Piri Reis

Dünyayı ilk çizen o; karalar denizler,

Taşır Coğrafi Keşifler Piri’den izler…

 

 

DENİZCİ OLACAK ÇOCUK…

 

Piri Reis’in asıl ismi Ahmet Muhiddin Piri, künyesi de Ahmet Bin Elhacc Mehmet El Karamani’dir.

1465-1470 yılları arasında Gelibolu’da doğduğu tahmin edilebilir. 1554 yılında 85-90 yaşlarında Kahire’de idam edilmiştir. Osmanlı denizcisi, denizcilik ve coğrafya bilimcisi, haritacı ve kitap müellifi, sırrı hala çözülememiş çalışmalarıyla ün yapmış bir insandır. Kitabı Bahriye isimli ilmi kitabı ve dünya haritaları ile şöhret bulmuştur.

Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhiddin Piri'nin ailesi Fatih Sultan Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman ülkesinden İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç etmiştir. Elbette denizciliğin giriş kapısı sayılan Gelibolu, daha çocuk yaşta iken Piri’yi denizciliğe itmiştir. Piri Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis'tir. Baba ve amca denizci olunca elbette ünlü denizcimiz de daha çocuklukta bu mesleğe karşı ilgi dumuş ve bu mesleği şeçmiştir.

 

DENİZCİLİKTE İLK GÖREVLER

 

Piri Reis denizciliğe amcası Kemal Reis'in yanında başladı. 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de deniz mücadeleleri yaptılar. Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da, katliama uğrayan Müslümanlar, Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince, 2.Bayezid Han tarafından, donanma kumandanı Kemal Reis'in emri altında Osmanlı Bayrağı ile İspanya kıyılarına gönderildiler. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası Kemal Reis ile İspanya kıyı şehirlerini bombardıman ederek, Haçlıların Müslüman katliamını önlemeye çalışmanın yanında, katliamdan kaçan Müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdılar

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen 2.Bayezid Han’ın, Akdeniz'de mücadele veren denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine, 1494'te amcası Kemal Reis ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıktılar ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.

Piri Reis, Osmanlı donanmasının, Venedik donanmasına karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde, Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı. Böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda, Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Piri Reis, 1495-1510 yılları arasında İnebahtı, Modon, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitabı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak not tuttu, kaydetti.

 

KAHRAMAN BURAK REİS’İN ŞEHİTLİĞİ

 

2.Bayezid Han’ın fermanı ile yapılmış bulunan, Modon ve Koron Seferi de denilen, Mora deniz seferine katılıp, o seferde meydana gelen ve yüzyıllardır dilden dile anlatılan kahramanlık örneklerinin bulunduğu deniz muharebesinde o da önemli bir kumandandı.

Olay özet olarak şöyle olmuştu:

Miladi1499 tarihidir. Venedik şövalyeleri, gerek vurkaç taktiği, gerekse korsanlık yoluyla, Osmanlı kıyılarını talan etmektedirler. Mora yarımadası civarında Modon ve Koron başta olmak üzere bu civarda üslenmişler, sıkıştırılınca kaçarak buradaki güçlü kalelerin ardına saklanmaktaydılar.

Sınırları gün geçtikçe Avrupa içlerine doğru uzanan Osmanlı Devleti’nin, Ege ve Akdeniz’deki hakimiyet kurma çalışmaları bu şövalyeler tarafından engellenmekte, asayiş her gün ihlal edilmektedir. Osmanlıların Arnavutluk kıyılarına kadar gidip Mora’yı almaları, Haçlıları telaşlandırdı. Babasının yolunda olan 2.Bayezid Han, Venediklilerin elinde olan ve Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyetinin kurulmasına engel teşkil eden, İnebahtı ve Navarin limanlarıyla, Modon ve Koron kalelerini bir an önce fethetmek istiyordu. Venedikliler talanlarına devam ediyor, Mora’yı geri almak için hazırlık yapıyorlardı. Bundan dolayı bir dersi hak etmişlerdi.

Sultan 2.Bayezid Han’ın sefer hazırlıklarına başlayıp arzu ettiği yerleri feth edebilmek için ilk hedef olarak İnebahtı kalesini seçti. Kapdanı Derya Küçük Davut Paşa, 270-300 parçadan kurulu Osmanlı donanması ile, 1499 yılı baharında Gelibolu’dan hareket etti. O devrin meşhur kaptanları, Kemal Reis, Burak Reis, Kara Hasan Reis ve Herek Reis’in de bulunduğu donanmada, Anadolu ve Rumeli sipahileri ile kapıkulu askerinden ibaret 60 bin kişi civarında bir kara kuvveti de bulunmakta idi. Kemal ve Burak Reislerin emrine birer savaş gemisi verilmişti.

