Koca Sinan Paşa

Koca korkak, cepheden kaçtı ta Budin’e,

Bu korkak layık mı, bu Millet’e bu Din’e…

 

 

BÖYLE BİR PAŞA

 

Bir Paşa…

Sadrazam olmuş, serdarı ekrem olmuş, fakat mal, şan, şöhret hırsı yüzünden ihanete varan adımları çekinmeden atmış bir Paşa. Osmanlı tarihinin en kara lekelerini tarih sayfasına yazdırmış bir Paşa, Koca Sinan Paşa…

Bir de oğlu vardır; Muhannes Mehmet Paşa. Muhannes demek “kancık” demek.  O da orduya başkumandanlık yapmış birisi. Ama nasıl bir başkumandan, nasıl bir korkaklık?

Duygularımıza hakim olabileceksek buyurun okuyalım:

Koca Sinan Paşa 1520 yılında Arnavutluk'ta Debre kasabasında doğmuş.

Küçük yaşta Hıristiyanlık’tan devşirilmiş ve eğitimi için Enderun saray okuluna alınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde "çeşnigir (sofracı)" olarak görev yapmıştır.

Kısa zamanda ilerleyerek, Kanuni'nin çeşnigirbaşılığına kadar yükseldi. Malatya Sancakbeyliği ile saraydan ayrıldı. Sırasıyla Kastamonu, Gazze ve Nablus sancakbeyliklerinde görev yaptıktan sonra Erzurum, Halep ve Mısır beylerbeyliklerinde bulundu.

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son seferi olan Zigetvar seferi sırasında, Halep beylerbeyi olarak görevdeydi. 1565'de Mısır Beylerbeyi oldu. Bu görevde iken Yemen'de çıkan isyan sonrasında azledilen Lala Mustafa Paşa'nın yerine vezirlikle, Yemen serdarlığına getirildi. 1569'da Mekke üzerinden Yemen'e yürüyerek, Aden ve çevresini asilerden temizledi. Kahire Kalesi'ni, Sana'yı ve Kevkeban kalelerini geri aldı. Yemen'i ikinci defa Osmanlı Devleti’ne bağladığı için Yemen Fatihi ünvanını kazanan Sinan Paşa, Yemen dönüşü tekrar Mısır beylerbeyliğine tayin edildi. Aslına bakarsanız Yemen’in gerçek fatihi meşhur Özdemir Paşa’dır. Ama bazı tarihler onu fatih olarak anarlar.

1572'de de yedinci vezir olarak, Divanı Hümayun üyeliği olan kubbe vezirliğine tayin edildi. Ertesi yıl Tunus'u İspanyollardan alarak Tunus Fatihi ünvanını kazandı ve gösterdiği bu başarıdan dolayı dördüncü vezirliğe yükseldi. Bu başarılarının da şişirme olduğunu yazan tarihçiler vardır. Ama o bir yolunu bularak tarih sayfalarına bile müdahale etmiş midir diye şüphelenmek gerek.

1577'de açılan İran seferinin ikinci yılında, 1579'da, Şirvan'ın elden çıkması üzerine serdarlıktan azledilen, ama ikinci vezir olan Lala Mustafa Paşa'nın yerine, o zaman üçüncü vezirliğe yükselmiş olan Koca Sinan Paşa, 1580'de İran cephesine başkumandan tayin edildi.

Koca Sinan Paşa İran cephesinde bulunduğu sırada, "Sultan Vekili" ünvanı ile Sadaret kaymakamı görevi yapan ikinci vezir Lala Mustafa Paşa, 7 Agustos 1580'de vefat etti. 25 Ağustos 1580'de 3.Murad Han, İran Serdarı olan Koca Sinan Paşa’ya mümkün olan en hızlı şekilde İstanbul'a dönmesi haberiyle Mührü Hümayun’u, yani sadrazamlık mührünü gönderdi ve Koca Sinan Paşa da birinci defa olarak Sadrazam oldu.

Koca Sinan Paşa Padişah’a, İran’ın yola getirilmesi gerektiğini, bunu da en mükemmel şekilde kendisinin yapabileceği telkinini yapıyordu. Diyordu ki:

-Hünkarım göreceksiniz İran Şahı elçiler gönderip barış istemeye mecbur kalacaktır. Bunun için İran’a bir ders vermek üzere kulunuz hazırım!

Bu sözler üzerine, Serdarı Ekrem olarak doğu seferine memur edildi.

 

SANKİ BULUNMAZ HİNT KUMAŞI

 

1582'de sadrazam olarak çıktığı İran Seferi'nden başarısızlıkla ve İran'la barışı sağlayamadan döndü. Üstüne üstlük İran’ın hücumları ile Gürcistan ve Şirvan bile tehlikeye girmişti. İran'dan istenilen yerleri İran Şahı'nın terkedeceği hakkında Sultan'a verdiği sözler de asılsız çıktığı için, 6 Aralık 1582'de görevden azledilerek Malkara’ya sürüldü.

Malkara'da dört yıl sürgünde kaldıktan sonra affedilerek 1586'da Şam Beylerbeyi görevi verildi. 14 Nisan 1586'da Siyavuş Paşa'nın ikinci defa sadrazamlıktan azli üzerine, Koca Sinan Paşa Malkara’dan çağrılarak ikinci defa sadrazam oldu. Padişahın haremine ve etkili kişilere yüklü miktarda para vererek bu görevleri aldığına dair ayyuka çıkan bilgiler mevcuttur. Ancak sadrazamlıkta gene başarısız olması sebebiyle 1 Ağustos 1591'de tekrar azledilerek yeniden Malkara'ya sürüldü.

Bir müddet sonra Yeniçeri askerlerinin isyanı vuku buldu. Padişah’a bu isyanı önlemenin yolunun ancak Koca Sinan Paşa’yı tekrar sadrazam yapmaktan geçtiği telkinleri yapılıyordu. Neden, niçin ve ne karşılığı bu telkinlerin yapıldığı hep soru işaretleri olarak durur. Yeniçerileri kontrol altına almak için Padişah kendisini tekrar ve üçüncü kere 28 Ocak 1593 tarihinde sadrazamlığa tayin etti.

29 Haziran 1593 tarihinde Bosna ve Macaristan beylerbeyleri ordusu Kulpa denilen mevkide Avusturyalılar tarafından baskınla bozguna uğratıldı ve Bosna Valisi Telli Hasan Paşa, sancakbeylerinden Sultanzade ve birçok yüksek rütbeli asker ve beyler bu bozgunda şehit oldular. Bu bozgun haberinden dolayı Sadrazam Koca Sinan Paşa, Padişah 3.Murad Han'ı Avusturya'ya savaş açmaya ikna etti ve Avusturya elçisi Yedikule'de zindana atıldı. 19 Temmuz 1593 tarihinde Sadrazam ve Başkumandan, yani Serdarı Ekrem olarak görev alan Koca Sinan Paşa, ordusuyla beraber Avusturya seferi için yola çıktı. Macaristan'a erişen ordu Kasım'da birkaç küçük kaleyi ele geçirdi ise de, 4 Kasım 1593'te İstolni Belgrad muhaberesinde yenilip, önce Budin'e, oradan da kış dolayısıyla İstanbul'a döndü.

