SEYİT ONBAŞI VE NUSRET

SEYİT ONBAŞI VE NUSRET

Çanakkale savaşında komutanından erine kadar herkes, çok büyük bir gayretle savaşıyordu. Yaptıkları savaşın bir ‘cihad’ olduğunun şuuru içinde ellerinden gelen ve insan olarak yapma-ları gereken tüm gayretleri gösteriyorlardı.
İngiliz kaynaklarına baktığımızda onların bile Türk top-çusunun üstün gayret, fedakarlık, cesaret ve becerisinde, yaptıkları savaşın dini anlamının çok büyük etkisi olduğunu itiraf ederler. Bunlardan örnek olması için küçük bir alıntı yapmak is-tiyorum:
“Türk askerlerinin yedi saatlik uzun bombardıman sıra-sındaki tutumları hayranlık uyandırıcıdır. Gelibolu kıyısında, Kilitbahir’deki Türk topçusunu izleyenler, onların önüne geçilmez bir inançla savaştığını, askerler top başına koşarken imamların dua oku-duklarını anlatır. Burada görülen, savaşın alışılmış heyecanının da ötesindedir. Türk askerleri bir dini heyacan, kafire karşı savaşmanın getirdiği bir duygunun etkisindedir. Bu nedenle uçuşan şarapnel-lere ve patlayan mermilere aldırmaksızın kendilerini ileri atarlar.” 22
İşte bu cihad etme şuuruyladır ki, askerlerimiz arasında eşi ve benzeri duyulmamış olaylar yaşanmıştır.
Çanakkale cihadının bu enteresan olaylarından birisi de Seyit Onbaşı’nın başına gelenlerdir. Aslında Seyit’in yaptığı kah-ramanlığın, bilinen tabiat kanunları ile izahı yoktur. Elbette bir izahı vardır, ama bu izah ancak Nusretullah, (Allah’ın yardımı)  kavramıyla anlamını bulur. Önce olayı nakledelim:
18 Mart günü saat 17.00 olmuştur. Deniz savaşı bütün hızı ve şiddeti ile devam etmektedir. O ana kadar Türk topçusunun maharetli atışları ve Nusret’in gizlice döktüğü mayınlarının yardımı ile düşmanın, Bouvet zırhlısı batırılmış, Inflexible ve Irresistible ise  ağır yaralanarak yan yatmış, düşmanda bir panik havası görülmeye başlanmıştı. Yan yatmış olan Irresistible’in he-men yanından, Ocean isimli zırhlı, bağından boşanmış azgın bir at  gibi, tekme savururcasına, sağa sola ateş kusarak pervasız bir şekilde ileri gitmeye başlamıştı. Bilhassa Rumeli Hamidiye ve Rumeli Mecidiye tabyaları bu zırhlının açtığı ateşlerle toz du-man içinde kalmıştı. Tam o sırada Rumeli Mecidiye tabyasının ağır toplarının bulunduğu kısma Ocean’ın fırlattığı büyük bir düşman mermisi düşmüş, tabyanın cephaneliği isabet aldığından büyük bir infilak meydana gelmişti. Taş toprak ve insan parça-ları havaya savrulmuş, tabya toz bulutları içinde kalmıştı.