Haçlı devletleri de asker ve gemi ile destekledikleri Venedikli Amiral Antonio Girimani kumandasında hazırlıklarını tamamladılar.

Osmanlı donanması, fırtına ve diğer zor şartlarla mücadele ederek, aylar sonra Modon ve Koron açıklarına geldi. 29 Temmuz günü sabahleyin Osmanlı donanması, Sapienza Adası civarında görünen düşman donanmasıyla savaşa tutuştu.

Yaklaşan Haçlı Venedik donanmasının rampa yapmasına meydan bırakmadan uzaktan top ateşi ile karşılanmasına çalışıldı. Herek Reis, ve Burak Reisler, muharebenin başlangıcında üzerlerine gelen ikişer Venedik gemisini top ateşi ile batırdılar. Kararlaştırıldığı gibi Burak Reis’in gemisi ayrılarak düşman gemilerinin arkasına sarkma manevrasına girişti. Haçlı donanmasının ünlü Amiralleri; kumandasındaki gemileri, yanlarına birer kadırga daha alarak, Burak Reis’in peşine düştüler. Bu güzel gemi olsa olsa Kemal Reis’indir, diye düşünüyorlardı. Kemal Reis’ten çok çekmişlerdi. Tam intikam alma zamanıydı. Üstelik büyük bir nam kazanmak da işin cabasıydı. Hemen üstüne saldırdılar. Düşmanın, her birinde biner kişi bulunan iki ana gemileri ile, yine her birinde beş yüz kişi bulunan diğer iki gemileri, Kemal Reis’in gemisi sandıkları Burak Reis’in gemisini ortaya aldılar. Burak Reis, kendisinden çok güçlü ve daha süratlı olan düşman gemilerinin arasından sıyrılamayacağını anlayınca, ölmeyi mağlub olmaya tercih ederek, yakın muharebeyi seçip, en yakın arkadaşı Kara Hasan’a seslendi:

-Yiğit kardeşim Kara Hasan! Çabuk levendlerimizi hazırla, göze göz dişe diş harb edeceğiz!

Dedi. Kara Hasan:

-Ya dayanamazsak ne olacak?

Diye karşılık verdi. O zaman Burak Reis:

-Şan ve şerefle şehid olmak istemez misin?

Dedi.

-Sözü mü olur Reis! Bu günler için varız!

Diyerek askerleri ile beraber yakın dövüş için hazırlandılar.

Burak Reis, saldıran düşman gemilerine ateşe başlayınca, onlar da karşılık verdiler. Dört gemi bir gemiye karşı muharebe ediyordu. Nihayet üç düşman gemisi Burak Reis’in gemisine rampa etti. Kancalı halatla birbirine sıkı sıkıya bağlandılar. Osmanlı donanması diğer düşman gemileriyle muharebeye girişmiş olduğu için, Burak Reis’e yardım edecek durumda değillerdi. Kancalı halatlarla birbirine sıkı sıkıya bağlanan bu dört gemi, askerleri arasında saatlerce süren kılıç, balta ve balyozla kanlı bir muharebe başladı. Burak Reis’in gemisindeki uğultular, naralar Allah Allah sesleri muharebeye heyecan katıyordu. Dört düşman gemisine karşı muharebe eden leventler, başlarındaki Burak ve Kara Hasan reislerin gayretleriyle şevke geliyor, küffara durmadan saldırıyorlardı. Düşmanın sayısı çok fazlaydı. Bu durumda Burak Reis, bir kaç yiğit levendinin canını kurtarabilmeleri için Kara Hasan’a, askerleri alarak bir sandalla gemiden ve savaş yerinden ayrılmalarını söyledi. Fakat onlar bunu kabul etmediler:

-Baba, senin yanından ayrılmayız. Din için vatan için cihad için can fedadır. Anca da beraber kanca da!

Diye cevap verdiler.