Batı cephesindeki bu karışıklıkların önlenmesi gerekiyordu. 5 Mayıs 1594'de ordu Serdarı Ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa komutanlığında yeni bir Avusturya seferine çıktı. Bu ordu Mayıs sonunda Macaristan'a yetişip Avusturyalılar tarafından kuşatma altında bulunan Estergon ve Hatvan Kalelerini kuşatmadan kurtardı. Sonra Kırım Hanı'nın da sefere katılması ile sınırda bulunan kalelerin alınmasına başlandı. Güçlenen Osmanlı orduları Avusturyalılardan Tata, Yanıkkale ve Komaron Kalelerini geri aldılar.

 

HACIYATMAZ GİBİ SADRAZAM

 

Bu yoğun olayların üzerine, 6 Kasım'da Eflak Voyvodası olan Mihail başta olmak üzere, Erdel Prensi ve Boğdan Voyvodası arasında bir Haçlı ittifakı anlaşması yapıldı. Bu bölgelerde yaşayan Müslümanlar katliamdan geçirilmeye başlandı. Bu bölgelerden, Silistre ve Rusçuk'tan parasız pulsuz, yoksul Müslümanlar göçe başladılar ve İstanbul bile bu göçmenlerle dolmaya başladı. 1 Ocak 1595'da Eflak Prensi kuvvetleri İbrail Kalesi’ne hücum edip şehri yaktılar.

Serdarı Ekrem olan Koca Sinan Paşa hala cephede bulunmakta olduğu bir sırada, 15 Ocak 1595'de çok şiddetli bir kış hakimdi. İstanbul’dan gelen haber kötüydü: 3.Murad Han vefat etmişti. Yerine geçmek üzere oğlu Şehzade Mehmed Manisa'dan gelip, 27 Ocak 1595 tarihinde 3.Mehmed Han ünvanı ile tahta oturmuştu. Şubat 1595'te Koca Sinan Paşa'yı bulunduğu cephede iken sadrazamlıktan azledip yerine Ferhat Paşa sadrazamlığa getirildi. Yeni Sultan 3.Mehmed Han, cepheden İstanbul'a dönen Koca Sinan Paşa'ya İstanbul'a girmemesi ve sürgüne Malkara'ya gitmesi için buyruk gönderdi. Fakat Koca Sinan Paşa maruzatı olduğu beyanıyla Halkalı'ya kadar geldi; üzerine asker gönderilip buradan sürgün yeri olan Malkara'ya cebren götürüldü.

Nasıl bir dolap çevirdi bilinmez, Koca Sinan Paşa Temmuz 1595'te dördüncü kez sadrazamlığa getirildi. Bu görevi sırasında Eflak'ta çıkan Voyvoda 2.Mihal isyanını bastırmak üzere Eflak'a sefere çıktı.

Ama Eflak Prensi’nin gerilla savaşları ve Erdel Prensi Sigismund Batori'den destek görmesi ile bu askeri harekat, kış yaklaştıkça zorlaştı. 27 Ekim 1595'de Osmanlı güçleri Tuna Nehri'nin yakınlarında 2.Mihal'in askeri kanadı olan Eflak gücünün bir baskınına uğrayıp, yüksek sayıda Osmanlı askeri zayiatı vererek mağlup oldu. Mukabil hücum başarılı oldu, Osmanlı ordusu Bükreş'i geri almayı başardı. Bu istikrarsız askeri harekat ve uğranılan mağlubiyetler sebep gösterilerek, Koca Sinan Paşa serdarlıktan ve 4 ay 13 günlük süren dördüncü sadrazamlıktan, 19 Kasım 1595'te azledildi. Tekrar Malkara'ya sürüldü.

Ancak yerine getirilen Tekeli Lala Mehmed Paşa'nın 10 gün sonra vefatı üzerine, 1 Aralık 1595'te beşinci kez sadrazam oldu. İnanılır gibi değildi ama işte olmuştu.

3.Mehmed Han Eğri seferinin hazırlıklarını yapıyordu. Koca Sinan Paşa 90 yaşını geçmiş olduğu halde 3 Nisan 1596 tarihinde vefat etti. İstanbul Parmakkapı'da inşa ettirmiş olduğu türbesine defnedildi.

Bazıları tarafından Beşiktaş'ta camii bulunan ve o semte adı verilen Sinan Paşa ile bu Koca Sinan Paşa karıştırılmaktadır. Bu feci bir yanlıştır. Çünkü Beşiktaş'taki camii yaptıran ve o semte adını vermiş bulunan Sinan Paşa, Kapdanı Derya Sinan Paşa'dır. Kendisi Rüstem Paşa’nın kardeşidir. Burada anlattığımız ise başka bir Sinan Paşa, yani Koca Sinan Paşa’dır.

 

DEVRİNİN KARUNU OLMUŞTU

 

Sadrazamlık görevlerini alt alta yazarsak şöyledir:

7 Ağustos 1580-6 Aralık 1582, 3.Murad Han dönemi.

14 Nisan 1589-1 Ağustos 1591, 3.Murad Han dönemi.

28 Ocak 1593-16 Şubat 1595,  3.Murad Han ve 3.Mehmed Han dönemi.

7 Temmuz 1595-19 Kasım 1595, 3.Mehmed Han dönemi.

1 Aralık 1595-3 Nisan 1596, 3.Mehmed Han dönemi.

Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa Köşkü(İncili Köşk) ve ülkenin çeşitli yerlerinde cami, medrese, çeşme, han hamam gibi birçok hayratı vardır. 100 yerde camileri olduğu kayıtlarda vardır.

Öldüğünde bıraktığı servet dilden dile anlatılacak kadar muazzamdır. Bunlar helal yoldan mı kazanılmış, rüşvet ve adaletsizlikle mi kazanılmıştır? Okuyucu tahmin edecektir. İşte o servetten tarih sayfalarına geçmiş bazı kalemler:

600 bin düka altını,

2 milyon 900 bin nakit akça,

29 yük kıymetli taş,

20 adet çekmece dolusu zeberced,

15 adet inci tesbih,

61 ölçek inci,

20 miskal altın tozu,

2 adet elmas gerdanlık,

30 parça roza siması,

32 adet murassa kalkan (kıymetli taşlarla süslü),

16 adet murassa bilezik,

20 adet altın ibrik,

1 adet murassa satranç takımı,

140 adet murassa miğfer,

120 adet murassa kemer,

600 adet samur kürk,

600 adet vaşak kürk,

30 adet otuz siyah tilki kürkü,

1.070 parça ipekli ve sırmalı kumaş,

2 adet murassa at koşum takımı,

30 adet inci işlemeli eyer,

16 adet murassa eyer,

34 adet altın üzengi,

1.000 kantardan fazla gümüş kap...

