NUSRET YAĞMURLARI

NUSRET YAĞMURLARI

Nusret yağmurları tabiri elbette, sadece zaferde çok bü-yük payı olan Nusret mayın gemimizi kasdederek söylenmiş değildir. Nusretullah yani Allah’ın yardımı, anlamında kullanıl-mış bir tabirdir. Bu manada düşünülürse, Nusret gemimizin bu büyük başarısı da başlı başına bir Nusretullah’tır.
Kitabın giriş kısmında ifade etmiştik. Bu savaş, iyi tetkik edilmeden, enine boyuna düşünülmeden, Turan Ülkesine ve Tu-ran Ülküsü’ne ulaşılmak için, ittihatçıların çılgınca emellerle almış oldukları bir kararla yapılmaktadır. Ancak usulüne uygun olarak alınan bir fetva ile Cihadı Ekber ilan edilerek, Müslüman-ların Halifesi’nin, bizzat bütün müslümanları cihada çağırmasıyla  ilan edilmiş bir savaştır; bir Cihad’dır.
Cihadın yapılmasının şartları ‘Edasının Şartları’ arasında, cihad eden kumandan ve erlerin cihad etmek niyetiyle bütün güçlerini harcayarak, asker olarak, insan olarak, teknoloji olarak, bü-tün tedbirleri almak suretiyle çalışmaları gerekmektedir. Bu çalışma ve alınan ve alınması gereken her türlü tedbirle birlikte, Al-lah’a sığınılması ve muvaffakıyet için O’ndan yardım istenilmesi gerekir. Ancak böyle yapılırsa cihadın, şartlarına uygun olarak yapılmış olduğu kabul edilebilecektir. Tembellik edip, yapılması gereken işlerin bir kısmını yapmayarak, elde mevcut bulunan ve çağın icaplarından olan teknolojiyi kullanmadan, yapılacak bir mücadele, gerekli şartlara uyulmadan yapılmaya çalışılmış bir uğraşıdır. Böyle bir uğraşta usulüne uygun olarak cihad kararı alınmış olsa bile Nusretullah’ı beklemek boşunadır.
İşte Çanakkale’de olan mücadele edasının şartlarına uyularak yapılmış olan bir cihattı. Bu sebepten, Nusretullah’ın, yani
Allahın Yardımı’nın müslümanların ordusunun üzerine sağanak sağanak yağdığını görüyoruz.
Çanakkale Cihadı’nın bütün safhalarında Nusretullah’ı çok açık bir şekilde müşahede edebiliyoruz. Bu konuda yeri gel-dikçe açıklayacağımız üzere düşmanlarımız bile, Osmanlı Or-dusu’na Allah’ın yardım ettiğine inanmışlar ve itiraf etmişlerdir. İleriki bölümlerde bu itirafı hep beraber okuyacağız. Bazılarının  tesadüflerle izah ettikleri, bazılarının ise, görmezden geldikleri bu yardımlar, ibret alıcı bir bakışla bakıldığı zaman, açıkça an-laşılmaktadır. Efsanelerden, masallardan  veya uydurma hadise-lerden bahsetmeyeceğiz. Ancak gerçek ‘Nusret’lerden, düşmanlarımızın bile itiraf ettiği nusretlerden bahsedeceğiz. Yukarıdaki satırlarda okuduk. Selahaddin Adil Paşa, savaşı anlatırken kendini artık çaresiz kabul ettiği, artık yapacak bir şeyi kalmadığını düşündüğü bir anda durumu şu cümlesi ile belirtiyordu:
“Saat 13.30’a doğru durum ciddileşmiş, toplarımızdan bir yardım görmediğimiz takdirde, sonuç savaş talihi dediğimiz Allah’ın Kaderi’ne bırakılmış oluyordu.”
Bu satırlar, her tedbiri alan, bütün gücünü ve mevcut tek-nolojinin imkanlarını kullanmış olan bir kumandanın, artık so-nucu Allah’a havale ederek Nusretullah’ı beklediğinin en güzel ifadesidir.
