Baltacı Mehmed Paşa

Müfteriye iner Baltacı’nın baltası,

Biz ona sunarız duadan bir bal tası…

 

 

BALTACI  -  BAŞ TACI

 

Osmanlı tarihinde onun kadar yanlış anlaşılan bir paşa daha var mıdır, bilinmez.

Olmadık iftiralara uğramış, olmadık günahlarla itham edilmiş, kişiliğinin tamamen tersi bir anılışla anılır olmuş. İşin garip tarafı ise, bunlar onun vefatından yüzyıllar sonra olmuş. İftiralar ve isnatlar yapılmış. Mal, şöhret ve şehvet hastalığı olmamasına rağmen, nasıl bunlarla anılır olmuş? İşte bu masumiyeti ve yüzyıllar sonraki mağduriyeti yönüyle kitabımızın konusu yapılmış bir paşa!

Önce kendisinin hayat hikayesine bir göz atalım, sonra da yeri ve sırası geldikçe onun hakkındaki yanlış bilgilere dikkat çekelim.

Baltacı Mehmed Paşa, 1662 yılında Çorum’a bağlı Osmancık ilçesinde doğdu. İlme susamış bir gençti. Bu maksatla Tunus, Libya ve Cezayir'e kadar gitti. Daha sonra İstanbul'a geldi. Akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu.

Saraydaki baltacılar sefer sırasında çalılık ve ormanlık yerleri temizlemek, yol açmak, çadırları kurup kaldırmak, yükleri bindirip indirmekle görevli kimselerdi. Sonraları sarayı korumak ve sarayın dış hizmetlerini yapmakla görevli kimselere baltacı denildi.

 

HIZLI BİR YÜKSELİŞ

 

Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup "Mehmed Halife" namını kazandı.

Katipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Paşa, yazıcılığa ve 1703 yılında da mirahurluğa tayin edildi. Mirahur kelimesi miri ahır, yani ahır amiri demekti. Atlarla ilgili işlere bakan görevlilere denirdi.

1704 yılının Kasım ayında Kaptanı Deryalığa tayin oldu. Bundan bir ay sonra da Padişah 3.Ahmed Han tarafından mührü hümayun, yani sadrazamlık mührü kendisine verilerek Sadrazam oldu.

3 Mayıs 1706'ta görevden alınıp Sakız Adası’na sürgüne gönderildi. Daha sonra Erzurum valiliğine ve arkasından da Sakız muhafızlığına getirildi.1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710'da tekrar Sadrazam oldu. Serdarı Ekrem olarak, yani Başkumandan Sadrazam olarak Rus seferine çıktı.

Prut denilen yerde Rus ordusu ile karşılaştı. Bu savaş sırasında, Deli Petro'nun etrafını sarmışken, ileride Çarlık koltuğuna oturacak olan Rabel(1.Katarina)'in araya girmesi üzerine barışı kabul etti. Dönüşte rakiplerinin padişahı ikna etmeleri ile azledilerek Kasım 1711’de  Midilli'ye sürgüne gönderildi. Kısa süre sonra da, sürgün yeri Limni Adası oldu. 1712 yılında Limni adasında vefat etti. Vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.

 

MOSKOFLA HESAPLAŞMA

 

Onun dönemindeki en önemli olay Prut savaşıdır. Yukarıda da dediğimiz gibi zaten Ruslarla yaptığı Prut savaşı ve kazandığı zafer dolayısıyla kitabımıza konu olmuştur. Öyle bir zafer ki, attıkları iftiralarla bugün hala onun günahlarını azaltmakla meşgul olanlar vardır. Nasıl mı? Gelin Prut savaşında neler olmuştur, özet olarak üzerinde duralım:

