Çandarlı Halil Paşa

Rüşvet alıp düşmanı moralli kılınca,

Paşamız kelleyi teslim etti kılınca…

 

 

ÇANDARLI SÜLALESİNDEN BİRİ

 

Çandarlı İbrahim Paşa'nın büyük oğludur. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kazaskerlik yapmış bulunan Halil Paşa babasından sonra 1427 yılında Sultan 2.Murad Han’ın tayin etmesi ile veziri azam olmuştur. Böylece aynı sülaleden veziri azam olan dördüncü kişidir.

Halil Paşa babası gibi 2.Murad Han zamanında bütün kuvveti elinde bulundurmuştur. 1444'deki Edirne-Segedin muahedesinden sonra 2.Murad'ın tahttan çekilmesi üzerine, yerine hükümdar olan oğlu Manisa Valisi 2.Mehmed Han’a veziri azam oldu. Fakat 12 yaşında bulunan çocuk hükümdarın, lalası Zağanos Paşa 'nın teşvikiyle lüzumsuz emirler verdiği düşüncesiyle canı sıkılmıştı. Çünkü kendisi Sultan 2. Murad Han zamanında serbestçe hareket ettiğinden, işine müdahaleyi istemiyordu. Bu sırada Segedin anlaşmasını bozup yeni bir sefer hazırlıklarına girişen Haçlıların oluşturduğu kritik vaziyetin, çocuk yaştaki bir padişah tarafından idare edilmesindeki zorlukları gören Halil Paşa, 2. Murad Han’ın yeniden ordunun başına geçmesini lüzumlu gördü ve Edirne’ye davet etti.

 

SEGEDİN ANLAŞMASI VE HAÇLI DÖNEKLİĞİ

 

Yeri gelmişken Segedin anlaşmasını ve nasıl bozulduğunu kısaca yazmamız gerekir. Çünkü Haçlı dönekliğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Sırp ve Macarlarla yıllar boyu muharebe eden Osmanlı, artık bu cephede sulh ve sükunun sağlanması arzusundaydı. Hem Sultan 2.Murad Han, Hacı Bayramı Veli tarafından oğlu Şehzade Mehmed’in Akşemseddin’le beraber İstanbul’u fethedebileceği müjdesini almıştı. Kendisi hayattayken İstanbul’un fethedilmiş olduğunu görmek ve sevinci yaşamak istiyordu. Bunun da yolu ölmeden önce oğluna tahtını bırakması idi. Böylece onun İstanbul’u fethettiğini belki görebilecekti. Ayrıca da ömür boyu muharebe ve hareketli hayat onu yıpratmıştı. Uzlete çekilip, ibadet ve zikir için zaman ayırmak istiyordu.

Haçlılarla şöyle veya böyle bir sulh anlaşması yapıp bu emellerini tahakkuk ettirmek gayesiyle sulh yollarını aradı. Sulh için ağır şartlar da koşmak istemiyordu. Araya girenlerin de çabasıyla Haçlıların gönderdikleri sulh heyeti ile Edirne’de müzakereler başladı.

Neticede 1444 yılı Haziran'ın 12'sinde 10 senelik bir sulh anlaşması imzalandı. Anlaşmanın bazı maddeleri Osmanlının aleyhine olmasına rağmen, 2.Murad Han bu şartlara razı oldu. Bu anlaşmaya göre Sırplardan alınan Semendire, Kolombaç, Alacahisar ve Topliçe’nin Sırbistan’a bırakılması ve Despot'un Osmanlıların yanında bulunan iki oğlunun iadeleri kabul ediliyor ve Sırp despotu da Osmanlılara vergi vermeyi taahhüd ediyordu. Bundan başka Eflak ve Güvercinlik, Osmanlılara vergi vermekle beraber Macarların nüfuzu altına bırakılmakta idi. 10 yıl boyunca yürürlükte olacak olan bu anlaşma gereği, sulh hakim olacak, taraflar birbirlerine saldırmayacaktı.

Segedin anlaşması denilen bu anlaşma için taraflar kitap üzerine yemin ettiler. Osmanlı tarafı Kuran, Haçlı tarafı da İncil üzerine yemin ettiler. Anlaşma maddeleri iki dilde yazılıp karşılıklı alınıp verildi.

2.Murad Han Macar kralı ile bu 10 senelik Segedin saldırmazlık anlaşmasını imzalar imzalamaz  hemen tahtını, 12 yaşındaki oğlu Fatih Sultan Mehmed’e devretti, Manisa’ya çekildi.

Osmanlı tahtına 12 yaşında bir çocuğun geçtiğini duyan zamanın papası, yardımcısı kardinal Sezerani’yi hemen Macar kralına gönderdi. Kardinal, papanın temsilcisi olarak, Macar Kralı’na:

-Papa’nın senden isteği şudur. Türk tahtı 12 yaşında bir çocuğa kaldı. Hemen asker topla ve Türkleri Avrupa’dan atalım. Geldikleri Orta Asya’ya gönderelim.

Dedi. Kral ise:

-Efendim ben Segedin anlaşmasını, kutsal İncil üzerine yemin ederek imzaladım. Eğer bozarsam Allah bana belalar gönderir…

Dedi. Kardinal tarihe geçen ve Haçlıların Müslümanlara bakışını özetleyen şu meşhur sözünü söyledi:

-Papa buyurdu ki, Müslümanlara karşı edilen yeminler yemin sayılmaz. Yeminini bozsun!..