Kuranı Kerim Enfal suresi 17. ayetinde  bu durumla ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“(Ey müminler) Düşmanı öldüren siz değildiniz, Allah öldürdü. Atış yaptığın zaman da sen atmadın Allah attı. Ve O (bütün bunları) kendi belirlediği güzel bir sınavla müminleri sınamak için yaptı. Muhakkak ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi hakkıyla bilendir”
İşte müminler, cihad ederken, şartlarına uygun olarak yapmaları kaydıyla Allah’ın yardımı her atışta, her harekette, her adımda kendilerinden yanadır. Bu gözle bakıldığında çok açıkça görülür ki, Çanakkale Cihadı’nın her safhasında, Nusret yağmur-ları sağanak sağanak yağmıştır. Bu yardımlar bazen, kendi askerlerimiz vasıtasıyla direkt olarak, bazen de, düşmanın basiretinin bağlanması, veya ilerde okuyacağımız gibi çok çeşitli şekillerde engellenerek, dolaylı olarak yapılmıştır.
Bu anlamda büyüteçlerimizi 18 Mart 1915 tarihli büyük deniz zaferimizin bazı kesitlerine tutmaya çalışacağız:

RAMAZAN AĞA’NIN MARİFETİ

Düşmanın Çanakkale Boğazı’na saldıracağı anlaşıldıktan sonra, boğazın savunması için derhal harekete geçilmişti.
Boğazın muhtelif yerlerinde, değişik düzenlerde konuşlandırılmış eski ağır topların, yeni hazırlanan düzene göre tab-yalara ve siperlere yerleştirilmesi gerekecekti. Fakat bunun için elde ne modern vinçler ne de basit olarak imal edilmiş caraskal-lar vardı. Ama bu düzenlemenin yapılması gerekiyordu.
Bunun için İstanbul’da harp malzemeleri imal eden fabrikalarda, manevra ustası olarak çalışmış bulunan 65 yaşındaki Yüzbaşı Ramazan Ağa’ya görev verilir. Kendisi okuma yazma bilmemektedir. Fakat uzun ve kır sakallı bu tecrübeli usta, belli kuvvet ve ağırlıkların nakledilmesi konusunda mesleğinin ehli bir kimsedir.
Ramazan ağa derhal harekete geçer. Fazla vakti de yoktur. Çok kısa sürede bu ağır topların yeni planlanmış yerlerine nak-ledilerek konuşlandırılması gerekir. Gerekli keşifleri yaptıktan sonra 30 kadar amele, birkaç metre güçlü halat ve yeteri kadar da kalasla bu işi başarabileceğini ifade eder.
Kendisine, bu işi başarıp başaramayacağı konusunda şüp-heyle bakılır, ama yapacak başka bir şey de yoktur. İsteklerini karşılarlar. Derhal faaliyete başlar. Çimenlik kalesinin yerden 15 metre yüksekliğindeki burcu üzerine kurulmuş bulunan 35,5 luk en az 100 ton ağırlığındaki eski topu, yaptığı basit bir düzenekle, herkesin şaşkın bakışları arasında, kaleden aşağı indirip, yüz-lerce metre ilerdeki Anadolu Hamidiye tabyasına nakletmeyi ve orada bulunan diğer toplarla entegreli bir şekilde kullanılmak üzere yerine monte etmeyi başarır. 16
O günün son derece olumsuz şartlarına göre, insan aklı-nın sınırlarını zorlayan bu iş başarıldıktan sonra, diğer işler bu-nun yanında çok kolay olarak istenilen zamanda bitirilmiş, tab-yalarımız, düşmanın mağrur başını önüne eğen, pirestijlerini sı-fıra indiren, o muhteşem zaferi kazanmıştır.