Tabyada topçu yardımcılığı yapan, Balıkesir’in Havran-Çamlık Köyü’nden Mehmet oğlu Seyit Onbaşı, patlamanın tesi-riyle üzerine örtülmüş olan taş toprak parçalarını silkeleyip, ba-şını kaldırdı, sağa sola bakındı. Hala yaşıyordu. Şükür yaralanmamıştı da. Yanıbaşında takım arkadaşı Ali’yi gördü:
-Arkadaşlar nerdeler?
-Arkadaşlar mertebelerini buldular. Hepsi şehit oldular. Sadece sen ve ben kaldık.
Seyit doğrulup boğaz sularına bir göz attığında çok heyacanlandı. Düşman zırhlılarından bir tanesi (Ocean) sağa sola alev kusarak hızla ilerliyordu. Hemen istihkamdaki toplara bir göz attı. Bir tanesi dışında hepsi kullanılamaz derecede hasara uğramıştı. Çalışır vaziyette olan topa ait mermileri kaldırıp namluya sürül-mesine yardımcı olan vinç tertibatının parçalanmış olduğunu fark etti. Ama birşeyler yapmalıydı.
Yerde, çalışabilir vaziyetteki topa ait dört adet mermi var-dı. Sağına soluna bakındı başka mermi de kalmamıştı. Topun atış yapabilmesi için yerde duran mermilerin, birkaç basamaktan oluşan topun merdiveninden yukarı çıkarılıp namlu haznesine sürülmesi gerekiyordu. Ani bir kararla mermilerin yanına gitti. Arkadaşına:
-Gel Ali! Yardım et de şu mermiyi sırtıma alayım. Dedi. Arkadaşı şaşkın şaşkın bakarak:
-Bu mermilerin her biri 215 okka (275 Kg.) çeker. Kaldı-ramazsın Seyit!
Dedi.
-Bir deneyelim!
Diye cevap verdi.
Gres yağına bulanmış olan mermi ellerinden kaydığı için kaldıramadılar. Ellerini toprağa bulayıp tekrar tuttular. Bu sefer mermiyi Seyit’in sırtına koymaya muvaffak oldular. Seyit ke-miklerinin çatırdadığını duyar gibi oldu. Gözlerinin önünden şimşekler geçtiğini zannetti. Boyun damarları parmak gibi dışarı çıkmıştı. Hafif sendeledikten sonra topun merdivenlerini teker teker, yavaş yavaş çıktı. Arkadaşının yardımıyla  mermiyi topa sürmeye muvaffak oldu. Kamayı kapattılar. Seyit Onbaşı da, Ali de numara eri olduklarından, nişan almada pek usta sayılmazlardı. Şehit olan nişancı arkadaşlarından öğrendiklerini hatırlamaya çalıştılar. Namluyu, mekanizmasını ayarlayarak hızla yaklaşmakta olan gemiye doğru çevirdiler. Seyit besmele çekerek topu ateşledi. Mermi geminin üzerinden geçerek denize düştü. İkinci mermiyi de aynı şekilde kaldırıp topa sürdüler. Bu sefer topun namlusunu biraz düşürdüler. Yeniden ateşlediler. Mermi bu sefer de gemiye ulaşamadan denize düştü. Üçüncü mermiyi getirip, nişan tertibatını yeniden ayarlayarak besmeleyle ateş-lediler. Bu üçüncü mermi, gemiye kıç tarafından su hizasından isabet edip patladı. Geminin dümen tertibatı parçalandı. Dü-mensiz kalan gemi geniş yaylar çizerek başıboş sürüklenmeye başladı.

