1914 YILINDA DÜNYAYA BİR BAKIŞ

1914 YILINDA DÜNYAYA BİR BAKIŞ

1915  Yılında Çanakkale’de meydana gelen muharebeleri,  “Çanakkale Savaşları” veya “Çanakkale Harbi” diye nitelendirmek bir yönü ile eksik kalmaktadır. Savaş veya harp keli-meleri, meydana gelen mücadeleyi tam olarak yansıtamamaktadır. Çünkü burada yapılan savaş, her ne kadar enine boyuna düşünülmeden, müzakere edilmeden, hesaplar yapılmadan alınmış bir kararla da olsa,  usul olarak bir “Cihad-ı Ekber İlanı” neticesi yapılmış olduğundan bu mücadeleye “Çanakkale Ci-hadı” demek, bana göre en uygun isim olacaktır.
İlk önce, bu Cihadı Ekber ilanı kararı hangi şartlarda ve nasıl alınmıştır? Bu konuyu anlamak, olayın bütününü kavramak açısından faydalı olacaktır.
Bunun için önce, o günkü dünyanın durumuna kısa bir gözatmak gerekecektir.
1914 yılının Ağustos ayına inerek dünyaya bir göz attığı-mızda, Birinci Dünya Savaşı’nın başladığını ve dünyanın iki bü-yük bloğa ayrılmış olduğunu görürüz.
Birinci blokta, Almanya ile Avusturya – Macaristan bulu-nuyordu. Sonradan Osmanlı Devleti de bu blokta savaşa sokuldu. Bu blok “İttifak Devletleri” diye anılmıştı.
İkinci blokta ise, İngiltere, Fransa, Rusya beraber savaşıyorlardı.  Bu bloğa ise “İtilaf Devletleri” denilmişti. Bu devletlerin durumunu biraz daha yakından görürsek konu daha iyi anlaşılacaktır:

RUSYA

İngiltere ve Fransa’nın yanında; Almanlar’la büyük bir cephede savaşa başlamıştı. Ancak zorlanıyordu. Mutlaka müttefiklerinden teknik yardım alması gerekiyordu. Bu yardımın bir tek yolu vardı, o da Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçe-rek Karadeniz’e gelebilecek bir yoldu. Bunun dışında batıda Al-manlarla savaş halinde olduğundan yolları Almanlar tutmuşlar-dı. Boğazların açılması ile, müttefiklerinden gemilerle gelebi-lecek silah ve araç-gereç yardımları bu ülkenin savaştaki durumunu düzeltmesini sağlayabilirdi.
İçeride zayıflamış ve köhnemiş bir çarlık idaresi vardı. Bu idareye karşı komünist bolşevikler ayaklanma ve ihtilal hazırlıkları içinde bulunuyorlardı. Müttefiklerinden gelebilecek tek-nik ve silah yardımı ile bu ayaklanma hazırlıklarını durdurmayı ve çarlık idaresini güçlendirmeyi planlıyordu.
Ayrıca elinde üretim fazlası buğday stoklarını dünya pa-zarlarına çıkarmak ve azalan ihracatını, bu yolla arttırarak, eko-nomik durumunu düzeltmek istiyordu. Ancak bu da, boğazların açık olması ile mümkün olabilecekti. Müttefikleri olan İngiltere ve Fransa’nın yanında, Amerika’nın da buğday açıkları olduğundan, Rusya’nın stoklarının batıya transfer edilmesi büyük bir önem kazanmıştı. Bu ülkelerdeki buğday fiyatları üretim eksikliğinden ve mevcut olan stokların da, savaşta kullanılmaya baş-lamasından dolayı, olağanüstü boyutlarda artmıştı.
Rusyanın geleneksel dış politikası “Sıcak denizlere in-mek” şeklinde olduğundan, bu politikasını gerçekleştirebilmek için, mutlaka Karadeniz ve boğazlara hakim olması gerekiyordu.

