AKINTI İLE GELEN NUSRET

AKINTI İLE GELEN NUSRET

Önceki sayfalarda izah ettik. Tabur komutanı Binbaşı Halis Bey, emrindeki birliklerinden gönüllü bir ere, çıkarmadan önceki gece, düşman tarafından denize bırakılmış bulunan işaret şamandıralarının yerini değiştirtmişti. Böylece Anzak’lar asıl çıkacakları yerin 1,5 km. kuzeyine yanlışlıkla çıkmışlardır. Bütün planları, Kabatepe’nin geniş kumsalları ve düzlüklerine çıkacak olmalarına göre hazırlanmıştı. Ancak çıktıkları yer ise, daracık kumsalları olan, önünde düzlükler yerine duvar gibi dik kayalık ve geçit vermez oyuklarla kaplı bir yerdir. Üstelik burası, Türklerin makinalıtüfek menzili içinde olduğundan Anzaklar büyük bir katliama uğramakta, sağ kalanlar soluğu kayaların dibinde, oyuklarda, fundalıkların arkasında almaktalar. Böylece çıkarma daha baştan çok büyük bir olumsuzlukla başlamış, bu yanlışlık, binlerce kişinin hayatına malolmaktan başka, saatlerce zamanın boşa geçmesine sebep olmuştur. Halbuki çıkarma birliklerinin, karaya ayak basar basmaz, ilk hedefleri, Kabatepe’nin, kendilerine göre sol tarafta bulunan, stratejik olarak çok önemli olan tepeleri ve sırtları, ve en önemlisi  Conkbayırı ve Kocaçimen tepeyi ele geçirmekti. Böylece daha ilk gün, yarımadanın en yüksek yerlerine sahip olunacak, en geç ikinci gün de, Çanakkale Boğazı’nın en önemli yerleri olan Kilitbahir platoları ele geçirilecek, güneyden çıkmakta olan birliklerle buluşularak, üçüncü gün Türk tahkimatları ve savunma tesisleri ele geçirilecekti.
Ama öyle bir yere çıkmışlardı ki, ne ilerleyebiliyorlar ne de kendilerini savunabiliyorlardı. Adeta yerlerine çakılıp kalmışlar, uzaklarda olan Türk takviye birliklerinin cepheye yetişmeleri için bekliyor, gerekli zamanı Türklere veriyor konumuna düşmüşlerdi.
Anzakların çıktığı yeri savunan Türk birlikleri oldukça zayıftı. Almanların yanlış stratejileri yüzünden buralara çok az sayıda birlik bırakılmış, takviye kuvvetler ise çok uzaklara konuşlandırılmıştı. Mesela Anzakların çıkarma yaptığı  ve sonradan Anzak koyu denilecek olan mevkiyi, sadece 160 kişi koruyor ve gözetliyordu. Ama bir gerçek vardı:
Osmanlı Ordusu  cihad ediyordu. Almanlar’ın yanlış taktikleri de olsa bu gerçek değişmiyordu. Cihad eden, bunun hakkını veriyorsa, yani elden gelen bütün çabayı harcıyorsa, Allah mutlaka yardım edecekti. İşte bu sefer yardım düşmanın basiretini bağlayarak, onları yanlış yere çıkararak gelmiş olu-yordu.
Şamandıranın yerinin Türk’lerce değiştirilmiş olduğunu kabul etmeyen İngiliz savaş tarihçilerinin bu konu hakkında mütalaaları  enteresandır. Bu yanlış yere çıkarma yapma olayı  hakkında, her biri değişik sebepler bulmaktadır:
Kimisine göre, çıkarma başladığında deniz yüzeyindeki sis, çıkarma birliklerinin yollarını şaşırmasına sebep olmuş, böylece bu feci yanlışlık yapılmıştır. Bir başka kişiye göre, o güne kadar hiç hesaba katılmamış olan ve varlığı da bilinmeyen meçhul bir akıntı onları 1,5 km. kuzeye sürüklemiştir. Bu yanlışlığı rüzgara bağlayanlar da vardır.