Seyit kalan son mermiyi almaya giderken, sığınaktan çıkarak koşar adım yanlarına gelen batarya komutanı Hilmi Bey, yanlarında iki Alman subayı olduğu halde takdir dolu gözlerle bakarak:

-Sen miydin Seyit?  Vurdun gemiyi, dedi.
Hilmi Bey ve Almanların şakınlık, hayret ve takdir dolu bakışları altında, dördüncü ve son mermiyi de sırtında taşıyıp ateşleyen Seyit Onbaşı bu sefer isabet ettiremedi.
Az sonra kulakları sağır eden bir patlama oldu. Denize baktıklarında az önce Seyit’in dümenini tahrip ettiği, başı boş dolaşmaya başlayan geminin, siyah dumanların içinde kaldığını, dumanlar biraz dağıldığında da yan tarafa doğru yatmakta ol-duğunu gördüler.
Evet Ocean başıboş ve dümensiz kaldığı için Nusret’in mayınlarından birine çarpmış ve hızla batıyordu. Siperlerin ar-kasından ve gözetleme yerlerinden tekbir sesleri yükseliyor, al-kışlarla ortalık çınlıyor, birbirlerine sarılan komutan ve  askerler sevinç gözyaşlarına boğuluyordu…
Ocean’ın öyküsünü bir de İngiliz kaynaklarından okuya-lım:
Üst üste gelen felaketlerden sonra, Irresistible’in de mayına çarparak yaralandığını gören Amiral De Robeck, bütün do-nanmasına ricat emri vermiştir. Gemiler geri dönüp boğaz giri-şine doğru kaçmaya başlamışlardır. Kurmay Başkanı Roger Ke-yes vasıtasiyle, Ocean’a bir emir gönderir. Bu emre göre Ocean,  tekrar geri dönecek, batmakta olan Irresistible’i yedeğine alıp kurtaracaktır.
“O olağanüstü günün sonunda gelişen olayları anlayabilmek için tek yol, Keyes’in anlattıklarına kulak vermektir. Keyes Irresistible’ın salvo üzerine salvo yediğini, 17.20′de geminin güvertesine çıktığında hiçbir hayat belirtisi görmediğini anlatır. Süvari ve iskelet kadronun gemiyi terk ettiğini düşünür; geminin umutsuz durumda oluşu düşüncesini desteklemektedir. Irresistible boğazdan aşağı akan güçlü akıntıdan çıkmış, hafif bir rüzgarın önünde kıyıya doğru sürüklenmektedir.Gemi kıyıya yaklaştıkça Türk topçusunun ateşi şiddetlenir. Ne var ki Keyes, gemiyi kurtarmak zorunda olduğunu düşünür ve Ocean’a sinyal gönderir: ‘Amiral, Irresistible’ı ye-değinize almanızı istiyor.’ Ocean cevap olarak, su-yun yaklaşıp palamar atmasına imkan vermeyecek kadar sığ olduğu sinyalini gönderir.
Keyes, Wear’in süvarisine torpillerin hazırlamasını, böy-lece Irresistible’in düşman eline geçmeden batırılmasının sağlamasını emreder; ancak daha önce su-yun gerçekten de Ocean’ın palamar atmak için yaklaşamayacağı kadar sığ olup olmadığını denetlemek ister. Wear iskandil yapmak için düşman ateşi-nin içine dalar; kıyıya o kadar yaklaşır ki topların çevresindeki Türk askerleri çıplak gözle bile görül-mektedir. Bu kadar yakından atılan mermilerin ar-kası kesilmeyecek gibidir. Ne varki Wear, isabet al-maz ve Keyes, Ocean’a Irresistible’ın yarım mil içinde bile suyun on beş kulaç olduğu sinyalini gönderir. De Robeck’in Irresistible’ı yedeğe alma emrini tekrarlar. Cevap alamaz. Hem Ocean hem de Swiftsure yoğun ateş altındadır, özellikle Ocean, büyük bir hızla ileri geri gitmekte, tüm toplarıyla kıyıya ateş açmaktadır.”  23
Yukarda izah etmeye çalışmıştım. Kaptan Albay Arthur Hayes-Sadler yönetimindeki Ocean zırhlısı, gerçekten de, ahı-rından kaçmış azgın bir at gibi hareket etmektedir. Amiral’inden gelen emirleri dinlemiyor, belki de tek başına Türk istihkamla-rını susturup boğaz yolunu açma şerefini kapmak ve belki de ta-rihe geçmek istiyor, bu amaçla yakarak, yıkarak ilerliyordu. Kendisine yaptığı işin çok tehlikeli olduğu, hemen verilen emri yerine getirmesi gerektiği ihtar edildiği halde, çılgınlığına de-vam ediyordu. Ta ki Seyit Onbaşı’nın üçüncü mermisi dümen tertibatında patlayıncaya kadar… Devamını okuyalım:
“Keyes bütün bu harekatın bir şeye yaramadığını, üstelik Ocean’ın kendini hedef gösterdiğini düşünür. Kilitbahir’in ağır topları bir süreden beri suskundur, ancak her an tekrar ateş kusmaya başlamaları muhtemeldir. Bu nedenle Ocean’a bir sinyal daha gönderir, ‘Eğer İrresistible’ı yedeğinize almayı ka-bul etmiyorsanız, amiral geri çekilmenizi emredi-yor’ der. Keyes sözünü Swiftsure’a daha kolay dinleteceğini düşünür. Swiftsure’un süvarisi rütbe ola-rak daha düşüktür. Swiftsure yaşlı bir gemidir, zırhı o koşullarda bir kurtarma harekatını başaramayacak kadar incedir.
Bu arada Irresistible’da durum biraz düzelmeye başlar; yana yatması durur, kıçı suyun içinde olmakla birlikte, bir saattir, Wear’ın yanına yaklaştığından be-ri daha fazla batmamıştır. Keyes bütün hızıyla De Robeck’in yanına gitmek ve hava karardıktan sonra römorkerleri getirerek gemiyi akıntının ortasına çektirmeye, böylelikle suya kapılarak boğazdan dı-şarı sürüklenmesini sağlamaya çalışmaya karar verir. Yola çıkmış, Ocean’ın yanından geçerken ge-miye geri çekilme emri vermek üzeredir ki, yeni bir felaket gerçekleşir. Çok güçlü bir patlamanın suda yarattığı dalgalanmayla, Ocean yan yatar. Aynı an-da, dümen donanımı isabet alır, gemi boğazın dışına kaçmak yerine daire çizmeye başlar.” 24

