YELKENLİYE BAĞLANAN PERİSKOP

YELKENLİYE BAĞLANAN PERİSKOP

25 Nisan 1915 tarihinde ilk defa bir İngiliz denizaltısının Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara Denizi’ne girmiş olduğu-nu önceki bölümlerde hikaye etmiştik.
O günkü teknoloji ile imal edilmiş denizaltı gemileri en ilkel dönemlerini yaşıyorlardı. Suyun altında giderken etrafla-rını görmeye yarayacak bir teknoloji henüz bilinmediğinden do-layı, denizin yüzüne periskopunu çıkarmak; ileriyi veya yanları-nı görebilmek için başvurabilecekleri tek yoldu.
Ayrıca mürettebatın yaşaması için gerekli olan havanın depolanması ve akülerin doldurulması denizin yüzüne çıkmakla mümkün olabiliyordu. Bu sebeplerden dolayı sık sık deniz sathına çıkmak ve tez tez de periskopu dışarı çıkarmak zorunda kalan bu yeni savaş araçlarının, bu sebepten dolayı Çanakkale Boğa-zı’ndan geçmeleri pek kolay olmuyordu. Denizin içinde görmeden yol almaya kalkışmak; kıyılara vurma, akıntıya kapılma, veya gerilmiş bulunan tuzak ağlara yakalanma gibi büyük tehli-keleri beraberinde getiriyordu.
Denizaltı gemileri çok yeni bir savaş aracı olduğu için, bunlara karşı korunma da büyük zorluklar arz ediyordu. Denizin içine çelik ağlarla tuzak kurmak, deniz yüzeyine çıkan gemiyi top ateşi ile imha etmek, veya yeri tespit edilen denizaltının üze-rine gemi sürmek, ki buna mahmuzlama deniyordu, bu gemi-lere karşı kullanılabilecek  korunma yolları idi.
Yukarıdaki zorlukları göze alarak, Çanakkale Boğazı’nı aşmayı başarmış İngiliz denizaltıları, Marmara ve hatta İstanbul’da çok büyük tahribatlar yapıyorlar, halka dehşet saatleri yaşatıyorlardı. Çok sayıda savunmasız askeri ve sivil gemiler, tekneler, hatta yelkenliler denizaltılar tarafından batırılıyor, veya engelleniyordu. Denizlerde yaptıkları tahribatlar yetmiyormuş gibi, limanlar, demiryolları ve sahile yakın fabrika, tesis, köprü gibi kritik yerleri de tahrip edebiliyorlardı.
Tahribatlarını yaptıktan sonra yine Çanakkale Boğazı’n-dan çıkmak zorunda olan bu denizaltıların bazısı, savaş gemilerimiz, bazısı topçularımız tarafından batırılıyor, bazısı da ağla-ra yakalanarak tuzağa düşebiliyordu.
İşte denizaltılardan birisinin Çanakkale Boğazı’nı tehlikesiz bir şekilde geçebilmek için başvurduğu bir hile:
E-11 tipi denizaltıya kumanda eden İngiliz Yarbay Nas-mith 18 Mayıs gecesi Çanakkale Boğazı’na girer. Maceralı bir yolculuktan sonra Gelibolu açıklarında su yüzüne çıkmak zo-runda kalır. Hemen etrafına bakınır, çok yakınlarında bir Türk yelkenli teknesi vardır. Kısa bir tereddütten sonra, yelkenliyi ele geçirir.
Gerisi zeka ürünüdür:
Uzaktan bakanların bu yelkenlinin hemen altında bir düşman denizaltısının bulunduğunu, periskopunu ise yelkenlinin kenarına bağlamış olduğunu görmelerine imkan yoktur. Bu şekilde tehlikelerden tamamen uzaklaştığına inanıncaya kadar, bu yelkenli Marmara’nın girişinde dolanır durur. Sonra ihtiyacı kal-madığına inandığı bir anda da onu batırarak, yeni maceralarına doğru yol alır.
Alan Moorehead bu meceranın devamını şöyle anlatıyor:
“Nasmith’in E-11′i 23 Mayısta bir Türk gambotu ile bir dizi küçük tekne batırır. Ertesi gün de Çanakkale’ye doğru seyreden nakliye gemisi Nara’ya rastlar. Na-ra’nın yolcuları arasında Chicago Daily Nevs ga-zetesinden Raymond Gram Swing vardır. O sabah güvertede bir Bavyera’lı doktorla sohbet etmekte olduğunu anlatır. ‘Tam denizaltılara uygun bir ha-va’ derken duraklar, cümlesini sürdürür. ‘İşte bir tanesi!’
E-11 yaklaşık yüz metre uzakta, denizin pürüzsüz yüzeyini dalgalandırarak su üstüne çıkar. Birkaç dakika sonra köprü üstünde dört kişi görülür. Aralarından biri (Nasmith) beyaz bir kazak giymiştir, ellerini megafon gibi kullanarak bağırır:
-Kimsiniz!?
-Chicago Daily Nevs’ten Swing!
-Sizinle tanıştığıma sevindim, Mr.Swing. Benim öğrenmek istediğim bu ne gemisi?
-Türk nakliye gemisi Nara!
Bu sırada gemi mürettebatı güvertede toplanmıştır. Bazı-ları amaçsızca sağa sola koşuşturur, bazıları da baş-larında fesleri ile denize atlamaya başlar.
-Bunlar bahriyeli mi?
Diye sorar Nasmith.
-Hayır sadece denizci.
-Peki ama sizi batırmak zorundayım.
Swing sorar:
-Gemiyi terk edebilir miyiz?
-Evet ama acele edin!
Nara’daki kargaşa, herkesin küpeştelere yaslandığı, can-kurtaran sandallarının acele ile indirilirken yarı yarıya su dolduğu bir hal almıştır. Swing gemideki tek sakin insan olarak göründüğünden, Nasmith ondan gemideki son tahliye sandalını indirmesini, denize atlamış veya düşmüş yolcularla denizcileri kurtarmasını ister. Daha sonra Nasmith, Nara’ya yaklaşır, gemi portakal renginde dev bir alev çı-karıp batar, ambarlar cephane doludur.” 70
Şüphesiz E-11 denizaltısının verdiği zararlar bunlardan ibaret değildir. Marmara Denizi’nde rastladığı irili ufaklı gemileri batıra batıra İstanbul’a kadar gelmiştir. 25 Mayıs günü İstanbul’da büyük panik yaşanır. Topçular, denizaltıyı avlayabilmek için silah başı yaparlar. Ama mümkün olmaz. Civarda bulunan gemiler torpillerle batırılmaya devam eder. Cepheye erzak ve cephane götürmekte olan gemiler derhal geri çağrılır, bunların yükleri, trenlerle Uzunköprü’ye, oradan da, kağnılar, atlar ve de-ve katarları ile Gelibolu’ya ulaştırılmaya çalışılır. Yollarda bü-yük zorluklar ve maceralar yaşanırken, orduda ikmal malzeme-leri sıkıntısı başlar…
E-11, cephanesi bitince geri dönmek zorundadır. Çanak-kale Boğazı’nı geçerken büyük tehlikeler yaşar, bu arada bir ma-yına takılır, mayın peşinden sürüklenmeye başlar. Gemiyi ani-den hızlandıran kaptan bu mayından kurtulmayı başarır. Bu ara-da düşman uçakları da boğaz kıyılarına sahte dalışlar yaparak Türk topçusunun dikkatlerini kendi üzerlerine çekerler. Aslında yaptıkları, denizaltıların Türk topçularının dikkatlerinden kaça-rak, boğazdan rahat geçmelerini sağlamaktır.

TOP