ALEVLER YURDU SARIYOR

ALEVLER YURDU SARIYOR

Osmanlı Devleti savaşa girdiğini resmen açıkladığı andan itibaren, yurdun dört bir yanında coğrafyamız yanmaya başla-mış, kanlı savaşlar, amansız hücumlar, kör dövüşleri kendini göstermeye başlamıştı. Adeta her tarafta değirmenler kurulmuş, başta mehmetçik olmak üzere savaşa katılan diğer insanlar bu değirmenlerde öğütülmeye başlanmıştı.
İngilizler, Çanakkale boğazının girişine, savaş gemile-riyle ilk saldırılarını yapmışlar, Ruslar Doğu Anadolu’daki sınırlarımızı aşarak hücuma geçmişler, yine İngilizler, Basra Körfezi ve Irak’ta işgal hareketlerine başlamışlardı.

ENVER PAŞA VE
SARIKAMIŞ FACİASI

İttihatçılar, Osmanlının Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle, Orta Asya’ya kadar uzanabilecek bir Turan Ülkesi’nin ele geçirilmesi için fırsat yakaladıklarına inanıyorlardı. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, daha şimdiden    kendini “Cihangir” gibi görmeye başlamıştı. Özellikle ordumuzun eğitimi ve ıslahı için gelmiş bulunan üst rütbeli Alman subaylarının abartılı ve maksatlı iltifatları ile kendini “İkinci Napolyon”, ama birincisi olan Fransız Napolyon’undan daha başarılı ve cihangir olmaya layık bir İkinci Napolyon, olarak görmeye başlamıştı. Kendisinin “Büyük Türk Hakanlığı”nı kurmak üzere Allah tarafından görevlendirildiğine inanacak ka-dar hayalperestti.10 O güne kadar hiç fiilen savaş idare etmemiş bulunan Enver Paşa, adeta dünyayı yeniden şekillendirecek olan, savaşlarda “Başkumandanlık” yapacak ve savaş planla-rını kendisi hazırlayacaktı.  Kaşının birinde hafif bir beyazlık bulunan Paşa, bunu cihangirliğinin bir işareti olarak algılıyordu. Çünkü çevresindeki dalkavuklar, o’nu buna inandırmışlardı.11  Çalışma odasının Napolyon resimleri ve Napolyon bibloları ile süslü olduğu rivayet edilir.