Bu gemilerinin yok olması halinde, Venediklilerin dayanamayacağını anlayan Burak Reis, kendi gemisinin barut deposunu ateşlemeye karar verdi. Bu suretle gemisi mahvolacaktı ama, kendisine rampa eden çok kuvvetli Venedik kalyonları ve içindeki Haçlı Amiralleri de yok olacaktı. Leventlerine son defa şöyle seslendi:

-Cenabı Allah alnımıza böyle yazmış, son nefesimize kadar vuruşacağız! Haydi yiğitlerim, gazilerim, leventlerim! Kelimei şehadet getirin!

Kara Hasan Reis, Burak Reis’ten aldığı emir üzerine gemiyi neft ile tutuşturdu. Şiddetli rüzgar sebebiyle yangın etrafındaki düşman gemilerini de sardı. Düşman amiralleri askerlerini çekip ayırmak istedilerse de, Osmanlı leventleri düşmanın kestiği kancalı halatları yeniliyordu. Serdengeçtiler de düşman kalyonlarına ateşi daha da yayıyorlardı.

Birdenbire mekanı yırtan bir infilak sesi ile beraber gökyüzüne doğru ortası kızıl, siyah bir duman görüldü. Burak Reis barut deposunu ateşe vermiş, meydana gelen infilakle Osmanlı gemisi ile birlikte 4 büyük Venedik gemisi, içinde bulunan ünlü amiraller ve çok sayıda asker ölümü boylamıştı. Burak Reis ve askerleri ise şehadet şerbetini içmişlerdi…

Geri kalan Haçlı donanması artık tutunamazdı. Çok sayıda zayiat vererek savaş alanını terk ettiler. Böylece İnebahtı yolu Osmanlıya açıldığı gibi, Akdeniz hakimiyetinde büyük bir engel aşılmış oluyordu.

Bu büyük zafer, Burak Reis’in adını destanlaştırdı. Türk denizcileri Brodano adasına Burak Reis Adası adını vererek, kadirbilirliğin en güzel örneğini verdiler.

İşte bu muhteşem olay genç Piri Reis’in gözleri önünde cereyen etmişti. Genç yaşında bu büyük tecrübe ona çok şey öğretmiş olmalıdır.

 

BARBAROS KARDEŞLERLE BERABER

 

Piri Reis'in amcası Kemal Reis 1511 yılında Rodos Adası civarında bir deniz kazası sonucu vefat etti. Bunun üzerine kendisi Gelibolu kasabasına yerleşti. Barbaros kardeşler ile birlikte bazen seferlere katılırdı ama, Gelibolu’da ilmi çalışmaları zamanının büyük bölümünü alıyordu. Akrabası Muhyiddin Reis’le de Akdeniz’de seferlere katılıyor, her seferinde çizdiği harita ve gözlemlerini dikkatle not ediyordu. İşte bu harita ve gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik bu harita parçası, günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, Piri Reis’in gitmediği, dolaşmadığı halde nasıl dünya haritası çizebildiği gizemli sorusudur. Kendinden önce bu haritanın bazı noktalarına giderek keşiflerde bulunan Kristof Kolomb’dan yararlandığı tezleri inandırıcı bulunmamaktadır.

Barbaros kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Piri Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere, yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim Han’a gönderildiğinde, Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Piri Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi. Derya Beyi (Albay) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatını buldu.

Piri Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını Yavuz Sultan Selim Han’a sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı Padişahı dünya haritasına bakmış:

-Dünya ne kadar da küçükmüş!..

Demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş:

-Biz bu dünyanın doğu tarafını elimizde tutacağız!..

Diyerek meşhur sözünü söylemiştir. Gerçekten de haritanın yarısı elde mevcuttur. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için, Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği, bunun için muhafaza ettiği iddia edilmektedir.

Piri Reis Mısır seferinden sonra, tuttuğu notlardan denizcilik konulu bir kitap yazmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Meşhur eseri Kitabı Bahriye böylece doğdu. Denizcilik klavuzu mahiyetindeki bu kitap denizcilerin başvurduğu en önemli kitap olma özelliğini taşır.

Kanuni Sultan Süleyman Han'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Piri Reis, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı Sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525'de gözden geçirdiği Kitabı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu. 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci bir dünya haritasını çizdi.

1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa Kaptanı Derya olunca Piri Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alarak donanmaya katıldı. Piri Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı.

 

HİNT OKYANUSU’NA DOĞRU

 

Piri Reis artık ünlü bir kaptan, büyük bir kaşif, tanınmış bir bilgindir. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Kızıldeniz ve Hint Okyanusu siyasetini yürütebilecek bir devlet adamıdır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın 1546'da vefatının ardından, Mısır Kaptanlığı’na getirildi. Hint Kaptanlığı da denilen bu ünvan Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerini de kapsıyordu. Bu onun hayatının sonuna kadar yürüttüğü görevidir.