Sis bahanesini ileri sürenler, hemen sonraki satırlarında, havanın çok berrak olduğunu ifade ederek, adeta kendi kendilerini tekzip etmektedirler. Hatta çıkarma teknesinde bulunan askerlerden birinin  tepelerin üzerinde bir ışık gördüğünü, bunun Türk askerinin kendilerini görmüş olduğunu zannettiklerini, dikkatli bakınca bu ışığın parlayan bir yıldız olduğunun anlaşıldığını yazmaktadırlar. Böylece havanın çok berrak olduğunu, gökteki yıldızların bile görülebildiğini kendileri yazmalarına rağmen, sis bahanesini yine kendileri ileri sürebilmektedirler.
Rüzgarı suçlayanlar, bütün meteorolojik raporların o gece havanın son derece sakin olacağını gösterdiğini de  birkaç sayfa öncesinde kendilerinin ifade ettiklerini unutmuş görünmektedirler. Ayrıca o gece havanın çok durgun olduğu da bilinmektedir.
Akıntı bahanesine gelince:
Düşman, hem boğazları, hem de Gelibolu yarımadasını çevreleyen suları, aylarca karış karış taramış ve bu sularda her gün yüzlerce defa zırhlıları ile, ileri geri gelip gitmişlerdir. Yarımada etrafında bazı akıntılar olduğunu tesbit etmişlerdir. Mesela bunlardan Seddülbahir açıklarındaki akıntının, çıkarma planlanırken bilindiğini, hareket tarzının buna göre hesaplanarak yapıldığını, savaş notlarında yazmaktadırlar. İddia ettikleri gibi güçlü bir akıntının olduğunu önceden hesaplayamamış olduklarını kabul etmek mantıkla bağdaşmaz. Hafif bir akıntı söz konusu olsa,  o günkü teknolojiyle bunun belki fark edilememiş olduğunu düşünebiliriz. Ancak ileri sürdükleri akıntı bahanesi, öyle az bir akıntı değildir. Birkaç kilometrelik bir tekne yolculuğunda çıkış yerini 1,5 km. değiştirecek bir akıntı, çok büyük bir akıntı olmalıdır. Böyle bir akıntının, çıplak gözle bile fark edilmesi   gerektiği açıktır. Bu bahane de çok mantıksız ve geçersiz bir bahanedir.
Ama hepsinin ortak görüşü, yapılan bu yanlışlığın, ne-ticeleri itibariyle, talihin Türklere armağan ettiği çok büyük bir fırsat olduğudur.
O anları anlatan İngiliz yazar Alan Moorehead’ın yazdıklarına bir göz atalım:
“Saat 04’e yaklaştığında kıyıdan hala 2750 metre uzaktadırlar. Bu arada palamarlar çözülür, savaş gemilerinin kara gölgesi yavaşça açığa doğru uzaklaşır, makinaları inanılmaz gürültü çıkaran bir dizi rö-morkör teknelere kıyıya kadar eşlik eder. Kıyıda hala yaşam belirtisi yoktur. İşaretçilerden biri ba-ğırır:
-Sancak baş omuzlukta bir ışık!
Kısa sürede, görülenin parlak bir yıldız olduğu anlaşılır. Hala römorkörlerin gürültüsünden ve dalgaların kıyıdaki kayalara çarpmasından başka ses duyulmaz. Römorkörler kıyıya 175 ya da 275 metre kala palamar çözerler, denizcilerin küreğe oturma sırası gelmiştir. Şafak sökmek üzeredir.
Askerler şimdi saatlerdir teknededirler. Uyuşmuş bacaklarına sürekli kramp girer. Beklemenin verdiği ger-ginlik dayanılmaz olur. Görülmemiş olmaları müm-kün değildir. Birden bire yamaçlardan bir roket yükselir, peşinden tüfekler ateşlenir. İşte nihayet aylardır eğitildikleri anlar gelmiştir. Askerler tek-nelerden atlar, kıyıya kalan 45 metrelik mesafeyi kendi çabaları ile aşacaklardır. Aralarından birkaçı vurulur, kimileri sırtlarındaki ağırlık nedeniyle boğulur, ama çoğu suyu aşıp kıyıya varmayı başarır.
