekete geçeceği sırada, Kolordu’dan kendisinin, bütün tümenlerle hemen Arıburnu’na hareketle, düşmanı denize dökmesi emri geliyor… Bu sebeple ancak saat 10.30’da düşmana Conkbayırı sırtlarında te-sadüf ediyor ve saldırarak onları geri sürüyor.” 45
Bu konuyla ilgili, Alman kaynaklarına da bir göz atmakta fayda vardır:
Almanlar da; 25 Nisan sabahı erken saatlerde, çatışma başladığını, Mustafa Kemal’in Maydos’ta bulunan 19. Tümen karargahında, düşman tarafından atılan topların gürültüsünden öğrendiğini naklederler. Kendisine gelen haberler, hem gecikmelidir, hem de belirsizdir. Yani haberleşmede aksaklıklar vardır. Tümen komutanı işte bu aksayan haberleşme neticelerini beklemeksizin, yaklaşan tehlikeyi de takdir ederek, ileri harekete geçiyor. O’nun düşüncesine göre sıhhatli bir şekilde haberleşmek mümkün olsa, ordu komutanı da kendisi ile aynı görüşü paylaşmış olacaktı. 46
Cephedeki duruma dönelim:
27.Alaya bağlı iki tabur, sayıları her saat daha da artan, takribi 10,000 kişilik düşmana karşı saatlerce dayanıyor, çok miktarda şehit ve yaralı vermesine karşılık, cepheyi terk etmi-yor. Şehitlik onlar için özlenen bir akıbet olduğundan, her şeylerini ortaya koymaya ve düşmanı durdurarak görevlerini, yeni birlikler gelinceye kadar yapmaya gayret ediyorlar, cihad edi-yorlardı. O günkü Mehmetçiğin hangi ruhla çarpıştığını düşmanının ağzından dinleyelim:
“Türklerin davranışı oldukça şaşırtıcıdır. Batıdan gelen hıristiyan saldırısına karşı, kendi topraklarını savundukları doğrudur. İman doludurlar. Siper-lerdeki imam ve müezzinler askerleri Allah Ve Hazreti Muhammed adına savaşmaya çağırır. Haftalar boyu bu güne hazırlanmışlardır, dinlenmiş ve heyecanlı oldukları görülür. Yine de bütün bunlara karşın, gösterdikleri takım ruhu anlaşılır gibi değildir.  Askerlerden büyük bir bölümü uzak köylerden gelen, okuma yazma bilmeyen erlerdir, sadece Allah’ın emri olduğu için savaşırlar. Bakımları iyi değildir, kötü beslenirler, disiplin de çok sıkıdır.
Bu koşullar altında insan ilk ciddi topçu barajıyla karşı- laştıkları an, takım ruhunu kaybetmelerini bekler. Ne var ki Türkler, o gün, destansı bir cesaretle çarpışır, sürekli olarak, silah ve sayıca üstünlükleri olmamasına rağmen, kararlılıklarını bir an bile kaybetmezler” 47
İşte bu tarif, cihad eden bir Türk askerinin tarifidir.
Yine bu iki taburumuzun bir takımı, ileri bir siperde düşmanla çarpışmaktadır. Takım komutanı geride bulunan komutanına sürekli bilgi vermektedir. Verdiği bilgiler şunlardır:
“-Şu anda karşımızda bir bölük kadar düşman var. Çarpı- şıyoruz.” Biraz sonra:
“-Düşman birlikleri sürekli artıyor, üç bölük kadar oldular. Direniyoruz.”
Az sonra:
“-Düşman kuvvetleri bir tabur kadar oldu. Direneceğiz.”  
Daha sonra;
“-Düşman yeni gelenlerle bir alay kadar oldular. Diren-meye devam ediyoruz.”
Bu takımdan bir daha haber alınamadı.
Biz gelelim Mustafa Kemal’e:
Emrindeki birliklerle, süratle cepheye gelir. En önde bizzat kendisi vardır. Sağda solda cephanesi bitmiş, şaşkın askerler görür ve hemen onlara süngü taktırarak, siperlere yeniden direnmeye gönderir.
Birliklerini hiç vakit kaybettirmeden, düşmanın kuzey tarafından hücuma kaldırır.  Henüz öğle olmamıştır. Bu şekilde çok şiddetli bir boğuşma, korkunç bir muharebe başlamıştır. Artık takatinin sonlarına gelmiş bulunan 27.Alay’ın askerleri de takviye kuvvetinin geldiğini görerek, Mustafa Kemal’in emrine girerler, yeniden şevke gelip hücum tazelerler.