Mısır Kaptanı Piri Reis 1552'de kendisine yıllık 100 bin akça tahsisat bağlanarak Kızıldeniz, Umman Denizi, Hint Okyanusu kıyıları ve Basra Körfezini içine alan bir görev olmak üzere, kendisine tahsis edilen 30 gemilik bir filo ile sefere çıkma emri aldı.

Piri Reis artık Hint Okyanusu’ndadır. Portekizlilerin burada yer yer işgal ederek sahiplendiği bölgeler vardır. Arabistan Yarımadası’ndaki Maskat bunlardan biridir. Aslında Kanunî Sultan Süleyman Han, İran’a karşı tasarladığı bir savaşta kesin bir sonuca varabilmek için, Süveyş ile Basra arasında doğrudan irtibat kurmanın gerekli olduğunu idrak etmişti. Bunu gerçekleştirmek için önce Hürmüz Boğazı’ndaki Portekizlilerin devre dışına çıkarılması gerekiyordu. Basra Körfezi’nin girişinde bir nevi tıkaç vazifesi gören bu Hürmüz Adası’nın mutlaka fethi gerekiyordu. Padişah, Hürmüz Adası’nın fethini gerçekleştirmek üzere Süveyş’teki sözünü ettiğimiz donanmanın bir an evvel donatılıp sefere hazır edilmesini emretmişti. İşte bu tasarladığı seferin komutanlığını çok güvendiği “Hind kaptanı” da olan Piri Reis’e verdi.

Portekizli tarihçilere göre, Kanuni tarafından Piri Reis’e  şu emir verilmişti:

“Önce Süveyş’teki donanmayı Portekizlilere fark ettirmeden Basra’ya götürecekti. Daha sonra Basra’da bulunan 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanmasına kattıktan sonra, ani ve  sessiz bir harekatla Hürmüz Adası’nı fethedecekti. Fetih müyesser olmadığı takdirde başka bir şeyle uğraşmadan Basra’ya çekilmeliydi. Fakat yolda başka olaylar oldu. Padişahın kendisine verdiği emre rağmen, Portekiz işgali altında bulunan Maskat şehrine asker çıkardı, şehri yağmalattı. Daha sonra Portekiz askerinin siperlerde mevzilendiği ve inşaatı henüz bitmemiş Maskat Kalesi’ni muhasara ederek toplarla dövmeye başladı. Piri Reis’in kuşatmasına altı gün boyunca direnen Maskat Kalesi yedinci günde teslim oldu ve burada bulunan Portekiz askerleri esir edilerek kadırgalara götürüldüler.”

Böylece Piri Reis Basra Körfezi’ne giremeden burada düşman tarafından fark edildi. Plan bozuldu. Yolda Portekizlilerin 70 gemisine karşı savaşa girişmek zorunda kaldı. Onları yendi de. Önünden kaçıp Hürmüz Adası kalesi’ne sığınan Portekizlileri kuşatma altına almıştı. Kalede, Hürmüz’de yaşayan dokuz yüz civarında Portekizli bulunuyordu. Piri Reis elinde kalan 28 gemi ve 850 askerle gelip adayı kuşattı. Kuşatmanın ilerlediği günlerde Portekiz genel valisinin, Gao Adası’ndaki ve diğer şehirlerindeki güçlerini birleştirerek, büyük bir donanma hazırladığını ve Hürmüz’e yardıma gelmekte olduğunu haber aldı. Bunlar yaklaşık 100 gemi ve 15 bin askerden oluşuyordu.

Piri Reis kuşatmanın kaldırılması için pazarlık yaptı. Portekizlilerden devlet adına yaklaşık bir milyon altın değerinde haraç almış olduğu ifade edilmektedir. İstese kaleyi zaptederek bütün Portekizlileri de esir alabilirdi, ama bir şekilde kendisine ulaşan haberler, Hint Denizi’ndeki tüm Portekiz filolarının birleşerek üzerine geldiğini yönünde olduğundan, bu büyük filoya karşı direnmesinin zor olacağını hesaplamasından dolayı kuşatmayı kaldırmış ve Basra Körfezi’ne girmiş olduğu ifade edilmektedir. Yani orayı zaptetse bile sonradan elden çıkarmak ya da gereksiz yere savaşıp kayıp vermektense, devlet adına çıkar sağlayabilecek en mantıklı şeyi yapıp kuşatmayı, aldığı yüklü miktarda haraç karşılığı kaldırmıştır.