ALMANYA

Savaş öncesi, dünyadaki teknik üstünlüğü kazanabilmek için büyük bir çalışma yapmıştı. Savaş sürecinde de aynı tekno-lojik araştırma geliştirme, özellikle yeni silahların yapımı için büyük çabalar ve kaynaklar harcıyordu. Ancak doğuda Rusya ile, batıda ise İngiltere ve Fransa ile uzun cephelerde amansız bir savaşa tutuşmuş olduğundan kaynakları büyük bir hızla azalı-yor, teknik üstünlük ise yavaş yavaş elden gitmeye başlıyordu.
Osmanlı Devleti’nin mutlaka kendi saflarında savaşa gir-mesini istiyordu. Boğazların Rusya’ya karşı kapalı kalması, on-ların alabilecekleri teknik donanım ve silah yardımını önleyeceği gibi, batı cephesinde savaşmakta olduğu İngiltere ve Fran-sanın da, gıda ihtiyaçlarını bu yolla Rusya’dan sağlamaları ihtimalinin önü kesilmiş olacaktı. Artı olarak Osmanlı Devleti’nin kendi yanında savaşa girmesi, Rusya’ya arkadan bir cephe açacağı için batıda İngiltere ve Fransaya karşı daha güçlü olarak savaşıp kazanabilecekti. Bu yolla diğer Balkan Devletleri de, aynı safta savaşa girmeye mecbur kalacakları için, düşmanlarına karşı açılan cepheleri genişletmeyi planlıyordu.
Savaşı her ne pahasına olursa olsun kazanıp ‘Dünya İm-paratorluğu’ kurmak, bilhassa Orta Doğu’da bulunan petrol kaynaklarını hakimiyeti altına alarak dünyadaki en büyük güç haline gelmek istiyordu.

İNGİLTERE  VE  FRANSA

Dünyanın her tarafında sömürgeleri bulunduğundan bilhassa İngiltere ‘Üstünden güneş batmayan imparatorluk’ olarak anılıyordu. Özellikle Uzakdoğu, Asya ve Afrika’da birçok müslüman milletler ve devletler, bu iki devletin sömürgesi altına girmişti. Örneğin; Afganistan,  Pakistan, Senegal gibi daha birçok müslüman devletin yanında Avustralya, Yeni Zelanda ve benzeri birçok devlet, bu iki ülkenin sömürgesi durumuna düşmüşlerdi.
Batı cephesinde beraberce Almanlara karşı kara savaşları verirken, denizlerde ise aynı devlete karşı üstün bir konumda sa-vaşıyorlardı. Gerçekten de bu iki devlet, deniz gücü itibariyle çok güçlü bir durumda idiler. Bilhassa İngiltere “Yenilmesi mümkün olmayan” çelikten bir donanma meydana getirmişti. Zırhlı savaş gemileri, hem menzilleri çok uzun hem de namlu çapı itibariyle dünyada emsali görülmemiş genişlikte toplarla donatılmış, yüzer çelik kaleler olarak adlandırılıyordu. Bu devletler Almanları önce denizlerde dize getirmek sonra da savaşı kazanmak istiyorlardı.
Havada ve denizaltında da müthiş savaşlar meydana geli-yordu.
Müttefikleri olan Rusların, Almanları arkadan güçlü bir şekilde vurmalarını istiyorlar, fakat Rusya’nın gücü gittikçe azal-dığından ve içeride bolşevik ayaklanması ile meşgul bulundu-ğundan, onlara teknik ve silah yardımı yapmaları gerekiyordu. Bunun için yollarındaki en büyük engel Osmanlı Devleti idi. Bo-ğazları açmak, Almanları arkadan vurmak ve yokluğunu büyük bir endişe ile gördükleri buğday ikmalinin Rusya’dan sağlanması için Osmanlı Devletinin kendi yanlarına çekilmesi, bu mümkün olmazsa mutlaka ezilerek işgal edilmesi gerekiyordu.