Bu listeye yazılmayan başka neler vardı kimbilir?

İşin en enteresan tarafı ise bu utanmaz lakaplı sadrazam ve serdar, hazineye olan borçlarını ödemeden ölmüştür.

 

VAHŞET YILLARI

 

Şimdi Eflak Seferine büyüteç tutalım ve olanları özetleyelim:

Padişahı “Alman kralını derdest edip, zincire vurulmuş olarak huzurunuza getireceğim!” diyerek ikna eden Koca Sinan Paşa, 1595 yılının Ağustos ayının başlarında Eflak seferi için yoldadır.

Bazı tarihçilere göre ömrü haram yemek ve yedirmekle geçen Serdarı Biar (utanmaz başkumandan) Koca Sinan Paşa, üçüncü defa sadrazamlıktan azledilip Malkara'da sürgünken, Veziriazam Ferhad Paşa'nın Eflak meselesini çözebilmek için cephede bulunuşunu fırsat bilip, Sadaret Kaymakamı Damad İbrahim Paşa’ya rüşvet yedirerek, onun Padişah’ı yanıltmasını sağlayarak, Ferhad Paşa'nın azlini temin etmiş ve böylece dördüncü defa sadrazam oluvermiştir. Derhal Davutpaşa'dan yola çıkarak 1595 yılının 29 Temmuz günü, Edirne - Rusçuk yolunda Ferhad Paşa'dan sadrazamlık mührünü devir ve teslim almıştır.

Ordulara Koca Sinan Paşa’nın oğlu, Muhannes (kancık) Vezir Mehmed Paşa serdar olarak kumanda etmektedir. Düşman kuvvetleri Estergonu kıskaca almışlar, düşürmeye çalışmaktadırlar. Kalede bir avuç mücahit vardır. Mehmed Paşa’nın muazzam ordusu Estergon’a 40 kilometre mesafede bulunmaktadır. Mücahitler imdad istemektedirler. Aç susuz ve cephanesiz kalmışlardır. Çünkü barut ve su depoları düşmanın eline geçmiştir. Susuzluktan mermer taşlarını yalayanlar vardır. Bir tas suya 1 duka altını paha biçilmektedir ama o da yoktur. 40 km. ötede bulunan Mehmed Paşa korkusundan Estergon’a yaklaşamamaktadır. Beylerbeyi Osman Paşa, Mehmed Paşa’yı ikna için uğraştıkça, o bunu tersliyor susturuyordu. Estergon düşerse başta Budin olmak üzere diğer kaleler de tehlikeye girer, dediyse de dinletemiyordu.

Osman Paşa daha fazla sabredemedi, Serdar Mehmed Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen kendi kuvvetleri ile Estergon’a doğru hücuma geçti. Düşman kuvvetlerinin bir kısmını kendi üzerine çekerek Estergon mücahitlerine bir nebze nefes aldırdı.

Aradan 3 gün geçince Serdar Mehmed Paşa da istemeyerek saldırıya geçmek zorunda kaldı. Ama Estergon’a yaklaşıp düşman ordusuyla karşılaştığında, o kadar korkuya kapıldı ki, vücut dengesi bozulup kusmaya başladı. Anında kaçış emrini verdi. Fakat Osman Paşa bu emri dinlemeyip hücuma devam etti. Bu şekilde asker çarpışırken geri kaçmanın tehlikesini gören Serdar Mehmed Paşa, bir köşeye çekilip içki içmeye ve kendini oyalamaya başladı. At üstünde başlayan içki faslı o kadar ilerlemişti ki, at sırtından yere yuvarlandığında, etrafında kimse kalmamış, herkes ona lanet ederek  korkunç bir muharebeye tutuşmuşlardı. Önce düşman tahkimatlarını yerle bir etmişler ve ileri geçerek kaleye doğru hücuma geçtiklerinde düşmanın kurduğu topçu pususuna düşmüşlerdi. Osman Paşa şehit olmuş ve Osmanlı ordusu bozulmuştu.

Bu sırada çimenlerin üzerindeki sarhoş Serdar Muhannes Mehmed Paşa kendine gelmiş, atına binip dört nala savaş sahasını terk etmiştir. Tarihçiler derler ki:

“Serdarı Biar (Utanmaz Başkumandan) atına atlayıp avratlar gibi kaçmaya başlamış, ta Budin’e varıncaya kadar atının dizginlerini asla çekip gerisine bile bakmamıştır.”

Onu bu halde gören bazı subaylar da:

-Allah’tan korkun kaçmayın, düşmanlar size dokunamaz!

Deseler bile fayda vermemiştir.

Ordu bu şekilde bozulup geri çekilirken bazı tedbirli paşaların düşmanı oyalaması ile, tümden imha olmaktan kurtulunmuştur. Düşmanın eline geçen ağırlıklar ise şöyledir:

1500 çadır, 27 bayrak, 39 top…

Bu arada Koca Sinan Paşa da cepheye intikal etmiş savaşa başlamıştır.  Bazı başarılar kazanıp ilerleyerek Bükreş civarında bulunan Kalugeran’a vardığında, düşmanın asıl kuvvetleri ile karşılaştı. Asilerin başı Voyvoda Mihail aslında burada yığınak yapıp tuzak kurmuştu. Arazi keşfi yaptırmadan ve buranın bir bataklık olduğunu anlayamadan güvenle ilerleyen Koca Sinan Paşa’nın emrindeki ordu, burada bataklığa saplanmaya başladı. Askerlerinin atları ile beraber batmaya başladığını gören Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa, atını geri çevirip kaçmaya başladı. Ancak kaçış yolunda da keşif yapılmamıştı. Ordunun değerli kumandanlarından bir çok paşa bataklığa saplanıp şehit oldular.

Mağrur Başkumandan Koca Sinan Paşa, atından düşerek bir bataklığa saplanmaya başladı. Kah ayağa kalkıp, kah yere kapaklanarak kaçmaya çalışıyordu. Ama artık yolun sonuna gelmişti. Yavaş yavaş batağa gömülürken, Deli Hasan isminde bir asker tarafından çekilip kurtarıldı ve sırtlanıp bataklık sahadan uzaklaştırıldı.

İsmi Hasan olan bu asker bundan böyle Batakçı Hasan adıyla şöhret yapmıştı.

Bu bataklık muharebesinde Voyvoda Mihail Osmanlı ordusunu imhaya muvaffak olamadığı gibi, 12 topunu savaş meydanında bırakarak uzaklaşmak zorunda kalmıştı.