 

BASRA KÖRFEZİ’NDE NELER OLDU?

 

Piri Reis, kendi donanmasına kattığı, Portekizlilerden alıp devlet adına el koyduğu ganimet yüklü üç gemiyle oradan ayrılıp süratle Basra Körfezine geldi.

Basra valisi Kubat Paşa, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın emirlerine uymadığını Piri Reis’e şu şekilde hatırlattı:

-Portekizlilerin dikkatini çekmeden donanmayı Basra’ya getirmen gerekirken, sen bunun tam tersini yaptın. Maskat’ı ve Hürmüz’ü yağmalattın. Portekizlileri ayağa kaldırdın. Padişah bu durumu öğrendiğinde bakalım ne diyecek?

Bu sözler üzerine yaptığı hatanın farkına vararak dehşete kapılan Piri Reis, padişahı bizzat ikna etmek için derhal İstanbul’a hareket etmeye karar verdi. Donanmanın en hızlı üç kadırgasına muazzam ganimeti yükleyerek, Kızıldeniz’e gitmek üzere 1553 yılının ilk aylarında Basra’dan ayrıldı. Fakat Basra valisi Kubad Paşa, İstanbul’a gönderdiği bir mektupla Piri Reis’in üç kadırgayla Basra’dan ayrıldığını, Portekizlilerin çok güçlü bir donanmayla Hürmüz’e geldiğini ve bir başka Portekiz donanmasının da, Babül Mendeb Boğazı (Kızıldeniz girişi)’nın önünü tıkadığını rapor etti.

Piri Reis ise Kubat Paşa ile zıtlaşmasının arkasından, devletin malı olarak kabul ettiği ganimetlerle dolu gemileri Portekizlilerin yağmasından korumak amacıyla, Basra Körfezi’nde bırakıp, sadece hazine yüklü gemilerle Mısır’a gitmiştir. Tedbir olarak doğru bir uygulama yapmış olsa da, bu hareketi ile düşmanlarının eline koz vermiş de oluyordu. Çünkü dışarıdan bakıldığında amiral olarak donanmasını terkedip yanına da ganimet yüklü gemileri alıp kaçmış gibi görünüyordu. Aslına bakılırsa Piri Reis donanmasını alarak, Basra'ya gelmişti. Tamire ve bakıma muhtaç donanmayı orada bırakıp, ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a dönmüştü. Ganimet gemilerinden birisi yolda battı. Donanmayı Basra'da bırakması kusur sayıldığı için Mısır'da hapsedildi. Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi sebebiyle arası açıldı. Üstüne üstlük Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden, hakkında padişaha olumsuz rapor verildi ve dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han’ın fermanı üzerine, 1554'te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis'in tüm para ve mal varlığına devletçe el konuldu. Katip Çelebi, Piri Reis’in idamından sonra serveti konusunda  şöyle demektedir:

“Hesapsız malı çıkıp devlet hazinesine alındı. Ağzı kapaklı içi altın dolu büyük bakır kaplarını devlet kapısına gönderdiler”.

Aslında Piri Reis büyük bir haksızlığa uğramıştır. Kendisine emanet edilen filonun hesabını padişaha vermek zorunda olduğunun idraki içindeydi. Kuvvetli ihtimale göre Piri Reis kadırgalarını Portekizlilerin elinde bırakmadı. Bu gemiler sefer esnasında topladığı ganimet mallarıyla ağızlarına kadar doluydu ve Portekiz donanmasının ani hücumuna maruz kalıp mağlup olduğu takdirde, bu servetin ellerine geçmesini istemiyordu.