O yıllarda Rusya'nın başında bulunan Çar 1.Petro(Deli Petro) Rusya'nın sıcak denizlere inmesi için Osmanlı engelini aşmayı hedeflemekteydi. Karlofça anlaşmasından sonra ele geçirdiği Azak Kalesi ve Azak Denizi’nde anlaşmalara aykırı olsa bile, donanma inşa etmeye koyulmuştu. Bu da onun önce Karadeniz’e, arkasından da boğazlar yoluyla Akdeniz’e inme emellerinin ipuçlarıydı. O devirde Karadeniz, gerçek bir Osmanlı iç denizi idi. Karlofça anlaşması ile Azak’ın Ruslara verilmiş olması, onlara Karadeniz’de donanma bulundurma hakkını vermiyordu. Çünkü bu eskiden beri uygulanan bir husustu. Nitekim Azak’ın Ruslara verilmesi müzakerelerinde Osmanlı delegeleri şu mütalaayı ortaya koymuşlardı:

“Gerek Karadeniz ve gerek bu denizin bütün kıyıları Zatı Şahane’nin (Padişahımızın) hakimiyeti altındadır. Osmanlılar buralara hakim oldukça, bu sularda hiçbir gemi görülemez. Buralarda Zatı Şahane’den başka hiç kimse hakim olamaz. Hatta bundan evvel İngiliz, Fransız, Flemenk ve Venedikliler, Karadeniz’e ticaret gemileri gönderebilmek için iltimas edilmesi talebinde bulunmuşlar, hükümetimiz de onlara aynı cevabı vermişti. Karadeniz, Babı Ali (Osmanlı Hükümeti) nazarında saf ve pakize bir bakire durumundadır. Ona hiç kimsenin eli sürülemez. Memaliki Osmaniye (Osmanlı ülkeleri) alt üst olmadıkça da buralarda hiçbir ecnebi gemisi görünemez.”

Bu kayıtlara rağmen Azak’tan Karadeniz’e inme teşebbüslerini sürdüren Deli Petro, boyundan büyük işlere kalkışmış oluyordu.

Çar 1.Petro’ya; son derece otoriter, uzak görüşlü ve yeni politikalar geliştirip uygulamaya koyabildiği ve büyük riskleri kolayca üstlenebildiği için bizim tarihlerimizde "deli" lakabı verilmiştir. Bu lakap hem gözü karalığını ifade etmekte, hem de düçar olduğu sara hastalığını işaret etmektedir. Bunaldığında ve sıkıştığında sara nöbetleri geçirdiği tarihlerde kayıtlıdır.

Deli Petro emeline ulaşabilmek için Romanya üzerinden Balkan milletlerini de kışkırtmakta, onları kendi himayesinde gibi görmektedir. Mesela daha bağımsızlık kazanmasına 125 yıl bulunan Yunan halkına Rumların lideriymiş gibi belgeler gönderebilmekteydi. Aslında Balkanlarda bulunan Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine mensup olanlarını himaye ve isyana teşvik etmek gibi son derece zararlı bir rol üstlenmenin peşindeydi.

 

DELİ PETRO’YA DERS VERMEK

 

Deli Petro’nun derdi sadece Osmanlı değildi. Batıda da diğer devletlerden bir takım yeni yerler ele geçirmek amacındaydı. İsveç bu devletlerden biriydi. İsveç Kralı Demirbaş Şarl ile giriştiği bir savaşta galibiyet elde etmişti. Kral da Osmanlıya sığınmış olduğundan, onu bir müddet Osmanlı topraklarında takip etmiş, sonra geri çekilmişti. Bu sefer de Kral Demirbaş Şarl’ın kendilerine teslim edilmesi için Osmanlıya nota verilmişti.

Kendi ülkesine sığınan bir Kral’ın kendi misafiri olduğunu, onu düşmanına teslim etmenin Osmanlı ve İslam geleneklerine uymadığını ifade eden hükümet notayı reddetti. Rusya’ya ve ele avuca sığmaz Deli Petro’ya bir ders vermenin gerekli olduğunu anlayan Padişah, geniş bir divan yaparak savaş açma kararı aldı.