Ne var ki, birden bire her şey yanlış gitmeye başlar. As-kerlere, kıyıdan sonraki ilk birkaç yüz metrenin düzgün olduğu, içerlere ulaşmanın kolay olacağı söylenmiştir. Buna karşılık önlerinde bilinmedik bir yamaç yükselir, köklere ve kayalara tutunup tırmanmaya çalıştıkça, yukardan açılan yoğun bir ateşle karşılaşırlar. Kısa süre sonra çığlık ve haykırışlardan başka ses duyulmaz olur. Askerler yuvarlanarak uçurumlardan düşer, tepeye tırmanmayı başarıp düşmana saldıranlar kısa sürede kaybolur. Geriden gelenlerse nereye gideceklerini bilemezler, kendi buldukları patikaya düşerler. Subaylar adamlarıyla iletişimlerini kaybederler. Birlikler birbirine karışır,  haberleşme çöker.
Binlerce metrekarelik bir alanda, birbirinden bağımsız ona yakın boğuşma görülür. Küçük Avustralya’lı gruplar içeriye doğru bir, ya da iki mil kadar yol almışlardır. Ancak geriye kalanların çoğu yarlar ve dik yamaçların dibinde, kıyıya çakılıp kalmışlardır. Şimdi herkes çıktıkları kumsalın Kabatepe olma-dığının farkındadır. Bilinmedik bir akıntı, karanlıkta, gemileri bir mil kuzeye sürüklemiş, böylelikle Anzaklar, Sarıbayır tepelerinin ay yüzeyine  benzer topraklarına çıkmak zorunda kalmıştır.” 35
Aynı akıntı hakkında, yine Aspinall isimli İngiliz yazar, bilinmeyen bir akıntı değil de, “tahmin edilen, ama maalesef tahmin edildiğinden çok kuvvetli çıkan bir akıntı” tabirini kullanmaktadır.
Bundan başka Aspinall daha enteresan bir iddia da ortaya atmaktadır:
Bu yazara göre  çıkarma botlarında bulunan askerler, saat 04,00 ten sonra kıyıya yaklaşmaya başladıklarında, sahiller  silüet halinde görülmeye başlamıştı. İşte bu sıralarda  Yüzbaşı Waterlow, Arıburnu’nu iskele başı omuzluğunda görünce burasını Kabatepe sandı. Böylece rotasından bir mil güneye düştüğünü zannetti. Derhal sancak alabanda edip Anzak koyunun tamamıyla kuzey tarafına düşen bir noktaya vardı. 36
Bir başka İngiliz yazar, bu olayı daha açık yazmaktadır:
“Sonunda filikalar karmakarışık bir halde Arıburnu çev-resine yanaştılar ve hiç biri daha güneyde çıkmaları gereken yere çıkamadı.
Daha sonra yapılan resmi açıklamada, kıyı açıklarındaki akıntının tüm kafileyi kuzeye attığı belirtilmiştir. Ancak bu açıklama inandırıcı değildir. Hakim olan sakin hava koşullarının Kabatepe açıklarında neden normal 4 millik kuzey-kuzeybatı akıntısından daha güçlü bir akıntı oluşturduğunu anlamak hala mümkün değildir. Normal akıntı, filikaları belirtilen uzaklığa sürüklemek için yeterli olmayacaktı. 
Altmış yıl boyunca ortaya çıkmayan ilk inanılır açıklama, kafilenin kuzeye kaymasının nedeninin belirli bir astsubayın  yanlış girişiminden ve aldığı emirleri sorgusuz yerine getirmemesinden kaynaklandığını göstermektedir ki, insan zayıflıkları, daha önce bi-linmeyen bir akıntının müdahalesinden daha inandırıcıdır.” 37
Bu yazar da, aslında “bir astsubayın yanlışlığı”na inanmamakta, bu açıklamayı inandırıcı bulduğu için, inanmış görünmektedir. Nitekim ileriki satırlarında bunu açıkça anlıyoruz.