Ramazan Ağa’ların insan aklını zorlayan bu başarıları nusrete dönüşmüş, sonra da zafer nasip olmuştur.

‘NUSRET’LE GELEN NUSRET Deniz zaferinin ayrıntsını verirken ‘Nusret’ mayın ge-mimizin yaptığı önemli bir görevi teferruatlıca izah etmiştik. ‘Çanakkale Deniz Zaferi, Nusret’in döşediği mayınlarla ka-zanılmıştır.’ demiş olsak hiç abartmamış oluruz.
Gerçekten de, düşman donanmasının yaklaşık bir ay bo-yunca yaptığı faaliyetleri özetleyecek olursak, savunma tesislerini yok etmek ve boğaza döşenmiş olan mayınları temizlemek, diye ifade edebiliriz. Düşman donanması, bu faaliyetlerin her ikisinde de, büyük ölçüde başarılı olmuştu. Selahaddin Adil Pa-şa’nın hatıralarından okuduk; birçok tabyamız ya tahrip olarak devre dışına çıkmış, veya önemli ölçüde hasara uğrayarak, sınırlı ve kısıtlı bir şekilde ateş edebilecek bir duruma düşmüştü.
Mayınların durumuna gelince:
Karanlık Liman ve çevresindeki birçok mayın, düşman mayın temizleme ekipleri tarafından tamamen temizlenmişti. Daha ileri hatlarda kalmış olan çok az sayıdaki mayınlar ise, tabyalarımız tamamen çökertilip devre dışına çıkarıldıktan son-ra, süratle ileri hatlara gönderilecek mayın tarayıcı gemiler ta-rafından temizlenmesinden sonra, savaş gemilerinin güvenle bo-ğazı geçmesi planlanmıştı.
Düşmanın mayın temizleme ekipleri, yaptıkları çalışma-lardan sonra, Karanlık Liman ve çevresinin tamamen mayınlardan temizlenmiş olduğunu, 17 Mart 1915 tarihinden önce kendi donanma komutanlığına rapor etmişlerdi.
17 Mart gecesi Nusret’e, bu son kalan 26 mayının Karan-lık Liman’a gizlice döşenmesi görevini veren Cevad Bey’in, el-bette böyle bir raporun verilmiş olduğunu bilmesine imkan yok-tu. O sadece bir asker olarak önemli gördüğü bu ‘tüm sebeplere tevessül edilmiş olma’ görevini yapıyordu. Yani yapılan cihadın gerektirdiği ve insan olarak, asker olarak, alınması gereken ne tedbirler varsa aldıktan sonra Allah’a tevekkül etme ve O’ndan yardım isteme gibi çok önemli olan  bir kuralı yerine getirmek istiyordu. Bundan dolayı yukarda zikredildiği gibi görevi Bin-başı Hakkı Bey’e verdikten sonra, Allah’ın yardımını dileyen son dua cümlesini de ifade etmişti:
“-Hemen Cenabı Hak muvaffak etsin. Her türlü muha-taradan muhafaza buyursun.”
Görevi alan Binbaşı Hakkı Bey ve diğer görevlilerin, bu son mayınları döşemek üzere görev yerlerine giderken, düşman tarafından farkedilmemiş olmaları, insan aklına zarar bir basiret bağlanması olarak değerlendirilmektedir. Bu hadise; Peygamber Efendimizin göstermiş olduğu bir mucizeyi hatırlatmaktadır:
Peygamber Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret etme kararı almışlardır. Başta Ebu Cehil ve diğer müşrikler, o gece Peygamberimizi öldürmeye karar vermişler, bunun için her kabileden seçtikleri 40 kadar genci silahlandırarak evini çepe çevre kuşattırmışlardı. İçerden dışarıya kuş uçması mümkün de-ğildi. Efendimiz evde bulunan Hz.Ali’yi, kendi yatağına yatırarak kapıdan Allah’ın yardımı ile, o silahlı insanlara hiç görünmeden çıkar ve hicret yollarına koyulur. Elbette bu bir mucizedir. Ama Allah’ın korumak ve yardım etmek istediği kullarına, her şart altında yardım ettiğinin de bir örneğidir.