Hazır, Ruslar doğudaki sınırlarımızı geçerek işgale baş-lamışlarken, Enver Paşa, İkinci Napolyon olduğunu ispat edebil-mek için büyük bir fırsat yakaladığına kanaat getirdi. Napolyon, meşhur Moskova Seferi’ni kışın yapmış; fakat soğuklara yenik düşmüştü. Ama İkinci Napolyon olan Paşa’mız şiddetli kış ve ti-piye aldırmadan Rus ordularını yok edip, Orta Asya’ya kadar ilerleyerek asıl Napolyon’un başarılarını gölgede bırakacaktı. Böyle olacağına kendini o kadar inandırmıştı ki, Harbiye Neza-reti’ndeki odasında çalışırken aniden orada görevli olan Binbaşı Kazım (Karabekir)a seslenerek, kendisine bir İran haritası getir-mesini emretti. Masaya yaydığı haritanın başına geçerek Tahran üzerine parmağını koydu ve kendisine dönerek;
“Kazım ne düşünüyorum biliyor musun? Hatta düşünmek değil yapmak istiyorum. Bir tümen askerle en kısa yoldan şu Tahranı işgal etmeli. Böylece İran’ı Rus nüfuzundan kurtardıktan sonra, İran’da olduğu gibi Türkistan, Afganistan ve Hindistan’da İngilizlere ve Ruslara karşı hareketler yapmalı. Bir başka tümenle de Tebriz üzerinden Dağıstan’a yürüyerek, Kaf-kasya’daki İslam memleketlerini, Ruslara karşı ha-rekete geçirmeli. Bu işleri yapabilecek bir kumandan aklına geliyor mu?…”
Bu ve bunun gibi daha hayal bile edilmesi mümkün olma-yan düşünceleri kafasında olduğu halde hemen kendisi bir savaş planı hazırladı. Alman yüksek rütbeli subaylarından olan danışmanlarını, yanına alarak bizzat kendisi, doğuda Ruslara karşı sa-vaşmak için Erzurum’da bulunan, Üçüncü Ordu’nun kumandanlığını yürütmek üzere hareket etti. Amacı kazanacağı parlak za-ferleri Alman subaylarına da gösterecekti.
Hazırladığı dahiyane (!) plana bakalım:
Tarihte “Sarıkamış İhata Manevrası” diye anılan plana göre yapılacak işler şunlardı:
“Ruslar Erzurum yakınlarına kadar gelmişlerdi. Bir kolorduyla Rusları oyalarken, kuzeyden tali yollardan, hatta patika bile denemiyecek yollardan, üçüncü orduya bağlı kalan iki kolorduyu, topları, silahları, ağırlıkları ile birlikte geçirerek, Sarıkamış’a taarruz etmek, sonra da Rus Ordusunu arkadan kuşatmak ve ikmal yollarını kesmek… Böylece önünde hiç engel kalmayan üçüncü ordu ile, Kafkaslar’dan Türkistan’a kadar olan ülkeleri zaptetmek…” 
Kağıt üzerinde çok mükemmel gibi görünen bu planın inanılmaz hataları bulunuyordu. Önce mevsim kış olduğundan, ısının da -20 ila -40 derecelerde bulunması, her tarafın çok kalın bir kar tabakasıyla örtülü olması, ayrıca kuzeyden geçilmek istenen yolun, Allahüekber dağları gibi yazın bile karlarla kaplı olduğu için geçilmesi zor olan binlerce metre yükseklerden geç-mesi, harekatı imkansız kılıyordu.
Ayrıca ordunun ikmali yok denecek kadar azdı. Askerlerimizin çoğuna kışlık elbise ve ayakkabı bile verilememişti. Almanya’dan gelmekte olan asker kışlık giyeceklerini getiren gemi, Ruslar tarafından yakalanarak Trabzon’da batırıl-mıştı. Kısacası asker yalınayak, başı kabak, donanımsız ve yiyeceksizdi.
Kısaca, hiç askerlikten anlamayan bir kişi bile, böyle bir plan hazırlayamazdı.
Harekat bizzat Enver Paşa’nın kumandası altında, 22 Ara-lık 1914’ te başladı.120.000 kişilik bir kuvvetle ve bunların ağırlıkları, arabaları, atları ve silahları yanında olmak üzere başla-yan harekat başlarda iyi gitti. Ama yol karlarla kaplı -35 derece soğuk ve yolları geçit vermeyen, Allahüekber Dağına gelince tersine döndü. Sarıkamış’a Ocak 1915 ayının ilk günleri varıldı-ğında, yaklaşık 90.000 mehmetçik donarak telef olmuştu. Ka-lanların bir kısmı donmuş parmakları ile tetik bile çekemeden, Ruslara esir düşmüş ve Sibirya ve Hazar Denizi içindeki ıssız adalara gönderilmişti. Gerek donarak şehit olan ve gerekse esir edilen askerlerimizden bir daha hiç haber alınamadı. Seferberlik ilan edilip asker toplanırken, Üçüncü Orduy’a daha ziyade Tokat  Amasya ve Ordu çevresinden gelen askerler verilmiş idi.
Şimdi bile bu fidanların anısına söylenen :   Hey Onbeşli Onbeşli,     Tokat Yolları taşlı,     Onbeşliler gidiyor     Kızların gözü yaşlı 
Türküsü insanın içini burkarak dinlenir. İşte bu onbeşli-lerin hemen hemen hiçbirisinden haber alınamamıştır.
Süklüm püklüm bir halde, danışmanları ile İstanbula dö-nen Enver Paşa, tarihe Sarıkamış Faciası diye geçen bu olay hakkında, koyduğu sansürle konuşma ve yazma yasağı getirmiş; böylece millet, kendi hayallerinin, tecrübesizlik ve beceriksizliklerinin, yine millete kaça mal olduğunu dahi uzun müddet öğ-renememiştir.
O dönemde Alman Askeri Islah heyetinde görevli olan Alman General Liman Von Sanders, hatıralarında konu ile ilgili şunları yazıyor:
“Bu ağır yenilgi mümkün olduğu kadar gizli tutuldu. Bu konuda konuşmak yasaktı. Emre rağmen yine de konuşanlar olursa, bunlar tutuklanıyor ve cezaya çarptırılıyordu. Bildiğim kadariyle Almanya’da da bu konuda bilinenler çok azdı. Felaketle sonuç-lanan bu harekat dolayısıyla, Enver ile aramda maalesef bir çok çatışmalar oldu.”12 (Resim 4 – 14)