Osmanlı Devleti Rusya'nın bu yayılmacı emellerine dur diyebilmek için, Serdarı Ekrem Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki yaklaşık 100 bin kişilik ordusunu Rusya üzerine sevketti. Kırım’dan ve diğer bölgelerden orduya yapılan iltihaklarla bu sayının 140 bini bulduğu kayıtlıdır.

Rusya doğrudan Mareşal Şeremetiyev, dolaylı olarak da Deli Petro’nun kumandasında 60 bin kişilik ordusu ile Osmanlı sınırlarını aşarak Romanya topraklarına gelmiştir. Romanya’da bulunan Prut nehri kıyısı savaş sahası olarak belirlenmiştir.

Osmanlı ordusu, 9 Nisan 1711’de sefere çıkmıştı. Osmanlı donanması da üç yüz altmış gemiyle Karadeniz’e açılarak, Azak Denizi’ndeki Rus donanmasını imha ve Azak Kalesi’ni zaptetmek vazifesiyle denizden sefere katıldı.

Osmanlı ordusunun öncüleriyle, Rus öncü kuvvetleri, Prut Nehri karşı kıyısında nehir geçiş hazırlıkları yapılırken karşılaştılar. Osmanlı öncü kuvvetleri, alelacele bir gecede 4 köprü yaparak emniyetle nehrin karşı tarafına geçti, karşı kıyıda bir köprü başı ele geçirdi. Bu sırada, düşman öncülerinin geri çekilme hareketini sezen Baltacı Mehmed Paşa, kuvvetli bir süvari kolunu ileri göndererek Ruslara ağır kayıplar verdirdi. Diğer taraftan Kırım Hanı Devlet Giray da Rus nakliye kollarını basarak epeyce kayıp verdirdi. Ayrıca çeşitli eşya ile dolu 600 arabayı da ele geçirdi. Bu suretle, Rus ordusu ağırlıklarını tamamen kaybetti. Öğleden sonra Rus askerine verilen istirahatten faydalanan Devlet Giray, Tatar birlikleriyle Yaş yolunu kesince, Rus ordusu çok kötü duruma düşürüldü. Kuzey, yani ricat hattı, Kırım atlıları; sağ kanat da Osmanlı sipahileri tarafından tutuldu. Prut Irmağı’nın karşı kıyısına da Osmanlı askerleri yerleştirilince, çevirme işi tamamlanmış, Rus ordusu artık tamamen çember içine sıkıştırılmış bulunuyordu. Ruslar, ilk gün, topçu desteği olmadan açıktan yapılan yürüyüşü, yeniçerilerin gayretsizliği sebebiyle durdurmaya muvaffak oldular. Fakat bu çarpışmalar sonunda, Çar’ın hareket imkanları da tamamen önlendi. Osmanlı topçusunun mevzilere girmesiyle de Ruslar büyük zayiat vermeye başlamıştı. O yıllarda böyle zaferler kazanmayı unutan yeniçerilerde, Rus ateşinin de etkili olmaya başlamasıyla yılgınlık ve bıkkınlık emareleri görülmeye başlamıştı. Hatta bir ara bozulup kaçmaya başladılarsa da önü tez alınmıştı. Bereket bu bozgunu hava kararmış olması sebebiyle düşman fark edememişti.

 

DELİ PETRO YENİ UYANDI

 

Osmanlı topçu atışları ile çok zor bir duruma düşen Rus ordusunda panik başlamıştı. Askerler aç ve susuzdu. Ordu içinde bulunan çok sayıda kadın da bu paniği körüklüyordu.