Buradaki olay da bunun bir benzeridir:
Düşmanın son teknoloji imkanları ile donattığı güçlü sa-vaş gemileri, daha önce kontrol altına aldıkları, mayınlardan te-mizledikleri ve etrafındaki savunma tesislerini de tahrip ettikleri, boğazın girişten sonraki geniş kısmını ve bu arada Karanlık Liman’ı, kuş uçurtmayacak şekilde gece gündüz muhafaza edi-yorlardı. Bilhassa geceleri gemiler devriye geziyor projektörlerle devamlı her tarafı tarıyorlardı. Bu durumda bırakın bir mayın gemisini bir balıkçı teknesinin bile, bu kontrolden sıyrılıp geç-mesi mümkün olamazdı. Ancak Allah’ın yardım etmesi şartıyla bu iş başarılabilirdi ve başarıldı.
Her bir mayının besmelelerle denize bırakılmış olduğunu, başka kaynaklardan okuyoruz. Daha önce bu sahanın mayınlardan tamamen temizlendiği, mayın yönünden güvenli bir bölge olduğu, düşman tarafından rapora bağlanmıştı. Bu mayınlar bu mevkiye ve alışılmışın dışında, boğazı kesecek şekilde değil de, kıyıya paralel olarak dizilerek, düşman gemilerine tam bir tuzak  kurulmuş oldu.
Mayınlar bırakılıp, geri dönüş yolculuğuna başla-nıldığında, bu sefer gidişin aksine ‘tam yol ileri’ komutuyla gelinirken, deniz yüzeyini tarayan düşman gemilerine ait projektörlerden birisi, tam Nusret’in üzerine döneceği anda, karşı kıyıda bulunan bizim projektörlerimizden birisi, düşmanın bu projektörüne yönelerek onu kör duruma getirmiş olduğunu ve gemimizin mutlak bir tehlikeden kurtarıldığını başka kaynaklardan okuyoruz.
Gelelim bu mayınların marifetlerine:
Düşman savaş gemileri hiçbir şeyden şüphelenmeksizin, Karanlık Liman’ı manevra yeri olarak kullanıyorlardı. Gerek birbirlerini geçmek, gerek görev değişimleri yapmak ve gerekse, topçularımızın meydana getirdikleri yangın ve hasarları gidermek için boğazın bu geniş kısmı onlar için ideal bir sığınak idi. İşte oraya sığınan veya uğrayan düşman gemilerinin, her biri büyük infilaklarla sarsılmış, kimi bu mayın yaralarından dolayı derhal batmış, kimisi de onarılamayacak derecede yaralanarak savaş ala-nını terketmişlerdi.
Gemilerinin bir bir mayınlara çarparak, ya battığını veya ağır yaralandığını büyük bir üzüntü ve ızdırapla seyreden Do-nanma Komutanı Amiral De Robeck, boğazın her tarafında ma-yınlar olduğunu, daha önce kendisine verilen ve bu mayınların temizlendiğini belirten raporların gerçekleri yansıtmadığını dü-şünerek, savaşı bırakıp çekilme emrini vermişti. Böylece tarihi zaferimiz tescil edilmiş oluyordu.
Çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, boğazın tamamen mayınlardan temizlenmiş olduğu yolunda rapor vermiş olan mayın temizleme timinde görev yapanlar, yanlış rapor vermek suretiyle birçok geminin kaybedilmesine, yüzlerce askerin ölmesi veya yaralanmasına, ayrıca mağlubiyete sebep olmaları suçlamalarıyla, kurulan bir harp divanında yargılanarak kurşuna dizilmişlerdir. Bir iddiaya göre de, kurşuna dizilen bu ekibin ko-mutanı harp divanına başkanlık eden hakimin oğludur. Babası olan askeri hakim, bu kararı gözleri yaşlı olarak vermiştir. Bir başka görüşe göre de Fransız Filosunun Komutanı Amiral Guepratte, yüzbaşı olan oğlu hakkında bu kararı vermek durumunda kalmıştır.