Müslüman unsurların İstanbul ve Anadolu’dan temizle-nerek geldikleri “Orta Asya” ya sürülmeleri gerekiyordu. Bu bir nevi yeni bir “Haçlı” düşüncesi idi. Atalarının yüzyıllarca uğraşıp defalarca sefer düzenledikleri, fakat muvaffak olama-dıkları, Müslümanların tüm Anadolu ve Ortadoğu’dan çıkarılmaları, İstanbul ve Kudüs gibi şehirlerin onların elinden alınma-sı “Tarihi proje” sinin hayata geçirilmesi için büyük bir fırsat yakaladıklarına inanıyorlardı.
En önemlisi de Osmanlı Padişahı, dünyadaki müslümanların lideri sayılan “Halife-i Müslimin” sıfatını elinde bulunduruyordu. Bu ise onlar açısından çok büyük bir tehlike idi. Yukarıda açıklandığı gibi bu devletlerin müslüman yurtlarından oluşan çok sayıda sömürgeleri mevcuttu. Bu sömürgelerde ya-şayan müslüman halk, Osmanlı Padişahını müslümanların lideri,  yani Halife-i Müslimin olarak tanıyor ve biliyordu. Osmanlı Pa-dişahı bu sıfatını kullanarak bu sömürgelerde yaşıyan halkı, İn-giltere ve Fransa aleyhine ayaklandırma imkanını elinde bulundu-ruyordu. Bu sebepten dolayı bu sömürgeleri üzerindeki kendi hakimiyetlerinin, devam edebilmesi, sorunsuz devam edebilmesi için Osmanlı Devletinin işgal edilmesi, halifeliğin yıkılması ve Osmanlı topraklarının kendi aralarında paylaşılması gerekiyordu.
Çağın en önemli enerji kaynağı olan petrol yataklarının çok büyük bir kısmı Osmanlı toprakları içinde bulunuyor; bu da, emperyalist devletler olan İngiltere ve Fransa’nın bu topraklar üzerinde yeni planlar yapmalarına sebep oluyordu.
Dünyanın en önemli ulaşım yolları olan Akdeniz bağlantılı, İstanbul ve Çanakkale boğazları ve Süveyş Kanalı ile Kızıl-deniz geçişleri Osmanlı toprakları içinde bulunuyordu. Üstün deniz gücü ve filoları bulunan bu iki devlet, hem dünya deniz ti-caretini ellerinde bulundurabilmeleri, hem de sömürgelerine da-ha kolay ve ucuz ulaşabilmeleri için bu yolları hakimiyetleri altına almak istiyorlardı. Bunun için de Osmanlı Devleti’nin bir şekilde tasfiyesi icap ediyordu.
Bu iki devlet Rusya ile birlikte Almanlara karşı şavaşmakta idiler. Bilhassa İngilizlerin kısa süre önce işgal ettikleri Mısır’da, büyük askeri yığınakları vardı. Rusların ise Kafkas-ya’dan açılacak bir cephe ile arkadan sıkıştırılmaları mümkün-dü. İşte bu iki cepheden gelebilecek Osmanlı askeri tehditle-rinden kurtulmak için İstanbul’un ele geçirilerek Osmanlının tasfiyesi arzulanıyordu.
Ve nihayet Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ile, Almanların direncinin kısa sürede kırılacağı ve başlamış olan Dünya Sa-vaşı’nın böylece kendi galibiyetleri ile bitirileceği hesaplanıyordu. Ayrıca; Avrupa’ya yayılma istidadı gösteren Rusya’daki bolşevik ayaklanması da yok edilmiş olacaktı.