Osmanlı Devleti’nin menfaatlerini düşünmemek ve emrindeki donanmayı kaderine terketmekle suçlandı. Oysa ki bu tecrübede ve konumda olan, başarılarıyla isim yapmış büyük bir amiralin haklı bir nedeni olmadan böyle davranması mümkün değildi. Bu durumda Mısır Beylerbeyi Mehmed Paşa Piri Reis’i tutuklattırıp bu olayları Kanuni Sultan Süleyman Han’a rapor etmişti. Elbette bu rapor tek taraflı ve Padişah’ı yanıltıcı bir rapordu. Son devrin büyük tarihçilerinden Yılmaz Öztuna bu olayı şöyle değerlendirir:

“Piri Reis’in bu pek parlak ve meşakkatli seferi, bu büyük amiralin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Basra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çekinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının, Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddi hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz Adası’nın fethinin gerçekleştirilememesi, bilhassa Piri Reis’in donanmayı Basra’da  bırakıp Süveyş’e getirmemesidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lazımdır. Türk denizcilerinde, umumiyetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, adeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı; yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasımpaşa’daki Kapdanı Deryalık makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur, endişesi içindeydi. Onun için, Piri Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan, Kemal Reis’in yanında yetişmiş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amiralin, çok ciddi sebepler olmaksızın, donanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikardır.”

İstanbul’dan gelen ferman Piri Reis’in idamını içeriyordu. Kendisini savunmaya bile fırsat bulamadı. 80 li yaşlarında zindanda hüküm infaz edildi.

 

BÖYLE OLMAMALIYDI

 

Piri Reis’in idam edilmesinden birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de Mısır Beylerbeyi Mehmed Paşa mesuldür. Kubad Paşa, Basra’da Piri Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin etmemek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti. Diğer bir rivayete göre Kubad Paşa, Piri Reis’in aldığı muazzam ganimetten hisse istemiş, amiralin, katılmadığı bir savaştan hisse alamayacağını bildirmesi üzerine, Piri Reis’e büsbütün düşman kesilmiştir. Mehmet Paşa ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, muhtemelen Türk amiralinin  şahsını gölgede bırakan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Piri Reis’in düşmanları onun, idam edilmiş bulunan Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akılsız ithamlarda bulunmuşlardır. Ancak Kubad Paşa büyük Türk denizcisini idam ettirmeye muvaffak olmakla beraber, bu olaydan kısa bir süre sonra Basra’dan görevinden azledilmesi, olayları inceleyenleri düşünceye sevkeder.

Bir de Padişahtan aldığı talimata göre, Piri Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15 bin askeri ve diğer gemileri donanmasına dahil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliydi. Padişahın verdiği bu kesin emre rağmen, yolda Maskat ve Hürmüz’ü kuşatmış olması, padişahın emrine muhalefet sayılarak idam kararı çıkmış olmasında etkili olduğu da göz ardı edilmemelidir. Aslında Kanuni Basra Körfezi’ni kullanarak Acemleri arkadan kuşatabilmeyi ve Hint Okyanusu’nda bulunan Portekizlilerin, Müslümanlara verdiği zararları önlemeyi düşünüyordu. Piri Reis’in Hürmüz’ü fethedememesi Basra Körfezi’nin bu maksatlarla kullanılmasının önünü kapatmıştı.  Hem Hürmüz’ü elde tutmaları, hem de Aden civarında Kızıldeniz’in çıkışını tehdit etmeleri, Mekke ve Medine muhafazasını da tehlikeye düşürüyordu. Bu da Halifei Müslimin olan Kanuni Sultan Süleyman Han açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Yukarıda yazdığımız gibi Kubat Paşa, Babulmendep Boğazı’nı Portekizlilerin tutmuş olduklarını padişaha bildirmiş ise, bu Mekke, Medine ve Kudüs’ün tehlikeye girdiği anlamına gelmektedir ki, padişahın bu duruma gazabının da idam kararında etkili olmuş olabileceğini düşünmek gerekir. Ama bütün bunları Piri Reis’in izahları ile dinlemek varken, idam hükmünün gıyabında verilmiş olmasını Divanı Hümayun’un bir yanlışı olarak kabul etmek de mümkündür.

Ne yazık ki hayatı boyunca Osmanlı’ya faydalı olmuş büyük bir deniz kumandanı, değeri yüzyıllar sonra anlaşılacak büyük bir ilim ve keşif adamının, hayatı böylece dramatik bir şekilde son buluyordu.

Para, ganimet ve servet dışarıdan bakıldığında insanları suçlu gibi de gösterebiliyor. Anlamaz, dinlemez, gerçeği öğrenmezsen, tedbirli kumandanları bile, bu serveti elde edebilmek için, devletin donanmasını dahi feda etmekten çekinmeyen mal hırslı adamlar olarak görebilirsin.

Mal ve insan ilişkisinin değişik bir boyutu olduğu için Piri Reis de bu kitabımıza misafir edilmiştir.

 

 

TOP