KANAL FACİASI

Kitabımızın konusu elbette Çanakkale Cihadı’dır. Ancak bu cihadın yapıldığı dönemde devlet kimlerin elinde idi? Bu ki-şilerin karakter ve becerilerini birazcık bilmek, konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olacağından, kısaca Enver Paşa’dan ve Sa-rıkamış Faciası’ndan bahsetmeyi uygun bulduk. Bu bölümü faz-la uzatacak değiliz. Irak’ta, Filistin’de, ve Hicaz’da olanlardan bahsetmemiz sözü uzatacaktır. Ancak konu ile drekt bağlantısı olması dolayısıyla, Kanal Faciası’nı kısaca izah etmemiz gerekecektir.
İttihat ve Terakki Hareketi’nin üç öncü ve güçlü isminden birisi de, Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa’dır.
Almanlarla yapılan ittifaka göre devletimizin üzerine üç adet görev düşüyordu. Bunlardan birisi, boğazları sağlam tutmak ve Rusya’ya yardım yapılmasını önlemek, ikincisi, Kaf-kaslardan açacağımız bir cephe ile Rusları meşgul ederek Al-manlara yaptıkları baskıları azaltmak, bir üçüncü görev de; İn-gilizler’in Afrika, Asya ve uzakdoğudaki sömürgelerinden top-layıp Mısır’da eğitmeyi düşündüğü askerlerin yolunu kesmek.
Bu sonuncusunun yapılması için İngiliz kontrolünde bu-lunan  Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesi gerekiyordu.
Nasıl ki Enver Paşa pohpohlanarak doğu seferine gönde-rildi ise, Cemal Paşa da Mısır Fatihi olma vaatleri ile, kanal se-ferine ikna edildi.Elbette Almanlar tarafından… Ama görünüşte bu teklifi Enver Paşa yapmış, O da kabul etmişti.
Ama olayı biraz daha eşelersek, altında başka şeyler bu-luyoruz:
Almanlar ne yapıp edip Osmanlı’yı yanlarında savaşa gir-meye ikna etmişlerdir. Ama Osmanlı’nın her an geri dönüp karar değiştirme ihtimalleri de vardır. İşte bu geri dönüş yollarının ka-patılması gerekiyordu.Yurdumuza getirilmiş bulunan Alman As-keri ıslah heyeti elemanlarından, Von Kres’in bu konuda söy-ledikleri çok enteresan:
“Bu malzeme ve bu askerle böyle şey olmaz. Bunu biliyorum ama, Türk’lerin anlaşmaya bağlanmaları için İngilizler’le aralarında kan dökülmesi lazım!.. Bu hareketin (Kanal Seferi’nin) yapılmasında bunun için ısrar ettim.Götürdüğümüz yirmi bin kişinin, dökülmesi gereken kanı vermeye kafi geleceği ümi-dindeyim.”
Enver Paşa’nın da çok samimi dostu gibi görünen bu Al-man kurmay subay, ordumuzda kolordu kurmay başkanlığı yapmaktadır, kanal seferini planlayıp Enver Paşa’ya kabul ettirmiş-tir. Maksadı da yukarda yazıldığı gibi açıkça bellidir.13
Kanal seferinin sonu ne mi olmuştur? Von Kres daha baştan söylememiş miydi? Bu malzeme ve bu orduyla bu iş olmaz diye. Sina çölü iki defa geçildi, kanala iki kez hücum edildi. So-nuç aynen, Alman’ın dediği gibi oldu. Facia ile sonuçlandı. Mehmetçiğin kanı oluk gibi akıtıldı, elde edilen, sadece hezi-met. Üstelik Çanakkale Savaşı’na katılacak olan Anzaklar ilk defa orada Türk’ü tanıma fırsatı buldular ve dolayısıyla onların imajında Türk; korkak, pısırık ve beceriksiz insanlar olarak yer etti. Gerçi Çanakkale aslanları bu imajı olağanüstü kahramanlık, insanlık, cesaret ve mertlikleri ile değiştirmiştir, ama olanlar da olmuştur.
İttihatçıların maceraları elbette bunlarla sınırlı değil. An-cak mevzumuz Çanakkale Cihadı olduğuna göre, diğer macera ve yıkımlarını okuyucularımızın merakına havale ediyoruz. Biz şimdi gözlerimizi Çanakkale’ye çeviriyoruz.

 

Enver Paşaİttihatçıların Lideri Enver Paşa

TOP