Bu ifadelerde hata olduğu anlaşılıyor. Ocean sanki mayına çarptığı anda dümenine mermi isabet ettiği ifade ediliyor. Halbuki önce Seyit Onbaşı’nın attığı mermi dolayısıyla dümen tertibatı dağılmış, dümensiz kaldığı için kontrolden çıkmış,  kontrol edilemediği için daireler çizerken mayına çarpmıştır. Yani Ocean’ın asıl batma sebebi Seyit Onbaşı’nın 275 kilogramlık mermisidir. Seyit Onbaşı, “azgın at”a hakettiği dersi vermiştir.
Takip etmeye devam ediyoruz.
“İki saattir yanında bekleşen destroyerler harekete geçer. Ocean’ın mürettebatını alır ve uzaklaşır.
Keyes boğazın hemen dışında bekleyen Queen Eliza- beth’teki De Robek’in yanına vardığında, bu iki kötü haberi vermek zorundadır. Gemilerinden alınan Ir-resistible ve Ocean’ın süvarileri, Keyes vardığında amiralin yanındadır. Hararetli bir tartışma çıkar. Keyes Ocean’ın kaybedilmesi, geminin Irresistible’ı yedeğe almayı reddetmesi konularında düşündükle-rini açıklıkla söyler, daha sonra geri dönüp Irre-sistible’ı torpilleyip batırmak için izin ister. Ona gö-re Ocean hala kurtarılabilecektir. De Roberk ona-yını verir, Keyes hızla karnını doyurduktan sonra Queen Elizabeth’in filikalarından birisiyle yola ko-yulur. Hava kararmıştır, Wear’i bulamaz, onun yeri-ne Jed’e rastlar, boğaza bu destroyerle girer.
Boğazın içindeki görüntü ürkütücüdür. Her iki kıyıya da tam bir sessizlik hakimdir, suyun üzerinde gezinen Türk ışıldakları dışında başka bir hayat belirtisi yoktur. Jed dört saat boyunca iki kayıp savaş gemi-sini arar. Anadolu kıyısına yaklaşır, düşman ışıldaklarının aydınlığında Irresistible ve Ocean’ın ka-raya vurabileceği her noktayı araştırır. Ancak o olağan-üstü sessizlikten, gün boyu süren bir savaşın ardından gelen yorgunluktan başka hiçbir şey göremezler, hiçbir ses duyamazlar. Keyes etkilenmiştir.
O zaman, diye yazacaktır Keyes, “yenilmiş bir düşmanla karşı karşıya olduğumuz duygusuna kapıldım. Saat 14.00′te yenilmiş olduğunu biliyordum. Saat 16.-00′da yenildiğini biliyordum, o gece, gece yarısında da düşmanın kesin olarak yenildiğini biliyordum; çabalarımızın meyvesini toplamak için bizim tek yapacağımız, düzgün bir mayın tarama ekibi düzenlemek ve akıntıya kapılmış mayınlardan ko-runmaktı. Mevzilerdeki top bataryalarının, gizlenmiş havanlarla hareketli sahra toplarının bir teh-like oluşturmayacaklarını biliyordum. Tek ilgilenmemiz gereken, bağlı ya da yüzer mayınlardı.” 25 
Böylece anlaşılıyor ki, Seyit Onbaşı’nın attığı mermi, bir tek mermi, çılgın Ocean’ı durdurmakla kalmamış savaşın kade-rini de değiştirmiştir.