Yavaş da olsa ilerleyen düşman, neye uğradığını şaşırır. Bir kısmı panik halinde geri kaçmaya başlarlar. Ancak tarafların sayısal ve silah dengeleri, çok korkunç boyutlarda Türklerin aleyhinedir. Düşman mütemadiyen karaya yeni birlikler çıkarmakta, çoğalmakta, buna mukabil Türk askerleri, verdikleri zayiatlarla devamlı azalmaktadırlar. Üstelik düşmanın, yoğun bir şekilde gemilerden yapılan atışlarla destek aldığı düşünü-lürse, savaşın hangi şartlar altında sürdüğü daha kolay anlaşılacaktır. Conkbayırı ve kanlı sırt arasında yoğun çarpışmalar yaşanmaktadır. Durum çok kritiktir. Şayet düşman bu direnmeyi kırar ve, Conkbayırı ile Kocaçimen tepe hattını ele geçirirse, yarımadanın kilidini de ele geçirmiş olacağından, artık durdurmak imkansız hale gelecektir. O halde Saros körfezinden gelecek takviye kuvvetleri, cepheye intikal edene kadar, düşmanın önüne geçmek ve durdurmak gerekecektir.
Bu cephede ordumuzun gösterdiği kahramanlıklar, gerçekten tarihte eşine ender rastlanacak kahramanlıklardır. Şefik Bey’in başında bulunduğu 27. ve  Yarbay Hüseyin Avni Bey’in başında bulunduğu, 57. Alaylarımız kendinden misli misli  fazla düşmana karşı Mustafa Kemal’in komutasında, kahramanca çarpışıyor; fakat gittikçe de eriyordu. Şefik Bey’in tahminlerine göre düşman, o gün karaya takribi 26.000 asker çıkarmıştı. Bu kadar  düşman karşısında direnmek gerçekten de çok zordu.
Bu safhada Mustafa Kemal, birliklerine tarihe geçecek olan şu emri veriyor:
“Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka kuvvetler ve kumandanlar yerimize geçebilir.”
Bu emri alan askerlerimiz, ileri atılarak, düşmanı işgal etmiş olduğu sırtlardan ve yerleşmiş olduğu mevzilerden yavaş yavaş söküp, geldikleri kumsala doğru sürmeye başlamıştı. Akşam olduğunda ise, düşmanda bir panik havası oluşmaya başlamış, sahile doğru koşar adım kaçmışlar ve karanlığın bastırması ile de, daracık kumsala sıkışıp kalmışlardı.
Gerçekten de o gece, düşmanın büyük bir panik içinde olduğunu kendi kaynaklarından öğreniyoruz. Artık kendileri için burada kalmanın imkansız olduğunu, derhal gemilerin gönderilerek, kendilerinin buradan alınması için emir beklediklerini, General Hamilton’a, kendisini yatağından kaldırarak ulaştırdılar. General derhal komutanlarını gemisine davet ederek, durumu onlarla müzakere etti. Tam askerlerini geri çe-kerek kurtarma emri vermek üzere idi ki, kendisine yeni bir haber ulaştı. Bu habere göre bir İngiliz denizaltı gemisi Çanakkale boğazını geçmeye muvaffak olmuş ve Marmara denizine açılmıştı. Bunun anlamı şu idi:
Artık Türk Ordusu’na silah, cephane ve diğer ikmal malzemelerini getiren gemilerin önü kesilerek, batırılacak, ikmal yolu kesilecekti. İkmali olmayan ordu ise çok fazla dayanamazdı. Hamilton hemen kararını değiştirdi ve Anzaklara şu emri gönderdi:
“Bulunduğunuz kumsalda siper kazarak direnmek zorundasınız. Denizaltı gemilerimiz Marmara denizine geçtiler. İstanbul’dan cepheye gelen Türk ordusunun ikmal yolları kesilmiştir. Karşımızda artık tutunamazlar. Daha fazla siper kazın, siper kazın ve direnin!”
Anzaklar bu haberle birlikte artık geri gitmelerinin imkansız olduğunu görerek, sahilde tutunmak için çabalamaya koyuldular.
O günkü diğer çıkarma bölgelerine de kısa bakışlar yapalım:

TOP