Resmi İngiliz savaş tarihleri, yanlış yere yapılan çıkarma konusunu ya es geçmektedir, veya çok kısa bir şekilde “tahmin edilemeyen güçlü akıntı” izahıyla geçiştirmektedirler. İngiliz yazarlarından Robert Rhodes James, bu yanlışlık üzerinde sayfalarca yazı yazmış, olayı yaşayanların anılarını ve yakınlarına söylediklerini tespit etmiş, yapılan çeşitli açıklamaları kitabına almak suretiyle, 5-6 sayfalık bir izahat verdikten sonra da hiç birinin olayı izah etmede yeterli olmadığı, olayda karanlık noktaların olduğu, hatta tuhaflıkların bulunduğu, sonucuna varmıştır. Yazar James, kitabının ön sözünde, olayları kendinden öncekiler gibi her hangi bir sansüre tabi tutmadığını, resmi tarih bilgileri ile çelişse bile işin doğrusunu yazmış olduğunu açıkça ifade ettikten sonra,  General Aspinall’in, kendisine özel olarak; askeri arşivleri tararken bazı şeylerin yazılmaması gerektiği konusunda, baskılar yapılmış olduğunu ifade ettiğini söylemektedir.  Bu yazar kitabında daha değişik bir iddiada da bulunur:
O geceki çıkarmalara iştirak edip de, kitabın yazıldığı ta-rihte henüz hayatta olan H.V.Howe isimli bir asker, yukarda ileri sürülen izahların hiç birinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, doğrusunun şu olabileceğini söylemiştir:
Çıkarma gecesi Queen Elizabeth’de beraber olan, General Birdwood ile, General Thursby’den birinin, planda son dakikada bir değişiklik yaparak, çıkarma birliklerinin hareketlerini yöneten Waterlow’a daha kuzeyde bir noktaya çıkarma yapmasını emretmiş olabileceğini ileri sürmektedir.
Aynı yazar devam ediyor:
Hakikaten çok garip bir şey olmuştu. Waterlow’a, her tür-lü yardım ve müsamaha yapılmış olduğu halde, böyle bir hata yapmasının çok tuhaf olduğunu da kabul etmek lazımdır.
Yanlış yere çıkmakta olduklarını fark etmemiş olmaları mümkün değildir. Kabatepe sahilleri ile, Anzak Koyu sahillerinin alaca karanlıktaki silüetleri çok farklı olarak görülmesi gerekirdi. Çıkmadan çok önce, bu yanlışlığın fark edilmesi ve derhal güneye doğru dönülüp, planlanan yere çıkmaları hiç de zor değildi.
Akıntı bahanesinin de geçerli olmadığını söyleyebiliriz:
Çıkarma yapan birliklerin teknelerinin akıntıya kapılarak kuzeye yöneldiklerini kabul edersek, yedek tek-nelerin niçin akıntıya kapılmayıp normal seyrinde gitmiş olduklarını açıklayamayız. Gerçekten de yedek tekneler, ileri sürüldüğü gibi her hangi bir akıntıya maruz kalmamışlardır.
Yedek teknelerin böyle bir akıntıya kapılmadan doğru yere gittiklerini de böylece, bu yazardan öğrenmiş oluyoruz. Resmi tarihçiler ve diğer yazarlar bundan hiç bahsetmezler.
Bu yazar, yapılan bu yanlışlığın diğer yazarların ileri sürdüğü sebeplerden meydana gelmemiş olduğunu açıkça yazmıştır. Bu yazara göre bu yanlışlık esrarengiz bir sebepten meydana gelmiştir.
Gerçekten de başka yerlerde hiç bahsedilmemiş olan  sebeplerin gözden geçirildiği, kitabının bu bölümünde, insan İngilizler’in bazı bilgi ve belgeleri yayınlatmamış olduğunu, yapılmaya çalışılan izahların, bu yanlışlığı hiç bir şekilde açıklamadığını dikkatlice okuyup tetkik edince daha iyi hissedebiliyor. 38
Yine yukarıya alıntıladığımız ve bir astsubayın hatasından kaynaklandığını daha inandırıcı bulan yazar, birkaç satır sonra değişik bir sebep ileri sürmektedir: Çıkarma gemileri asıl demirleme yerine değil de daha kuzeye demir atmışlardı.