Ordusunun gıdasızlık ve panik yüzünden fena bir durumda olduğunu, çemberden kurtulmanın imkansızlığını ve zayiatının da git gide artmakta olduğunu fark eden Çar Deli Petro, bir meclis topladı ve bu mecliste Osmanlılara sulh teklifinde bulunmayı kararlaştırdı. Çar’ın müsaadesiyle Mareşal Şeremitiyev bir mektup yazarak, resmen sulh teklif etti. Baltacı Mehmed Paşa, mektubu getiren Rus subaylarının karnını doyurup tevkif ettirdi ve Rus ordusunun bombardıman edilmesini, top ateşine ara verilmemesini emretti.

Bunun üzerine Şeremitiyev, ikinci bir mektup yazarak daha fazla kan dökülmeksizin sulh için bir karar vermesini Baltacı Mehmed Paşa’ya tekrar rica edip, aksi takdirde canla başla tekrar harp edeceklerini bildirdi.

Çar Deli Petro’nun metresi olan Rabel (sonradan Çar Deli Petro ile evlenecek, Çar öldüğünde de Rus tahtına 1.Katerina ünvanı ile oturacaktır.) Çar Deli Petro’nun sıkıntı ve telaştan sara nöbetine tutulduğunu görünce, bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek mücevherlerini topladı. Ele geçirebildiği bütün değerli eşyaları ile birlikte bunları Serdarı Ekrem’e hediye olarak gönderip, barış tekliflerinin kabul edilmesi ricasında bulundu. Serdarı Ekrem Baltacı Mehmed Paşa 21 Temmuz 1711 tarihinde Şeremitiyev’den ikinci mektubu da aldı. Özel heyetle gönderilen mücevherleri de ordu reisülküttabı ve Sadaret mektupçusu (bugünün özel kalem müdürü) Ömer Efendi ile Sadaret Kethüdası Osman Ağa’nın huzuruna getirmesi sonucu tespit ettirerek teslim aldı ve ricaları dinledi. Bu bilgi ve haberlerden sonra bu hususu görüşmek için, Kırım Hanı ve kumandanlarını toplayıp, barışın kabul edilip edilmemesini müzakere etti.

Topladığı harp divanına dedi ki:

-Rus Çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeyi kabul ediyor, ne dersiniz? Arzumuz gibi hareket ederse sulha mı müsaade edelim, yoksa emanına bakmayıp harbe devam mı edelim?

Kırım Hanı, anlaşmaya muhalif olmasına rağmen, divandaki kumandanlarının ekserisi:

-Eğer istediğimiz kaleleri bize teslim eder ve tekliflerimize razı olursa, sulh yapmak kazançtır. Ayrıca yeniçeriler arasında savaşa karşı bir isteksizlik sezilmesi ve maazallah fena bir durumda savaşın bozgunla neticelenme ihtimali vardır! Hem önümüz kıştır. Savaşın uzaması halinde zor hava şartlarına dayanıp burada barınmamız zordur.

Diye cevap verdiler.

 

PARLAK BİR ANLAŞMA

 

Uzayan savaşta yeniçerilerin bozulma ihtimallerinin olduğu, Karlofça ile başka devletlere kaptırılan toprakların da, diri bir Osmanlı ordusu ile geri alınabileceği, bu bakımdan ordunun savaştırılarak yıpratılmaması gerektiği düşünülerek, ekseriyetle barış yapılması kararı alındı. Ertesi gün ordugaha davet edilen Rus baş murahhası Pyotr Şafirov ile görüşmelere başlandı ve 22 Temmuz 1711’de antlaşma imzalandı.

Bu antlaşmaya göre:

Rus ordusu serbest bırakılacaktı.

Ruslar Azak Kalesi’ni boşaltıp iade edeceklerdi.

Osmanlı sınırında yaptıkları tüm kaleleri yıkacak, içindeki silah ve mühimmatı Osmanlı Devleti’ne teslim edeceklerdi.

Rusya'nın peşinde olduğu İsveç Kralı Demirbaş Şarl ülkesine serbestçe dönebilecekti.

Rusya İstanbul'da daimi elçi bulundurmayacaktı.