Gece olmuştu. Osmanlı ordusunda askerlerin dikkatsizliği yüzünden barut fıçılarına ateş sıçradı. Güçlü patlamalar meydana gelmeye başladı. Peşpeşe meydana gelen korkunç parlama ve patlamalarla gökyüzünü yırtan ışık ve sesler meydana geldi. Mihail uzaklarda değildi. Bu müthiş olayı hayretler içinde izliyordu. Zannetti ki, bu Osmanlıların yeni bir buluşu ve kurnazlığıdır. Üzerlerine geliyorlar kendini ve ordusunu bu gece imha edecekler…

Gecenin karanlığında tasını tarağını toplayıp, olanca güçleriyle oradan süratle uzaklaşıp savaş alanını boşalttı ve kaçmaya başladı. O hızla uzaklaşan asi Voyvoda, Eflak’i tamamen boşaltıp Erdel’e kaçtı. Artık Erdel böylece düşmandan bir kaza sebebiyle boşalmış oldu.

Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa adeta buna inanamıyordu. Bomboş olan Bükreş’e yürümeye cesareti yoktu. Akıncılara görev verdi ve keşif yapmalarını istedi. Yapılan keşiflerde artık Eflak’te hiçbir düşman unsuru bulunmadığı raporunu alınca ancak iki gün sonra Bükreş’e muzaffer bir kumandan pozlarında girdi.

Bükreş’te Cuma namazı kılan Serdarı Ekrem Koca Sinan Paşa, 75 km uzaklıktaki Targovişte şehrine akıncıları göndererek keşif yaptırdı.

Bu arada Estergon daha fazla dayanamadı, Almanlara teslim olmak zorunda kaldı. 53 sene önce Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından fethedilen Estergon, böylece yeniden düşmanın eline geçiyor ve tarihi eserleri ile beraber korkunç bir yağmaya tabi tutuluyordu. Halbuki Kanuni Sultan Süleyman Han bu şehrin tarihi dokusunu aynen korumuş idi. Bu da Haçlı barbarlığının tarihi örneklerinden biridir.

 

HAÇLI İŞİ VAHŞETLER

 

Koca Sinan Paşa Bükreş’te sadece 2 bin askerle Satırcı Mehmed Paşa’yı bırakarak, Targovişte üzerine yürüdü. Kurnaz Voyvoda Mihail Targovişte’yi boşaltarak geri çekildi. Osmanlı ordusunun kısa süre sonra buradan ayrılmak zorunda olduğunu biliyordu. Şehri savunma ihtiyacı bile duymadı. Bükreş’e ve Targovişte’ye kaleler yaptıran Koca Sinan Paşa, burada 30 gün kaldı. Böylece Eflak asilerden tamamen temizlenmiş oluyordu. Lakin düşman ordusu hiç yıpranmamış, potansiyel tehlike olarak dipdiri bulunuyordu.

Osmanlı askeri ise Voyvoda’nın boşalttığı Eflak’ten hadsiz hesapsız ganimetler toplamış, ganimet malıyla doyum haline erişmişti.

Seradarı Ekrem Targovişte’de sadece 3 bin beşyüz askerle, kumandan olarak Ali Paşa ve Koçi Bey’i bırakarak geri döndü.

Şimdi de gelelim Koca Sinan Paşa’nın tarihimize kara bir leke olarak geçen bir marifetine:

İsyancı Voyvoda Mihail’i takip edip etkisiz hale getirmesi gereken ve 100 bin kişilik ganimete doymuş ordusu bulunan Koca Sinan Paşa, bundan sonra isyanın bittiği hükmüne vararak geri döndü. Bu hareketi korkaklığı sebebiyle yaptığı tarihlerde kayıtlıdır. Osmanlı ordusunun hareketini günü gününe casusları sayesinde haber alan Mihail, Koca Sinan Paşa Targovişte şehrinden çıkar çıkmaz Eflak bölgesine girmiş, Osmanlı ordusunu, gereğinde geri çekilebileceği bir mesafe olan bir günlük mesafeden takip etmeye başlamıştı. 19 Ekim 1595 günü Mihail, Targovişte’ye girdi. Vampir yaratılışlı ve intikam hırsı ile dolu Voyvoda Mihail ve adamları, şehri savunan 3 bin beşyüz Osmanlı askerini muazzam ordusunu kullanarak etkisiz hale getirdi. Kumandanlar ve çok sayıda asker düşman eline düşmüştü. Yamyamlık ahlakı depreşen Mihail ve kumandanları tarihlere geçen o işi yaptılar:

Ali Paşa, Koçu Bey ve diğer yüksek rütbeli subayları, hafif ateşte çevire çevire kızartılar. İntikam ateşi ile gözleri dönmüş, akılları gitmiş olan Haçlılar Osmanlı kumandanlarını iştah ile ve hırs bürümüş duygularını tatmin ede ede yediler. Esir edilen diğer askerler de kazığa oturtularak türlü işkencelerle feryat ede ede şehit edildiler.

Asi Voyvoda’nın işi henüz bitmemişti.

Bu sırada Koca Sinan Paşa, Tuna Nehri’nin kuzey kıyısına varmış, Yerköyü kalesine gelmişti. Buradan orduyla karşı taraftaki Rusçuk’a geçecekti. Önce maiyetiyle beraber kendisi geçti. Sonra ordu geçmeye başladı. Ordunun ağırlıkları, silah araç gereç, araba ve eşyalarının geçmesi zaman alacaktı. Ordunun arkasını korumak tertibat almak üzere akıncılar görevlendirildi. Akıncılar en son geçecek ve böylece ordunun geçişi tamamlanacaktı. Köprü ise ordu geçtikten sonra yıkılıp atılacaktı. Düşman ordusun bir günlük mesafeden kendilerini takip ettikleri biliniyordu.

Koca Sinan Paşa’nın derdi ise, düşman değil, bu yapılan sefer esnasında alınan ganimetlerdi. Bu ganimetler askerin elinde bulunuyordu. Askerin elinde bulunan bu ganimetlerde kendi başkumanmdanlık payı da vardı. Henüz bunları askerlerden alma fırsatı olmamıştı. İşte köprü de vardı ve asker buradan geçecekti. Bu ganimet paylarını toplamanın tam sırasıydı. Kanlı Mihail geliyordu ama olsun, bu köprüden daha münasibi yoktu. Paracıklarına bir an önce kavuşmalıydı. Başkumandanlık payı malına mal katacaktı. Zaten bunun için sadrazamlık makamına gelmemiş miydi? Gelmek için çok paralar harcamıştı. Şimdi o paraları kazanca çevirmek zamanıydı. Koca Sinan Paşa kendisi köprüyü geçince askere şu emri verdi:

-Köprünün çıkışına kontrol noktaları kurulsun! Her asker elinde bulunan ganimetleri getirip bu kontrol noktalarına ibraz etsin! Üzerleri ve eşyaları iyice aransın. Bu ganimetlerden devletin ve başkumandanın payları alınsın! Bu işlemi yaptırmadan hiçbir asker köprüyü geçmeyecek!