Bu iddia diğer iddialardan çok daha değişiktir. Yine aynı yazar, aynı sayfalarda, bütün bunların hiç araştırılmamış olma-sını  çok enteresan bulmakta ve son cümle olarak da:
“Çıkarmanın bu şekilde yanlış yere yapılması ilahi bir takdir olarak görülmüştür.” 39
Demek suretiyle, olayın anlaşılamadığını ve gerçek sebebin bilinemediğini ifade etmek istemiştir.
Görüldüğü gibi birbiriyle,  hatta kendi içinde son derece çelişen izahlar yapılmaya çalışılmakta, fakat bu izahların inandırıcılığı bulunmamaktadır. Bizler ise inanıyoruz ki bu tip olaylar ne tesadüftür, ne de izah edilmeye çalışıldığı gibidir. Ancak bunlar Allah’ın cihad edenlere yaptığı yardımlardan sadece bir tanesidir.
Yanlış yere yapılan çıkarma, gerçekten de çok kritik ve kıymetli olan bir günü, Anzakların, Türklerin lehine olarak kaybetmelerine sebep olmuş ve savaşın nihai kaderine etki eden en önemli olaylardan birisi sayılmıştır.Çünkü yeri geldiğinde anlatılacaktır, Anzaklar çıktıkları bu yanlış yerin olumsuzluklarını savaşın sonuna kadar yaşamışlardır.
Çıkarmanın üzerinden bir gündüz geçmiş olduğu halde, yanlış yere çıkışın karmaşası, ilerlemek isteyen düşmanın ayağına dolanmaya ve onları geri doğru çekmeye devam etmektedir. Yine kendilerinden dinliyoruz:
“Mustafa Kemal öğleden sonra, tüm Anzak köprübaşına karşı gözü kara saldırısını sürdürür. Saat 16’ya doğru sömürge askerleri, ilk hamlede ele geçirdikleri tepeleri bırakıp geri çekilmek zorunda kalır. Akşam olduğunda kuşatma altındadırlar. General Birdwood’un paniğinin tek nedeni bu değildir. Baş-langıçta yapılan yanlışlık, akıntı nedeniyle planlanandan başka yerde gerçekleştirilen çıkarma, etkisini göstermeye başlamıştır. Birdwood en az bir mil uzunluğunda bir kıyıya çıkmayı düşünürken, elindeki toprak 900 metre uzunluğunda ve 30 metre eninde bir şerittir. Kıyıya gelen her şey buradan geçmek zorundadır. Öğleden önce kıyıda küçük de olsa bir iskele yapılır. Ancak öğleden sonraki kalabalık sorun yaratır. Hayvanlar, toplar, her çeşit malzeme ve cephane karma karışık bir şekilde kumun üstüne yığılır. Köprü başını genişletmeden bunları düzene koymak mümkün değildir.  Anzakların elindeki tüm toprak, iki mil uzunluğunda ve ortalama üç çeyrek mil genişliğinde bir kara parçasıdır.
Bu arada tepelerden aşağıya bir nehir gibi yaralı akar, sedyelerdeki yaralılar kıyıya dizilir. Kısa sürede kıyının bütün bir bölümü yaralılarla kaplanır. Bazıları büyük acılar içinde, gemilere götürülmek üzere, orada yatarak bekler. Onlar beklerken yağmur gibi mermi ve şarapnel yağar. O daracık ve kalabalık sahil şeridinde, generalden eşekçiye kadar herkes ateş altındadır. Türkler kıyıları çevreleyen tepelerden ateş ederler. Kıyıdan sorumlu subaylardan biri, yaklaşan her teknenin yaralı almasını emreder. Bu emirler çıkarma programlarını karıştırıp geciktirmekle kalmaz, yaralıların daha fazla acı çekmelerin sebep olur. Bazıları tekneden tekneye aktarılarak, gemilere götürülür, burada tedavi imkanı olmadığı için de geri gönderilir. Çünkü tüm doktorlar ve sıhhiyeciler karadadır.” 40
Akıntı veya sis, bir astsubayın hatası yahut ters rüzgar, son dakikada değiştirilen emir, ya da yanlış teşhis edilen kara parçası, yahut ta yeri değiştirilen şamandıra; veya başka bir şey, her ne ise, cihad etmekte olan askerlerimizin ihtiyacı olan zamanı hediye etmiştir ve Allah’ın bir yardımıdır.

TOP