Zaferden çok sonra, o günkü düşman taraflar savaşla ilgili belgeleri açıkladıkları zaman, Nusret’in gerçekleri ortaya çıkmış, o günkü kurşuna dizilenlerin aslında doğru rapor vermiş oldukları, Karanlık Liman’a dökülen mayınların bu raporlardan sonra, savaştan sadece bir gece önce dökülmüş olduğu, asıl suçluların Nusret’i tesbit edip mayın dökmesine mani olamamış görevlilerin olduğu anlaşılmıştı. Bunun üzerine kurşuna dizilmiş bulunan askerler gıyaplarında yeniden yargılanmışlar,  itibarları iade edilmiş, ailelerinden özür dilenmiş, bu askerler adına çeşitli madalyalar verilmiş ve aileleri maaşa bağlanmışlardı.
Allah’ın bu Nusret’i hakkında İngiliz kaynaklarına da bir göz atmakta fayda vardır:
“Bütün bu saldırı projesinin esasını, savaş gemilerinin, ancak mayınlanmamış ve temizlenmiş olduğu an-laşılan sularda kullanılacak olması teşkil ediyordu.
Bundan dolayı Seddülbahir girişinden itibaren, dar kısmın 8 000 yarda dahiline kadar bütün boğaz dik-katle muayene edilmiş ve taranmış olduğundan, boğazın temizlenmiş olduğuna kanaat getirilmişti. Fakat elim bir talihsizlik eseri olarak, yirmi mayından ibaret olan bir hat keşfedilememişti. Bir Türk raporuna göre,17-18 mart gecesi dökülmüş olan bu hat, diğer hatlar gibi bağaza aykırı olarak değil, boğaz boyunca ve Kepez’deki ana mayın tarlasının tam önüne dökülmüştü.
İşte böylece bu hat, ilk bombardımanlar esnasında, mu-harebe gemilerinin daima manevra yaptıkları, Erenköy Koyu’nun tam burnu istikametine aykırı olarak uzanıyordu. 18 Mart sabahı saat 10.00’da müttefikler donanması muharebeye başlamak üze-re, azametli azametli hareket ederken, o melun ma-yın hattı işte burada emniyet içinde yatıyordu.
Türklerin şiddetli ve sıhhatli ateşine rağmen taarruz, bi-dayette güzelce inkişaf etti. Saat 13.45 sonrasında düşman obüslerinin ateşi, elan şiddetini muhafaza etmekle beraber, istihkamlar, hemen hemen susmuş gibiydi. Top eratı toplardan ya sürülüyor yahut da çekiliyor; istihkamlar, yer yer enkaz ile doluyor, örtülüyordu. Gemilerden birçoğu mükerrer isabet-ler aldığı halde, istihkamlardan birinden atılan iri bir mermi ile, fena surette delinen Gaulois’dan maadası, ağır surette sakatlanmamış olduğu gibi, bu ana kadar olan zayiat da hiç mesabesinde idi. Bu sıradaki vaziyet hakkında Türk Genel Kur-maylığının raporu şöyle idi: ‘Saat 14.00 sonrasında vaziyet pek nazikleşmiş idi. Bütün telefon hatları kesilmiş, istihkamlarla olan ulaşım ve görüşme kesintiye uğramış, toplar da bazısı kundaklarından çıkmış, bazısı toprağa yarı gömülmüş, bazıları da kuyruk mekanizmaları ezilmiş bir halde devre dışına çıkmıştı. Bunun neticesi olarak topçu ateşi hayli zayıflamıştı.’