Rusya Lehistan'ın içişlerine de bundan böyle karışmayacaktı.

Görüldüğü gibi bu antlaşma Osmanlı için başarılı bir antlaşmadır. Karadeniz’in Osmanlı iç denizi olarak devamını teyit edici, kuzey sınırları garanti altına alıcı, Osmanlı iç işlerine karışılmasını önleyici bir antlaşmadır. Ancak Baltacı Mehmet Paşa'nın siyasi rakipleri dönüşte Padişah'a durumu farklı izah etmişler, yok edilmek üzere olan Rus ordusunun, Baltacı'nın keyfi hareketleri yüzünden kurtulduğunu anlatmışlardır. Ancak Baltacı'nın Rusların barış önerisini kabul etmesinin temel sebebi ordusu içindeki yeniçerilerin savaşın uzaması halinde huzursuzluk çıkarmaya başlamasıyla ilgiliydi. Ayrıca Prut’taki Rus ordusu tamamen imha edilse bile, başka Rus kuvvetleri mevcuttu. Savaşla elde edilebileceklerin azamisi bu barışla sağlanmış oluyordu.

Bu tek taraflı bilginin verilmesi ile, Baltacı Mehmed Paşa padişah nezdindeki itibarını yitirmiştir.

Paşa savaş meydanında kendisine sunulan hediyeleri tamamen hazineye intikal ettirmiştir. Bunların bir kısmını iade etmediğini iddia edenler de çıkmıştır. Lakin paşanın iki devlet görevlisi olan Ömer Efendi ve Osman Ağa’dan teslim aldığı kıymetli eşyalar bellidir. Devlete teslim ettiği de bellidir. Bunda bir fark yoktur. Ama Ömer Efendi ve Osman Ağa’nın, Rus ulaklarından ne teslim aldıkları açık değildir. Bir kısmını alıkoyup koymadıklarına dair bir bilgi yoktur. Olayda şüpheli bir taraf varsa işte o da budur.

 

MADALYA ALACAĞINA SUÇLU SAYILDI

 

Baltacı Mehmed Paşa Edirne’ye gelmiştir. O daha gelmeden İstanbul’a getirilen haberler tamamen düzmecedir. 3.Ahmed Han’ı etrafındakiler işlemişler, işlemişler ve doldurmuşlardır.

Güya Serdarı Ekrem, tüm Rus ordularını imha edebilecek konumdayken rüşvet alarak barış yapmış ve Rusları kurtarmıştır. Ayrıca Edirne’de Padişah’ı tahtından indirmek için plan program yapmaktadır. Padişah’ın tahtında gözü vardır.

Halbuki Baltacı Mehmed Paşa 3.Ahmed Han’ı çok sevmektedir. Bunun için 1703 ihtilalinde 2.Mustafa Han’ın tahttan indirilmesi ve yerine Şehzade İbrahim’in geçirilmek istenmesini, maddi ve manevi bütün gücünü harcayarak önlediği ve 3.Ahmed Han’ın tahta oturmasını sağladığı bilinmektedir. Buna rağmen Edirne’de ihtilal hazırlığı yaptığı gibi acaip garaip iddialara Padişah’ı inandırmışlardır.

Neticede Padişah 3.Ahmed Han; başarılı, dürüst, bilgili ve kahraman Baltacı Mehmed Paşa’yı görevden azletmiştir.

Limni Adası’na sürgün gönderilen paşa, ertesi yıl burada vefat etmiştir. 50 yaşının içinde iken vefat eden Baltacı, böylece bir dizi komplonun kurbanı olmuştur.

Mallarına devletçe el konulmak istenmiş, lakin dişe dokunur bir mal varlığı çıkmamıştır. Mallarının büyük bölümünü kendini azleden Sultan 3. Ahmed Han’ın tahta geçebilmesi için harcamış, yeni herhangi bir mal varlığı da edinecek vakit bulamadan vefat etmiştir. Böylece de Rus Çarı’ndan rüşvet aldığı iddiaları da boş ve asılsız çıkmıştır.