Böylece düşman takibi dolayısıyla hızla geçilmesi gereken köprü bu işlemler dolayısıyla tıkandı. Geçişler geciktikçe gecikiyordu. Ama ganimet hisselerini almakta olan Koca Sinan Paşa’nın keyfine diyecek yoktu. Para hastalığı nüksetmiş, Mihail’in takibini çoktan unutmuştu. Böyle bir yöntemi o icat etmişti. Ona göre bu çok akıllıca bir işti. Kimse mal kaçıramayacak, kuruşuna kadar tahsil edilecekti.

Bu sırada Voyvoda Kanlı Mihail yetmiş bin kişilik ordusuyla gittikçe yaklaşmaktaydı. Gözü doymaz Koca Sinan Paşa’ya Tuna nehrinin iki yakasında orduyu ikiye ayırmanın çok tehlikeli olabileceği defalarca söylenmişse de, o bu uyarıları dikkate almamıştı. Mihail ise olanların farkına varmış, kurnazlık düşünüyordu. Osmanlı ordusu geçene kadar pusuda bekledi. Orduyu muhafaza ile görevli akıncılar hariç olmak üzere, diğer askerlerin tamamen geçmesini bekledi. İstediği pozisyonu yakalayınca da top ateşiyle köprüye nişan aldı. Bu sırada tarihi facia meydana gelmeye başladı. Akıncıların asla düşmana teslim olmama prensiplerini iyi bilen Kanlı Mihail, köprüyü geçmeye çalışan akıncıların bir kısmını köprüyle beraber Tuna’nın sularına gömdü. Şimdi karşı yakadaki yaklaşık 100 bin Osmanlı askeri, akıncıların suya gömülmesini canlı film seyreder gibi seyretmek durumundaydılar. Hiçbir şey yapacak durumda değillerdi. Aç gözlü Koca Sinan Paşa’nın da artık yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Akıncıların yarısı yanan köprü ile beraber sulara gömülerek şehit olmuş, kalan kısmı da 70 bin kişilik Kanlı Mihail ordusu tarafından son askerine kadar şehit edilerek yok edilmişlerdi.

İşte bu köprü faciası tarihlere bir kara leke olarak sürülmüştür.

 

AKINCILARIN ACI SONU

 

Osmanlı askeri teşkilatlarının en önemli sınıflarından biri Akıncı Ocağı’dır. Akıncıların, düşman arazisini tahrip edip zayıflatmak, ani baskınlarla düşmanı dehşet içinde bırakarak maneviyatını kırmak, keşif hareketleri yapmak, düşmanın pusu kurmasına mani olmak, ganimet ve esir almak, geçitleri, yolları, köprüleri emniyet altında bulundurmak, istihbarat yapmak, düşmanı barışa zorlayıcı askeri harekatlar yapmak gibi muhtelif vazifeleri vardır.

Tarih boyunca bu çeşit mühim görevleri yüklenen Akıncılar, parlak zaferlere ve başarılara imza atmışlar, meydan savaşlarının kazanılmasını sağlamışlar, Sırpsındığı gibi akıl almaz büyük zaferleri bizzat kazanmışlardır. Akıncılar Rumeli'de üç kola ayrılmış; Bulgaristan, Sırbistan ve Mora’yı merkez edinip, on dördüncü asrın başlarından on altıncı asrın sonlarına kadar, vazifelerini başarı ile yürütmüşlerdir.

İşte böyle şerefli bir ocağın 10 bine yaklaşan son temsilcilerinin çok büyük bir kısmının şehit edilerek yok edilmesi, Koca Sinan Paşa’nın sebep olduğu bir yüz karasıdır.

Böyle rüşvetle Sadrazam olan ve Serdarı Ekrem (Sadrazam Başkumandan) ünvanıyla da ordunun başına geçen Koca Sinan Paşa'nın, o yılki Eflak harekatı, baştan sona kadar hep Devleti Aliyyei Osmaniye’nin aleyhine cereyan etmiş ve Eflak'dan Macaristan'a kadar bütün Tuna boyu, şehit kanı ile sulanmış, mazlumların feryatları  semalarda yankılanmıştır.

Böylece Akıncı Ocağı büyük bir darbe yemişti. Bu olaydan sonra sınır boylarında 2-3 bin kadar akıncı kalmıştı. Akıncılık babadan oğula geçen ve seçme ailelerden oluşan bir askeri sınıf olduğundan, artık belini doğrultamayacak kadar azalmıştı. Pek çok namlı akıncı bu faciada hayatını yitirdiğinden yeni akıncı yetişemedi. Devlet, sınırları korumak için serhat kulu örgütlenmesine ağırlık verip, Kırım süvarilerinden faydalanma yoluna gidince, bundan sonra akıncılara ihtiyaç duyulmadı. Sonunda Akıncı Ocağı kendi kendine sayıları tükenerek tarih sahnesinden silinmiş oldu.

 

GÖZÜ DOYDU MU ACABA?

 

Sadrazam Koca Sinan Paşa’nın mal hırsı tarihe kara bir leke olarak sürülmüş oldu. Ancak sadece para ve mal hırsı mıdır, yoksa işin içine ihanet de girmiş midir? Tarihçiler çok çeşitli hükümler vermişlerdir.

Enteresan bir bilgi de şudur:

Koca Sinan Paşa ilk sadrazam olduğunda dairesine “Rüşvet alan da veren de melundur!” hadisi şerifini astırmıştı. Ancak ikinci görevlendirilmesinden itibaren bu levhayı yerinden indirttiği ve bir daha da astırmadığı kaydedilir.

Onun ölümünden kısa bir süre sonra da 3.Mehmed Han cepheden aldığı şikayetler üzerine Koca Sinan Paşa’nın oğlu Muhannes Mehmed Paşa’yı vezirlikten azletti. Bütün malvarlığına el koydu ve hazineye kaydetti.

Bu malların içinde acaba babası Koca Sinan Paşa’dan ona miras kalan mallar da var mıydı bilinmez.

Akıncı Ocağının sönmesine sebep olan o Koca Sinan adlı korkak ve mal hırsıyla dolu sadrazam, Rusçuk dönüşünde görevden azledilmiş, fakat ne kadar acıdır ki, kısa süre sonra nasıl bir dolap döndermiş ise beşinci defa sadaret makamına oturuvermiştir!..

Bu olayla yok edilen akıncılar başarıları ile tarihe altın harflerle geçmişlerdir. Akıncıların izleri hafızalarımızda silinmez olarak yaşayacaktır. Onları en güzel Yahya Kemal Beyatlı şiirinde anlatır:

 

Akıncılar

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

 

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla,

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla!

 

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de,

Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!..

 

Şu beyitleri de biz ekleyelim:

 

Bin atlı biz dev gibi ordulara bedeldik,

Beş altı bin atlı ile Avrupa’yı deldik.

 

Titrerdi Avrupa şanımızdan baştan başa,

Sonumuzu getirdi akılsız Sinan paşa!