Mayın tarayıcı gemilerin artık içeri girmeleri emredildiği gibi, İngiliz gemileri, sabahtan beri hücumda ön-cülük etmiş olan Fransız filosunu değiştirmek üze-re, ilerlediler. Bu dakikada, günün ilk felaketi kendini gösterdi. Erenköy Koyu’ndan doğru geri çekilmek üzere bulunan Fransız muharebe gemisi Bou-vet,  birden bire müthiş bir infilakın dumanlarına büründü. Bunu müteakip alabora olarak, hemen bütün mürettabatı ile birlikte iki dakikadan az bir zamanda battı. Önceleri mermi isabeti ile cepha-nesinin infilak ettiği zannedildiyse de, hayatta ka-lan toplam 48 subay ve askerin ifadelerinden, o ha-in mayın hattından bir mayına çarptıkları anla-şılmıştır.
İngiliz gemileri, Fransız gemilerinin yerlerini almak üze-re, ilerlediği zaman, Bouvet’in uğradığı akibetten cesaretlenen Türk topçuları, bataryalarına döne-rek, istihkamlar tekrar faaliyete geçtiler. Fakat ateş eskisi kadar şiddetli ve tesirli değildi. Türk Gar-nizonu’nun maneviyatının sarsılmış olduğu, muha-bere vasıtalarının hasara uğradığı ve bir çok topun muvakkaten faaliyetten kalmış bulunduğu görülü-yordu. Binaenaleyh, herşey yolunda giderken, saat  16 sularında, ikinci hattaki gemilerin sağında bu-lunan Inflexible, mayına çarptığını rapor etti. Bir-kaç dakika sonra, öndeki hattın sağında ve hemen provasında bulunan Irresistible, aynı talihe mazhar oldu. Bu yeni mayın hattından haberdar olmayan Amiral De Robeck, bu fela-ketlere sebep olan şeylerin serseri mayınlar veya sahilden atılan seyyar torpidolar olduğuna hükmetmek mecburiyetnde kaldı.
Bu yeni ve görünmez tehlike karşısında, donanmasını bo-ğaz dahilinde tutmanın imkansızlığını gören Ami-ral, harekatı durdurmaya karar verdi. Ocean’ı,  Ir-resistible’in yardımına gönderek, umumi ricat em-rini verdi. Fakat felaketli macera henüz bitmemişti. 1 saat sonra, Ocean’ da o melun hattaki mayınlardan birine çarptı ve akşam geç vakit, Ocean ile Irresistible’ in de battıkları rapor edildi.
Pek müsait olarak başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının, o fevkalade ve ortalığı kırıp geçiren mu-vaffakıyeti yüzünden, tam bir muvaffakıyetsizlikle nihayete erdi. 18 Mart’ta, Bouvet, Ocean ve Irre-sistible muharebe gemileri olmak üzere üç gemi battı. Inflexible, Gaulois ve Suffren (son ikisi top ateşinden) muharebe gemileri olmak üzere  üç gemi de fena halde hasara uğradıklarından, havuza so-kulmalarına mecbur olunmuşlardı.
İşte bu suretle bu günkü muharebe neticesi olarak muha-rebe donanmasının umumi kuvveti, üçte bir nisbe-tinde eksilmişti. Bu altı gemiden ibaret olan zayiattan dördüne o meçhul mayın hattı sebep olmuştu.
Bu  yirmi mayının seferin talihi üzerindeki tesiri ölçülemez.” 17 
Bütün savaş analisti yazarların üzerinde birleştikleri bir nokta vardır:
İngiliz ve Fransız donanmaları 18 Mart 1915’te planla-dıkları gibi boğazı geçmiş olsalardı, İstanbul’u işgal ederek, Os-manlı Devleti’ni tarihe gömebilecekler, Osmanlı savaş dışı ka-lınca da, Almanya kısa sürede mağlup edilerek, Birinci  Dünya Savaşı bitirilebilecekti.