 

İFTİRANIN BİNİ BİR PARA

 

Osmanlı tarihi kayıtlarına böyle geçen Baltacı Mehmed Paşa, yaklaşık 250 sene sonra Türkiye’nin gündemine getirilmiştir. Gerçek tarihçiler tarafından değil de, hayal kurup roman yazan bir takım yalancı ve iftiracı edebiyatcılar tarafından.

Hayali güçlü bir edebiyatçı, tarihin Prut sahnesine bakmış olmalı ki, orada Baltacı Mehmed Paşa adı geçiyor. Ayrıca aşk romanlarında sıkça kullanılan Katerina isimli bir de kadın bulunuyor. Her iki isim de, hayal kurmaya son derece müsait. Bir defa “Baltacı” ünvanı batılılardaki “Kazanova” ünvanı gibi cinsiyet bakımından güçlü bir erkek imajını çağrıştırıyor. “Katerina” da son derece çekici bir kadın ismi olarak onun yanına konulursa, bunların aşk maceraları çok tutulacaktır. Ayrıca bu çağlarda “Rusya” komünizmi temsil ettiği için, Türkiye’de de komünizmin düşman olarak görülmesi gerçeğinden de faydalanmak gerekir, diye düşünmüş olmalılar ki, çok tutulacak bir macera romanı ortaya çıkarmışlardır. Bunu gören başkaları da olaya dahil olmuşlar, sonuçta uydur uydurabildiğin kadar…

Güçlü ve maceracı bir Türk devlet adamının, Rus gibi bir düşmanı temsil eden ateşli bir dilberi saatlerce çadırında evire çevire ağırlaması gibi bir macera, neredeyse tarih diye yeni nesle yutturulmaya kalkışılmıştır.

O hale getirilmiş ki, Osmanlı tarihi Baltacı ile Katerina’nın şahsında özetlenmeye bile kalkışılmıştır. Baltacı sözünün geçtiği her mecliste, herkes manalı manalı birbirine bakarak çapkınca bir gülümseme yüzlerde belirir olmuştur. Aynı şekilde Katerina da dişiliğin ve ateşliliğin sembolü, güçlü erkek olan Baltacı’yı parmağında oynatan şeytansı bir dişi olarak görülmeye başlanmıştır. Bu ilişki ile sanki, bir taraf  “balta”sını çalıştırırken, öbür taraf da “ateş”i ile ordusunu ve ülkesini kurtarmıştır.

Halbuki bu senaryonun aslı astarı yoktur. Tarihi gerçekleri bilenlerce de, böyle bir olayın meydana gelmesi hem gerçeklere aykırıdır, hem de mantığı alt üst edecek bir yakıştırmadır.

Ama bir gerçek vardır ki, gıybet ve iftira yoluyla merhum Baltacı Mehmed Paşa’nın, varsa taksiratlarını azaltan bir sürü kendini bilmez insanlar söz konusudur. Taksiratı yoksa da, sevap hanesini yükseltmektedirler.

 

GERÇEKLER ORTADADIR

 

Bu olayı biraz daha inceleyelim:

Devrin tarihi ile ilgili hiçbir Osmanlı ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia yoktur. Prut dönüşü Baltacı’yı sadrazamlıktan düşürmek için bin türlü yalan ve iftira atan devlet adamları bile, böyle gülünç ve akla aykırı bir iddiada bulunmamışlardır.