 

HAÇLI YAMYAMLIĞINDAN ÖRNEKLER

 

Zalim ve Asi Voyvoda Mihail’in, hem yamyamlık yapıp insan etine doyması, hem esir askerleri kazığa oturtup vahşice intikam alması olayı Haçlıların ilk vukuatı değildir.

1094 yılında başlayan Büyük Haçlı Seferlerinde, Anadolu’da türlü çeşitli zulümleri irtikap edip, insanları işkenceyle nasıl katlettikleri ve Müslüman ölülerin etiyle nasıl beslendikleri, Fransız tarihinde enine boyuna anlatılmaktadır. Hatta insan etinin nasıl yenilmesi gerektiğine dair, askerlerine yemek tarifleri yayınlamış oldukları da yine kendi tarihlerinde anlatılır.

Fatih Sultan Mehmed Han zamanında da buna benzer, Müslüman etinin yenildiği ve onbinlerce askerin kazıklara oturtularak vahşi bir şekilde şehit edildiği meşhur olaylar vardır. Kazıklı Voyvoda olayını hatırlayalım:

Fatih Sultan Mehmed Han doğu cephesinde Anadolu Birliği’ni sağlamak için çaba harcarken bunu fırsat  bilen, tarihe  "Kazıklı Voyvoda" adıyla geçecek olan Vlad, Eflak halkına kan kusturuyor, görülmemiş, duyulmamış işkenceler yapıyordu. Bu sapık zalimin, bu vahşi canavarın yaptıkları, masallardaki canavarların yaptıklarını bile gölgede bırakır nitelikteydi.

Bugünkü Romanya'nın bir kısmını içine alan Eflak, Çelebi Mehmed Han zamanında vergiye bağlanmış ama, tam olarak hakimiyet altına alınamamıştı. O zamaki voyvodanın oğulları olan Vlad ve Radul, İstanbul'da rehine olarak kalmışlardı. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethettikten üç yıl sonra, kardeşlerden Vlad'ı Eflak'a voyvoda olarak göndermişti. Vlad, Fatih Sultan Mehmed Han’ın bu yardımına, yani onu voyvodalığa getirmesine karşılık olarak yıllık vergisini ödeyecek, ayrıca her yıl asker olabilecek veya çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere yetiştirilecek 500 genci İstanbul'a gönderecekti.

Bu görevlerini yapıp Osmanlı’ya tabi olması gereken Voyvoda Vlad, taahhüdlerini yerine getirmediği gibi, yerli halka, Osmanlı esirlere ve başka yabancılara akla sığmayan işkenceler yapmaya başlamıştı. Bu sapık voyvodanın en büyük zevki, insanları sivri kazıklara oturtarak öldürmek, sonra karşılarına geçerek yeyip içmekti. Bu yüzden ona halk, “Şeytan” anlamına gelen “Drakul”, Macarlar cellad anlamına gelen “Çepel”, Türkler ise “Kazıklı Voyvoda” adını takmışlardı. Yaptıklarını şöyle özetlemek mümkün:

Voyvoda Vlad, önce eski voyvodaya bağlı halktan 20 bin kişiyi idam ettirdi. Akınlar yaparak esir ettiği sivil Müslümanları diri diri kazığa oturtuyor, onların can çekişmelerini seyrederek eğleniyor, yiyor, içiyordu. Aynı işkenceden bıktığı zamanlarda ise, esirlerin derilerini yüzdürüyor, üzerlerine tuz ektiriyor ve daha fazla acı çekmeleri için keçilere yalatıyordu. Bir defasında ülkesindeki bütün dilencileri ziyafet bahanesiyle büyük bir binada toplamış, onları iyice sarhoş ettikten sonra binanın kapı ve pencerelerini kapatarak ateşe vermiş, feryatlar arasında cayır cayır yanışlarını ve haşarat gibi dumandan boğulmalarını büyük bir zevkle seyretmişti.

Drakul Vlad akıl almaz işkencelerini herkese, her zaman yapıyordu. Bir gün gezgin rahiplerden birini eşeği ile beraber kazığa oturttu. Metreslerinden birinin karnını yararak çocuğu olup olmadığına baktı. Bir başka gün, Eflak'a dil öğrenmeye gelen 400 Macar öğrenciyi, panayırlara katılmak için gelen 600 Alman tüccarı ve 500 Eflak asilzadesini kazığa oturttu, yaktırdı ve duyulmadık işkencelerle öldürttü. Annelerin memelerini kestirip yerlerine çocukların başlarını sokturmak gibi akıl almaz işkence usullerini icat etmişti. Bu kadar da değil, bilinen canavarlardan çok daha canavar, çok daha vahşi olan bu cellad Voyvoda Vlad, işkence makineleri de icad etmişti. İnsan doğrama makinesinde insanları doğratıyor, çömleklere doldurup pişiriyordu. Bir gün, bir kadını diri diri ateşte kızartmış, etini de çocuklarına zorla yedirmişti!.. Hem işkenceci, hem yamyam, hem zalim, hem sapıktı. En büyük zevki Osmanlı askerlerini öldürürken ve kebap yapıp yerken alıyordu. Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair kayıtlar vardır. Bu kan içiciliği de vampir hikayelerinin doğmasına sebep olmuştur. Söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesi ile hikayeler yazılmasına sebep oldu.

Elçilerin kavuklarını başlarına çakıyor, zulmederek öldürüyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han bu haberleri aldıkça şaşkınlık içinde bunların hesabının sorulacağı günleri bekliyordu. Çünkü o böyle korkunç bir zalimi cezasız bırakamazdı. Cezasını vermek için, ama bu maksadını gizleyerek onu İstanbul'a çağırdı. Voyvoda, o günlerde ülkesini bırakamayacağını, ancak bir muhafız birliği ve kumandanı kaleyi beklerse İstanbul'a gelebileceğini söyledi.

Bunun üzerine Vidin Muhafızı Hamza Paşa az bir kuvvetle Eflak'a gönderildi. Hamza Paşa Kazıklı Voyvoda'yı alaşağı edecek, İstanbul'da bulunan kardeşi de voyvoda olacaktı. Ancak Drakul bunu anlamıştı. Bir gece baskını yaparak Hamza Paşa ve adamlarını yakaladı. Ellerini ayaklarını kestirdikten sonra hepsini kazığa oturttu. Bununla da yetinmedi, Türk toprağı haline gelmiş Bulgaristan'a akınlar düzenleyerek 25 bin kişiyi esir aldı.

Fatih Sultan Mehmed Han durumu öğrenmeleri için Voyvoda’ya bir heyet daha gönderdi. Bu elçiler Voyvoda’nın huzuruna geldikleri zaman Osmanlı geleneklerine göre kavuklarını çıkarmadılar. Buna çok kızan Voyvoda, üçer iri çiviyle elçilerin kavuklarını başlarına çaktırdı!