Nusret’in gizlice döşediği bu 26 mayın, hem Çanakka-le’yi, hem İstanbul’u ve hem de Osmanlı Devleti’ni kurtarmıştır. Çanakkale Boğazı’nın, donanmayla, vura vura, kıra kıra geçil-mek suretiyle, Birinci Dünya Savaşı’nın bitirilmesi fikrinin ba-bası sayılan, İngiliz Denizcilik Bakanı Winston Churchill, şunları söylemek zorunda kalmıştır:
“Nusret’in gizlice döktüğü mayınlar, savaşın devamı ve dünyanın geleceği bakımından diğer bütün çaba-lardan daha kesin sonuçlu olmuştur. Bu engel, İn-gilizler tarafından başarı ile başlatılmış bulunan Çanakkale operasyonunu durduran, birçok pisiko-lojik olaylara neden oldu. Sadece tek başına bu mayın engelidir ki,Osmanlı’yı yenilgiden kurtarmış ve savaşı uzatmıştır. Bu yüzden yenilenler gibi ye-nenler de sarsıldı. Kemikleri Fransa, Polonya, Ga-liçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya sa-vaş alanlarının örttüğü 6 – 7 milyon insan, düşman-larının kurşun ve top mermileri ile değil, 18 Mart 1915 sabahı, Çanakkale boğazının güçlü akıntısı altında ağırlıklarının bağlı bulunduğu tel halatlar üzerinde gerili duran 26 adet mayın yüzünden mahvolup gitti.” SADECE BU KADAR DEĞİL

Düşmanlar, 18 Mart günü bu büyük bozguna uğrayarak, Ege adalarındaki üslerine kaçmak zorunda kalmışlardır ama bu, geri dönmeyecekleri anlamına gelmemektedir. Savaş tarihi ya-zarları arasında ağır basan görüşe göre, şayet düşman gemileri kısa süre içinde yeniden saldırsalardı, bu sefer boğazı çok rahat bir şekilde geçmeleri muhtemeldi. Çünkü o günkü saldırılarla tabyalarımıza büyük hasarlar vermişlerdi. Uzun menzilli ağır toplarımızdan bazıları onarılamayacak kadar tahrip olmuş, ba-zılarının ise ciddi onarımlar sonucu devreye girebilecekleri an-laşılmıştı. En önemlisi mermi sıkıntısı idi. Hemen 18 Mart akşa-mı yapılan tesbitlerde ağır toplarımız için top başına ancak bir-kaç atımlık mermi kaldığı, gerisinin büyük çatışmada harcanmış olduğu görülmüştü. Bunların yenilerinin getirtilmesi, üstelik Al-manya’dan getirtilmesi, hem çok zor, hem de çok zaman alıcı bir uğraştı. Seyyar bataryalarımızın hem tesir, hem de menzilleri iti-barıyla büyük zırhlıları durdurma şansı çok zayıftı.
Gerçekten de, düşman donanmasının kısa sürede yapaca-ğı yeni bir hamleye dayanacak silah ve cephane gücümüz kal-mamıştı. Bu konuda Selahaddin Adil Paşa’nın hatıralarında yaz-dıkları da bu istikamettedir.
Peki düşman bu kritik durumu tespit edip nihai saldırıyı hemen niçin tekrarlayamamıştı?
Rahatlıkla ifade edebiliriz ki, Nusret’in döktüğü mayınla-rın kerameti sebebiyle bunu başaramamışlar ve yakaladıkları bu tarihi fırsatı kullanamamışlardır. Yani Allah, düşmanlarının basi-retlerini bağlamak suretiyle kendi ordusuna yardım etmiş, bunu da Nusret’in mayınları ile yapmıştır.