OSMANLI DEVLETİ

Osmanlı Devleti çöküş sürecinin sonlarına gelmişti. II. Abdülhamit Han’ın nisbeten çöküşü yavaşlatan 33 yıllık salta-natı, İttihat Ve Terakki Partisi’nin entrikaları ile sona erdirilmiş, yerine 1909 yılında Sultan Reşad, V.Mehmet ünvanı ile tahta çı-karılmıştı.
İlgili devletlere kısa bakış yaptığımız 1914 yılı ortalarında da Sultan Reşad’ın saltanatı devam ediyordu. Söz açılmışken, Sultan Reşad hakkında kısa bazı malumatlar vermek olayın bü-tününü kavramak açısından çok faydalı olacaktır:
Sultan Mehmed Reşad
Zeka ve kültür itibariyle selefi olan II.Abdülhamid’le kı-yas kabul etmeyecek kadar zayıftı. Saltanatı boyunca İttihad ve Terakki’nin bütün kanuni veya gayri kanuni işlerine boyun eğ-meyi meşrutiyet hükümdarlığının bir gereği saymıştır. Aslında gerçek hükümdarlık II.Abdülhamid’le bitmişti. İttihatçılardan o kadar çekiniyor ve tahttan indirilmekten o kadar korkuyordu ki, onlara olduğundan daha az zekalı ve daha yumuşak görünmek için özel çaba sarfediyordu.
Bütün usullere aykırı olarak yarbaylıktan rütbe atlıyarak paşalığa terfi ettirilen ve Harbiye Nazırı yapılan ittihatçı Enver Paşa, padişahın bu zaafından istifade ile Osmanlı Devletini ha-bersizce Birinci Dünya Savaşı’na sokarak sonunu hazırlamıştır. Halbuki anayasaya göre padişahın tasdiki olmaksızın devletin savaşa sokulması veya barış imzalaması mümkün değildi. Kita-bımızın konusu olan Çanakkale Cihadı da, Birinci Dünya Savaşı içinde yapılmış bir cihaddır. Dolayısıyla, Sultan Reşad, Çanak-kale’de bir savaş başlamakta olduğunu sonradan öğrenmiştir. Devrin şairlerinden birisi Padişahın ağzından yazdığı şu şiiri ile durumu özetleyerek güzel bir hiciv örneği vermişti:
“Haberim yoktu olup bitmiş olan işlerden
Mesneviler okuyordum, oturup ezberden 
Bir de baktım ki haber geldi bizim Enver’den
Savlet etmişdi (yürümüştü) Çanakkaleye  bahr- u
berden (denizden ve karadan)
Ehli islamın iki hasmı kavisi birden (İslamın iki
kuvvetli düşmanı birden)”1
Sadrazam Said Halim Paşa
Birinci Dünya Savaşı’nın ilanı sırasında Sadrazamlık ma-kamını temsil eden Said Halim Paşa da, İttihatçılardan birisi idi. O’nun sadrazam olması ile İttihatçılar bütün nazırları ile iktidara gelmiş oldular. İttihatçıların meşhur üç ismi olan Talat Paşa, Ce-mal Paşa ve Enver Paşa, sadrazamı da baskı altında tutuyor istediklerini yaptırabiliyorlardı.
Böylece saltanat makamını temsil eden Padişahı ve sada-ret makamını temsil eden sadrazamı, tamamen baskı altında tu-tan, bütün nazırları da kendilerinden olan İttihatçılar, usule ve kanuna uygun olsun olmasın her istediklerini yapabilecek bir konuma gelmişlerdi.
Osmanlı Devletinin Genel Durumu:
1914 yılı ortalarında Osmanlı Devleti’ne bir göz atarsak:
II.Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ile çöküş süreci baş döndürücü bir hıza ulaşmıştı. Devletin Afrika’daki uzantıları bir bir elden çıkmıştı. Libya ve civarı İtalyanların eline geçmiş; Mı-sır, İngilizler tarafından işgal edilmişti.
İki safhada yapılmış olan Balkan Savaşları ile büyük bir hezimet yaşanmış, devletin Balkanlardaki toprakları elden çıkmış; İstanbul’a kadar yaklaşan düşman uzun mücadele ve müzakereler sonunda Edirne’nin dışına atılabilmişti. Bu cephede Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ Prenslikleri ile savaşılmıştı.
Bu savaşlar, orduyu tamamen yıpratmış olduğundan, ade-ta disiplinsiz, başıbozuk, modern donanımdan mahrum askerler kalabalığı haline gelmişti. Bu durumun düzeltilmesi, ordunun modern olarak teçhiz edilmesi, eğitim noksanlıklarının tamamlanması maksadı ile Almanya’dan, Fransa’dan ve İngiltere’den ıslah heyetleri getirildi. Bilhassa Almanya’dan getirilen askeri ıslah heyeti kara ordumuzun talim, terbiye ve teçhizi ile mo-dernizasyonu için ciddi çalışmalar yaptı. 1914 yılı ortalarında ise Almanların bu görevleri devam ediyordu. Deniz gücümüzün modernizasyonu ile de, İngilizler meşgul oluyorlardı. Ayrıca Jandarma kuvvetlerinin talim ve terbiyesi de Fransız heyetinin gözetiminde devam ediyordu. Enver Paşa’nın orduyu gençleş-tirme projesi yürürlüğe sokularak yaşlı subaylar hızla emekliye sevk edilmişti. Bu konuda ölçü kaçırılmış olduğundan, ordu tecrübeli subaylardan yoksun bırakılmıştı.
Dönemin Bahriye Nazırı Cemal Paşa anlatıyor:
“Enver Paşa; Harbiye Nezareti’ne geldikten sonra, ordu-nun yeniden düzenlenmesiyle uğraşmış ve ilk işi or-du kumanda heyetinin baştan aşağı gençleştirilmesi olmuştu. Bütün askeri meziyetleri rütbelerinin galonlarını taşımaktan ibaret olan ne kadar erkan (general), ümera (üstsubay) ve zabitan (subay) varsa hepsini emekliye sevketmiş ve miralay (albay)lardan kolordu kumandanları, kaymakam (yarbay)lardan fırka (tümen) kumandanları, binbaşılardan alay ve yüzbaşılardan da tabur kumandanları yapmıştı. Harbiye Nezareti dairelerini, dü-zenleme heyetinin teklifi gereğince yeniden düzenlemiş ve muhtelif dairelerin yönetimini Alman üst subaylarına vererek, ordunun seferberlik planları-nı tanzim ettirmeye başlamıştı.”2
Böylece ordunun yönetimi büyük ölçüde Almanların eli-ne geçmiş oluyordu.
Devletin gelirleri azalmış, masrafları çoğalmış, hazine adeta tamtakır hale gelmişti. Buna rağmen İttihatçıların israf ve gösteriş harcamaları devam ediyordu.
İttihatçılar resmi ideoloji olarak “Turancılık”ı benimse-mişlerdi. Avrupa’dan çıkarılan Osmanlı’yı doğuya, “Turan Ül-kesi” diye hayal ettikleri Orta Asya’ya kadar genişletmenin planlarını yapıyorlardı

 

1  Büyük Osmanlı Tarihi,Yılmaz Öztuna,1994 cilt-5 sahife 438

TOP