Şayet Ocean aklındaki çılgın fikri, yani Türk topçularının bütün çabalarına rağmen, o kritik hattı yarmaya muvaffak olsay-dı, kaçmakta olan diğer gemilerin de derhal geri dönerek, ileri hatlara doğru harekete geçecekleri kesindi.
Biz gelelim Seyit Onbaşının durumuna:
Ertesi günü istihkamları tek tek dolaşmaya başlayan Müs-tahkem Mevki Komutanı Cevad Bey, Seyit’in kahramanlığını öğrenir:

-Evladım bu mermileri nasıl kaldırıp, topun namlusuna sürdüğünü bize gösterebilir misin?
Seyit biraz mahçup bir eda ile, aynı türden bir merminin yanına gider, ellerini toprağa sürer, besmele çekerek mermiye sarılır, fakat mermiyi yerinden bile kımıldatamaz.
Bu tarihi olayın belgelenmesi için,  merminin ağaçtan bir modelini yaparlar, Seyit Onbaşı’ya bunu kaldırtarak fotoğrafını çekerler. Gerçekten de bu fotoğraf dünya basınında yer almış ve bugün de arşivlerde mevcuttur. (Resim-10)
Bu gün şavaşın geçtiği yerleri ziyaret edenler Kilitbahir ci-varındaki, Rumeli Hamidiye ve Rumeli Mecidiye Tabyalarını mutlaka ziyaret etmelidirler. Rumeli Mecidiye Tabyası girişindeki şehitliği ve Allah’ın Nusreti’ni gönderdiği, içinde Seyit Onbaşı’ların ve silah arkadaşlarının  görev yaptığı  tabyayı, ibret nazarları ile gezmek ve hemen aşağıda yolun kenarında etrafı çevrili alanda, Kahraman Se-yit’in heykelini seyrederken, çılgın Ocean’ın hücuma kalktığı Ka-ranlık Liman’a doğru ibret nazarları ile bakmak, insanı gerçekten enteresan duygulara sürükler. Farkında olmadan etrafınızda yağmur falan yağmadığı halde, gözlerinizin sulandığını ve yanaklarınızın ıslandığını hissedersiniz. İçinizden Seyit’in heykeline sarılmak geçer. Sanki Çanakkale’de şehit olduğunu duyduğunuz dedenizin veya bü-yük amcanızın ruhunun o civarda bir yerde sizi gözetlediği ve sizden bir fatiha beklediği, gibi duygulara kapılırsınız.
Hangi mülahaza ile yapıldığı bilinmez ama, Seyit Onba-şı’nın tarihi fotoğrafında mermiyi sırtında taşıdığı görülmektedir. Fakat yapılmış bulunan bu heykelde ise kucağında taşıttırılmıştır. Madem bir heykel yapılacaktı, aslına uygun yapılsa idi daha isabetli olmaz mıydı?
Seyit Onbaşı’nın hikayesi çok basit bir hikaye değildir. Cihadı, şartlarına uygun olarak gerektiği gibi yapan, sonra da içten bir besmele ile gereğini yerine getirmeye çalışan bir müca-hid’in, nasıl Allah’ın yardımına mazhar olduğunun, bu yardım dolayısıyla, savaşın büyüklüğü karşısında, çok küçük gibi kalan bir merminin, o büyük savaşın kaderini nasıl değiştirdiğinin, canlı belgesini bizlere sunmaktadır.
Balıkesir’in Havran, Çamlık köyünden olan Seyit Onbaşı, savaştan sonra köyüne dönmüş, mesleği olan çiftçilikle uğra-şırken, yoksul bir vaziyete düşmüş ve öyle yaşamış olduğunu okuyoruz.
Sonradan, Atatürk’ün savaşın geçtiği yerlere yapmış oldu-ğu bir ziyaret sırasında, Seyit Onbaşı’yı hatırladığı ve kendisi ile ilgilenilmesi direktiflerini verdiği, bunun üzerine, kendisine cü-zi de olsa bir yardımın yapıldığı, şeklinde bir bilgi de mevcuttur.
1939 yılında köyünde vefat eden Seyit Onbaşı, Çanakkale Cihad’ının ve zaferinin adeta bir sembolü haline gelmiştir. Bu gün şehitlikleri ziyaret edenler, Seyit’in ve şehit arkadaşlarının ruhuna bir fatiha okumadan geçemezler.
Bu arada bu kitabın yazıldığı yıllarda Kahraman Seyit Onba-şı’nın evlatlarından bazılarının halen hayatta oldukları, mütevazi köy hayatı yaşamaya devam ettikleri, bazı evlatlrının ise yoksullukla pençeleştikleri çeşitli haber kaynaklarından aktarılmaktadır.

1915canakkale.jpg

Seyit OnbaşıSeyit Onbaşı

TOP