Gerçekten de filo komutanı Amiral De Robeck, boğazdaki savunmamızın durumunun kritikleştiğini en iyi tahmin eden kişi idi. Bu sebeple derhal toparlanıp en kısa sürede yeniden sal-dırıya geçmek istiyordu. Bunun için henüz tespit edemediği ve serseri mayın diye tahmin ettiği mayınları hemen temizlemek ve akabinde de, son saldırıyı çok kısa süre içinde yapmak suretiyle boğazı geçmek istiyordu. Bunun için boğazdaki savunma tesislerinin onarımı ve cephane ikmali için, Osmanlı ordusuna fırsat vermek demek olacak zamanı, vermemek fikrinde idi.
18 Mart bozgunu İngiltere, Fransa ve bütün dünyada şok etkisi yapmıştı.Yenilmezliği ile böbürlenen mütekebbir itilaf devletleri donanması; bitti, eridi, köhnedi diye baktıkları Os-manlı savunma birlikleri karşısında ağır bir darbe almıştı. Chur-chill’in ifadesiyle “Donanmamız bir eli belinde, sadece bir elini kullanarak yaka yıka Çanakkale Boğazı’nı geçebilir.” deniliyordu. Cihad ruhunun ve Allah’ın yardımının hesaba katılmadığı bu kanaat, mütekebbir donanma ile birlikte Çanakkale sularına gö-mülüyordu. Aynı Churchill, 18 Mart’ta olanları öğrendiği zaman iki eliyle başını tutarak bir müddet ne söyleyeceğini bileme-miştir. Neden sonra büyük bir üzüntü ile “İnanmak istemiyorum. Fakat gerçek, Türk savunması önünde donanmalarımız mağlup olmuştur. Tek kelime ile felaket!” diye mırıldanmıştı.
İngiliz devlet yöneticileri ise “Biz ne kadar yanılmışız, koskoca armada, Türk’ün topu ve mayınları önünde boyun eğdi!  Bu büyük bir felaket, buna nasıl alışabiliriz?” şeklinde değerlendirmede bulunuyorlardı.
Müttefik donanması kurmay başkanı olan Amiral Roger Keyes ise, hatıra defterine şu notları düşmüştü:
“Yazık, Churchill’in hazırladığı imtihanı başaramadık. Ça-nakkale’yi geçemedik. Müthiş bir mağlubiyet ya-şadık, bu inkar edilemez. İtiraf etmeliyim ki, Türk topçusu büyük bir gayret gösterdi. Bunu da ilerde tarih mutlaka yazacaktır.”
Gerek İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener ve gerek, İn-giliz Donanmalar Başkomutanı Lord Fisher, (Resim-9) bu yenilgi ile büyük bir ümitsizliğe kapılmışlardı. Çanakkale Boğazı’ndaki bu mayınların temizlenmesi, istihkamların yıkılması ve seyyar obüslerin susturulması gibi çok hayati konuların halledilmesinin akabinde, ancak yeni bir saldırı yapılabilir ve boğaz geçilebilirdi. Bu faaliyetlerin yapılabilmesi için de, kara ordusuyla Gelibolu yarımadasının işgalinden başka bir seçenek kalmamıştı. Bu şekilde bir askeri harekat yapılmadan, donanmayla boğaza yapılacak bir saldırı başarısızlığa mahkum olur kanaatinde idiler.
Amiral De Robeck ve Winston Churchill’in “Türk tab-yaları tamir edilmeden ve Türk topçusuna yeni mermiler gönderilmeden bir an önce donanmamızla yeniden hücum etmeli-yiz.” kanaatleri ile, israrlı isteklerine rağmen, yeni bir donanma hücümuna izin verilmedi.
Böylece, Nusret’in döktüğü mayınlar sebebiyle, mütekebbir düşmanımızın morali o derece bozulmuştu ki, Allah onların basiretini o derece bağlamıştı ki; önlerine çıkmış olan bu tarihi fırsatı kullanma cesaretini kendilerinde bulamamışlardı.
Kısaca denilebilir ki; Nusretullah, Nusret mayın gemi-mizle sağlanmıştır.

TOP