Sözü edilen kadın (1.Katerina), Çar I.Petro'nın gözdesidir. Savaş sırasında Rus hazinelerini toplayıp, Osmanlı Serdarı Ekrem’i Baltacı Mehmet Paşa'nın huzuruna çıktığı ve Rus ordusunun barış teklifini kabul etmesi için yalvardığı iddia edilmektedir. Bu görüşmenin Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina arasında bir çadırda başbaşa yapıldığı ve aralarında bir cinsel ilişki olduğu iddia edilmiştir. Bu iddiaların tamamı kesin olarak uydurma ve yalanlardan ibarettir. Çünkü tarih boyunca devletler arasındaki uzlaşma, diplomatik kurallar çerçevesinde olmuştur. Böyle bir antlaşma yapılacaksa bu Rus ve Osmanlı heyetleri arasında olmalıdır. Şu mantıki gerçekler de bunun uydurma bir masal olduğunu ifade etmektedir:

Önce, 1711 yılında yapılan Prut savaşı ile ilgili ne Rus arşivlerinde ne de Osmanlı arşivlerinde, Baltacı ve Katerina arasında görüşme yapıldığı ile ilgili hiç bir bilgi yoktur.

İkincisi, söylenilen yalana göre Baltacı Mehmed Paşa, Katerina'nın altınlarına, mücevherlerine ve cazibesine kanarak savaşı durdurmuş. Halbuki zaten Osmanlı Devleti Rusya'yı savaşta köşeye sıkıştırmış ve Rusya Osmanlı'nın her isteğini kabul ediyor. O halde her istediğini alabilecek gücü olan Baltacı Mehmet Paşa, Katerina'ya veya altınlarına kansın! Mantıki olan, bunlar zaten kendisinin esiri ve ganimeti olacaktır.

Üçüncüsü, antlaşma savaş divanında saatlerce müzakere edilmiş, herkesin fikri tek tek alınmış ve yukarda anlattığımız şekilde kabul edilmiştir. Baltacı Mehmed Paşa’nın kendi reyi ile yapılan bir antlaşma değildir. O yalanda israr edecek olunursa, bütün savaş divanı üyeleri ile de mi böyle ilişkiler yaşatılmış ve rüşvetler verilmiştir? Bunun mantığı olur mu?

Dördüncüsü, Çar Deli Petro ve metresi Katerina savaş alanında değillerdir. Uzaktan kumanda etmektedirler. Savaşı ise yukarıda anlattığımız gibi ordunun başında bulunan Mareşal Şeremitiyev kumanda etmektedir.

Hem gerçek olaylar incelendiğinde, hem de mantık süzgeci çalıştırıldığında görülür ki tarihte hiçbir şekilde Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina görüşmesi olmamıştır. Tüm bunlara rağmen tarihi roman yazarları yaptıkları yakıştırma ile, hem şanlı tarihimizi lekelemek, hem de ahlak ve namusu tertemiz olan bir Osmanlı devlet adamının itibariyle oynamak suretiyle, olayı ticari bir meta halinde gençliğimize takdim etmişlerdir.

Baltacı bakımından ise bu bir avantajdır. Çünkü, bu konuda günahsızdır ama,böylece varsa başka hataları ve günahları manevi olarak iftiracılara fatura edilmektedir.

Türkiye’de bu kitabın yazıldığı yıllarda çevrilmiş bulunan, tarihimizle ilgili dizilerde şanlı padişahlar için de benzer iftira ve yakıştırmaların yapıldığı görülmektedir. Bunların etkisinden kurtulmanın en iyi yolu, gerçek tarihimizi bilmek ve gerek okullarımızda, gerek ilgili platformlarda, bu gerçekleri işlemek ve öğretmekten geçer.

Baltacı Mehmed Paşa:;paraya, servete, şöhrete kul olmamış, insan gibi yaşamış ve insanca da bu dünyadan göçüp gitmiştir. Tarihe yazdığı altın bir zaferi bizlere hediye ve emanet ederek göçüp gitmiştir.

Merhum Baltacı Mehmed Paşa her anıldığında, bizden hayır dua bekleyen bir kişidir. Kendisine iftira etmeye bir son vermek ve artık onu rahat bırakmak gerekiyor.

 

 

 

 

 

TOP