Bütün bunların hesabı artık sorulmalıydı. Fatih Sultan Mehmed Han ordusunun başına geçerek Eflak seferini başlattı. Veziriazam Mahmud Paşa da, 175 teknelik donanma ile Eflâk kıyılarına hareket etti.

Kazıklı Voyvoda Fatih Sultan Mehmed Han’ın bu ordusu ile savaşa cesaret edemezdi. Ormanlara, dağlara çekilerek çete savaşları yapmaya başladı. Bunun üzerine Padişah, akıncıları Eflak içlerine yaydı. Ünlü akıncı beyleri her tarafta Voyvoda’nın askerlerini arıyor, bulup yok ediyor, teslim olanları esir alıyordu. Binek ve taşıt için kullanılan hayvanlar da toplanarak, Voyvoda’nın savaş gücü iyice kırıldı. Fakat Kazıklı Voyvoda bir türlü bulunamıyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han, Eflak Voyvodası’nı kovalayıp başkentine doğru ilerliyordu. Türk askeri Eflak'ın başkenti Targovişte'ye ulaştığında Fatih Sultan Mehmed Han’ın gördüğü manzara korkunçtu. Yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu. Alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindeydi. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerinin moralleri bozuldu, aklını kaçıracak duruma geldi. Fatih Sultan Mehmed Han; Türk, Bulgar ve Eflaklılar'dan oluşan 20 bin kadar cesetten oluşan bir ceset ormanının arasında henüz tanınır halde olan Hamza Paşa'yı kazığa geçmiş halde görmüş, dehşet içinde kalmıştı.

Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462'de Targovişte Kalesi’ni aldı. Vlad, Padişah’a başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı.  Ancak bulunduğu yerden kaçarken taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi. Onları Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce başvurulmamış bir taktik kullanmıştır.

Drakul Voyvoda, Eflak'ın karış karış arandığını görünce Macaristan'a kaçtı. Macarlar onun yaptıklarını biliyorlardı. İdam etmediler ama zindana attılar.

Fatih Sultan Mehmed Han, Vlad'ın yerine kardeşi Radul'u voyvoda yaptı. Ağabeyinin zulmü ile memleketi ne hale getirdiğini görmüş, ona göre hareket etmesi gerektiğini iyi anlamıştı.

Drakul, yani Kazıklı Voyvoda bir süre sonra Macaristan zindanlarından kaçmayı başarmıştı. Etrafında bulunan cellatları ile  tekrar Eflak'a geldi. Korkakları etkileyerek ve şiddet hareketlerine başvurarak prensliği kısa bir sürede tekrar ele geçirdi. Ama o kadar kötü bir insan, o kadar vahşi biri idi ki, en yakınları bile ondan nefret ediyordu. Nitekim, kölelerinden biri bir fırsatını bulup kafasını kesti ve Osmanlılara gönderdi. Kazıklı Voyvoda'nın kesik başı Eflak şehirlerinde dolaştırılarak halka teşhir edildi. Böylece 1476 yılında Eflak’teki Osmanlı hakimiyeti herkese ilan edilmiş oluyordu.

Kazıklı Voyvoda vampir ve hortlak hikayelerinin anlatılıp, edebiyata geçmesine sebep olan yamyamdır. Drakula ismiyle çeşitli romanlar ve filmler çekilmiştir. Dracul’un şatosu olarak bilinen Karpat dağlarındaki Bran Şatosu akıl almaz işkence aletleriyle bugün hala ziyarete açıktır. Drakul’dan esinlenen işkencesever zalim liderlerden bazıları Almanya’da aynı yöntemlerle bir çok kişi öldürmüşlerdir. Onların da bu işkence müzeleri muhtelif şehirlerde ziyarete açılmıştır. Bu müzelerden bir tanesini ben de Nürnberg şehrinde ziyaret etmiştim.

Bu olaydan hemen kısa bir süre sonra İspanya ve Roma’da yaşanan olaylar dünya tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Katoliklerin kendi dinlerinden olmayan, hatta kendi mezheplerinden olmayanlara karşı işlemiş oldukları toplu katliamlar bugün hala anıldıkça insanlığın yüzünü karatacak cinstendir.

Milyonlarca Müslüman’ın, yüzbinlerce Yahudi’nin ve Katolik olmayan Hıristiyan’ın çarmıhlara gerilerek, fırınlara atılarak, işkenceler altında katledilmesi olayı Haçlının tarihte yapmış oldukları vahşetlerin en büyüklerindendir. Üstelik Fatih Sultan Mehmed Han’ın karanlık ortaçağı kapattığı ve aydınlık yeniçağı açtığını kendileri ifade etmesine rağmen..

İşte bazı kesitler:

Uzun bir mücadeleden sonra Endülüs’ün son şehri Gırnata, Birleşik Kastilya-Aragon güçleri tarafından 2 Ocak 1492 tarihinde işgal edildi. İşgalci Katolik krallar şehrin teslimi için yapılan 47 maddelik antlaşma metninde, İslam inancını, cami medrese ve kadılık gibi kurumlarıyla birlikte koruma ve İslam hukukunun uygulanması konusunda teminat verdiler. Bunun yanında inanç özgürlüğünü ve ana dili/Arap dilini kullanma hakkını da garanti ettiler. Ama gelişen olaylar Katolik kralların sözlerinde durmadıklarını, kilisenin de İspanya’dan İslam’ın köklerini kazımakta krallara yardımı görev edindiğini gösterdi.

1500 senesinde İspanya Devleti ve Katolik Kilise’si Müslümanları zorla vaftiz etmeye başladı. Bunu takiben önceki tahribattan geri kalan bütün camiler 1501 yılında kiliseye çevrildi. Aynı yıl yayımlanan bir kraliyet fermanıyla bütün Arapça kitapların yakılması emredildi. Bunun üzerine şehirlerin ve kasabaların büyük meydanlarına yığılan Arapça kitaplar anlatılamaz bir barbarlık örneği olarak yakıldı. Sayıları milyon olarak ifade edilen bu kitap yakma olayı asla unutulmayacak bir kültür cinayetidir, en alçak bir barbarlıktır. Daha sonra Arapça yasaklandı ve Arapça konuşanlar için ölüm cezası öngörüldü.

Arkasından İspanyol Engizisyon Mahkemeleri kuruldu. Sanıkların ifadelerini işkenceyle alan ve kararlarını çok zayıf bile olsa iddialara dayandıran bu mahkemelerin kapanlarına kapılanların hemen hemen hiçbirisi hayatta kalmadı. Kurbanlarının çoğu aileleriyle birlikte kral soylular ve halkın katıldığı büyük infaz törenlerinde canlı canlı yakıldılar. Ancak çoğu kurbanlar yakılacak kadar bile yaşamayıp işkence altında öldüler.

Müslümanların vaftiz edilmesi, bunu kabul etmeyenlerin ise köleleştirilmesi esası kabul edildi. Söz konusu kararları ihlal edenleri hapis, sürgün, işkence, mallarına el koyma ve ateşe atma gibi cezalara çarptıracağı ilan edildi ve korkunç infazlar başladı.

Bütün bunlarla Müslümanların kökünü kazımaya muvaffak olamadıklarını görüp, daha sonraki yıllarda şu tedbirleri almaya karar verdiler:

1- Bütün Müslümanları belli mahallelere toplayıp yavaş yavaş imha etmek.

2- Erkekleri kadınlardan ayırarak ya da bütün erkekleri hadım ederek nesillerini sürdüremez hale getirmek.

3- Kalan Müslümanların tamamını İspanya’dan sürmek.

4- Altı yaşından küçük Müslüman çocukları Hıristiyan olarak yetiştirilmek üzere, Hıristiyan ailelerin yanına verdirmek.

Bu kararlar dahilinde milyonlarca Müslüman ya öldürüldü ya sürüldü ya da köleleştirildi. Küçük çocuklar ise Hıristiyan yapıldı. Sokaklarda şu ilan okunuyordu:

“Sağlam bir Müslüman getirene 60 altın ve onu köle olarak kullanma hakkı, ölü bir Müslüman getirene 30 altın ödül verilecektir.”

İspanya’da sadece Müslümanlar değil Katolik olmayanların da benzer muameleye tabi tutularak ya sürgün ya da katliama uğratıldıkları tarihlerde kayıtlıdır. Osmanlı topraklarına getirilen Yahudilerin bu yıllarda sürgüne uğrayanlar olduğunu hatırlamak gerekir.

Artık İspanya Müslümanlardan temizlenmiş sayılıyordu. Ama daha sonraları görüldü ki, Müslüman asıllı bir hayli insan var. Onların da asla bir araya gelmelerine müsaade edilmedi. Lidersiz bir şekilde bırakılan bu Müslüman asıllı kitleye köle statüsü tanındı. Bunlar İslam hakkında bilgilenme imkanından mahrum bırakıldılar. Yavaş yavaş asimile edildiler.

 

HAÇLILAR DEĞİŞMİŞ MİDİR?

 

Haçlıların çağımızda işledikleri vahşetleri ise bizim kuşağımız, dışarıya sızdığı kadarıyla izledi. Bosna’daki vahşetleri, Afganistan’daki insanlık dışı metodlarla katliama uğrattıkları Müslümanları, Irak, Libya ve diğer bölgelerdeki Haçlı vahşetlerini film izler gibi televizyonlardan izledik, yazılı basından takip ettik. Elbette gizlice işledikleri açığa vurulamadı. Sadece bireysel olarak çekilen fotoğraf ve filmlerden bazılarını görebildik.

Gördük ki, haçlının vahşet geleneği bozulmamış. Bosna’da Müslüman olmalarından başka hiçbir sebepleri yokken yüzbinlerce Boşnak insanın, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek ayırımı yapılmaksızın hunharca katledilmelerini unutmak mümkün mü? Masum insanların güvenliğini sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler gücüne mensup Haçlıların, sivil halkın elinden çakı bıçaklarına kadar savunma silahlarını toplayıp onları cani Sırp kasaplarına teslim ettiklerini ve Srebrenitza’da onbin civarında masum Boşnak Müslüman’ın ellerinin bağlanarak arkalarından topluca kurşuna dizmelerinin Drakula dedelerinin yaptıklarından ne farkı var?

Afganistan’da NATO’ya mensup Haçlı askerlerinin masum insanların güvenliklerini sağlama bahanesi ile köyleri bombalamaları, yüzbinlerce sivili hunharca yakıp öldürmeleri, kurşuna dizmeleri, cesetlerin üzerine pislemeleri, insan cesetlerini topluca yakmaları, Kuranı Kerimleri ayaklarının altına alıp çiğnemeleri Voyvoda Vlad’ın yaptıklarından farklı mıdır?

Irak’ta işgalci Amerikalı askerlerin yaptıkları vahşetleri ve milyonlarca insanı katletmelerini unutabilir miyiz? Havadan füzelerle yaktıkları binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce sivil masum halkı, henüz can vermemiş olanlarının kafalarına kurşun sıkarak hunharca canlarına kıymaları, bebeleri, kadınları, çocukları köpeklere boğdurmaları, genç kızlara ve kadınlara babalarının ve eşlerinin gözleri önünde alçakça tecavüz etmeleri, hapishanelerde akla hayale gelmedik alçaltıcı işkenceler yapmaları, babalarla kızları, analarla oğulları cinsel ilişkiye zorlayıp filme almaları ve sapıkça orgazma ulaşmaları, sonra da işkenceler altında öldürmeleri, bütün bunlardan sapıkça zevk almaları, dedeleri olan yamyam Mihail’in yaptıklarından, ya da tarihte İspanya’da veya Roma’da yamyamca işlenen milyonlarca cinayetten ne farkı var?

Libya’da geleneksel sömürü emellerini tatmin etmek için iç savaş başlatıp, onbinlerce insanı hunharca katletmeleri, devlet başkanlarını yakalayıp alçakça linç ettirmeleri, Haçlı barbarlıklarından çok mu farklıdır?

Haçlılar konusunda bizleri aydınlatmaya çalışan Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a, Haçlıların savaşlarda, bilhassa Müslümanlara karşı neden bu kadar acımasız olduklarını, bebeklere ve çocuklara karşı neden vahşileştiklerini sormuştuk? Şöyle bir izah getirmişti:

“Bunlar Hazreti Adem ile Havva’nın işledikleri günahın, onlardan türeyen insanlara geçtiğine, bu günahın da ancak vaftiz edilmekle silinebileceğine, vaftiz edilmemiş, yani Hıristiyan olmamış bütün insanların, bilhassa çocuk ve bebeklerin günahkar olduğuna inanırlar. Günahkarları katletmek onlar için dini bir görev olarak alınır da ondan dolayı vahşileşirler. Halbuki işin aslını Peygamberimiz açıklamıştır. Buna göre her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Onlar sonradan ana, baba ya da çevrelerinin etkisiyle Mecusi, Yahudi ya da Hıristiyan olurlar. Anadan, babadan veya soylarından kimseye günah intikal etmez. Kaldı ki Hazreti Adem ve Havva yaptıklarından dolayı tevbe etmişler ve tevbeleri de kabul olmuştur. Hıristiyanların kendi dinlerinden olmayanlara karşı acımasız olmaları, katliamları ibadet kasdıyla yapıyor olmalarındandır.”

İşte Haçlı’nın vahşileşmesinin asıl sebebi, kendilerinin tahrif ettikleri muharref dinlerinin gereği olarak kabul etmelerindendir. Yegane Hak Din olan İslam’a girmedikleri müddetçe de, bu vahşet anlayışları son bulmayacaktır.

 

 

 

TOP