Papa’nın buyruğunu duyan Macar Kralı, İncil üzerine el basarak ettiği yeminini ve anlaşmayı böylece bozdu.

Bulgaristan tarafından Osmanlı toprağına tecavüz etti.

12 yaşındaki genç Padişah 2.Mehmed Han, Çandarlı Halil Paşa’nın israrlı telkinleri sonucu, Babası Murad Han’a, ordunun başına tekrar geçmesi için elçiler gönderdi. Murad Han:

-Osmanlı tahtında bir Padişah oturmaktadır. Her ne tedarik gerekirse kendisi yapacaktır. Biz köşemize çekildik ve burada kalacağız.

Diyerek elçileri geri çevirmiştir. Genç Padişah bu sefer kendi dehasını da konuşturarak babasına bir mektup yazmıştır. Demektedir ki:

-Devletin ve ordunun sana ihtiyacı vardır. Padişah sen isen gel makamına otur, ordunun başına geç. Yok eğer Padişah ben isem sana emrediyorum, gel makamına otur ve ordunun başına geç!

 

2.MURAD HAN GERİ GELİYOR

 

2.Murad Han için yapacak başka bir şey yoktur. Askerleri ile beraber Manisa’dan İstanbul Boğazı’na doğru hareket eder. Çünkü Çanakkale Boğazı düşman donanması tarafından kontrol altına alınmıştır. Oradan, asker başına birer duka altın vererek; Ceneviz gemileriyle karşı yakaya geçer. Bu fiyat büyük bir dayatmadır. 2.Mehmed Han bu dayatmayı asla unutmayacak ve ileride Rumeli Hisarı’nı yaparak boğazı kontrol altına alacaktır.

Murad han Rumeli'ye geçtikten sonra süratle Edirne’ye gelir. Oğlu 2.Mehmed’i yanına alıp,  Çandarlı Halil Paşa'yı da Edirne’de naip bırakarak Varna’ya doğru, Haçlı ordularını karşılamak üzere hareket eder. Haçlıların karşısına çıktığında Segedin anlaşmasının sayfalarını mızrakların uçlarına taktırarak:

-Siz bu anlaşmayı deldiniz artık bizden kabahat gitti!...

Dercesine düşman üzerine atılır. Yapılan büyük mücadele neticesinde  Haçlıları topraklarından kovarak Segedin’in öcünü alır.. Macar Kralı, Papa’nın sözlerine uymasının cezasını, topraklarını kaybederek ve kendi hayatını da atıyla bataklıkta boğularak öder.

2. Murad Han savaş alanını gezerken düşman ölülerinin hep genç olduğunu görünce yanındaki yardımcılarına sorar:

-Biz bu savaşı nasıl kazandık? Bunlar hep genç ve güçlü askerlermiş?

Yanındaki vezirlerden biri:

-Sultanım şu yerde yatan keferelerin içinde bir tek ak sakallı ihtiyar yok. Biz ihtiyarlarımızın tecrübe ve öğütleri sayesinde kazandık, onlar ise ihtiyatsızlıkları yüzünden kaybettiler.

Diye cevap verir…

İstikbalin İstanbul Fatihi Şehzade Mehmed, babasının İstanbul Boğazı’ndan askerleri ile geçmek için nasıl yüksek bedeller ödemek zorunda bırakıldığını unutmadı. Rumeli Hisarı’nı inşa ederken onu bu Hisar’ın yapılmasına  iten sebepler arasında bu olayın olduğu söylenir. Ayrıca Varna zaferi de onun tecrübe hanesine yazıldı.

 

ÇANDARLI HALİL PAŞA VE 2.MEHMED HAN

 

Sultan Murad başkumandan sıfatıyla gelerek Varna muharebesini kazandı ve Edirne'ye dönüşte Halil Paşa'nın bir kurnazlığı ile oğlu 2.Mehmed Han’ı Manisa 'ya göndererek ikinci defa hükümdar oldu.

Şöyle ki:

Çandarlı Halil Paşa 2.Murad Han’ın Varna zaferini kazanıp Edirne’ye döndüğü sırada Sultan 2.Mehmed Han’a şöyle dedi:

-Sultanım! Babanıza bir kere saltanatı teklif buyurmanız münasip olur. Zaten kabul etmeyeceği de ortadadır. Fakat sizin şanınıza bir kere teklif düşer.

Böylece 2.Mehmed Han’ın bu teklifi yapmasını bir kurnazlıkla sağlamıştır. Yapılan bir divan toplantısında 2.Mehmed Han Çandarlı’nın dediği teklifi babasına yapması üzerine, Sultan 2.Murad Han vezirlerin yüzüne baktı. Halil Paşa hemen:

-Sultanım madem ki Sultanımız böyle bir teklif yaptı, siz de kabul buyurunuz! Herkesin isteği bu teklifi kabul buyurmanız yönündedir. Şayet kabul buyurmazsanız bütün bir milleti kırmış olacaksınız!

Dedi. Vezir ve kumandanlar da söz ve hareketleriyle onu desteklediler. Bunun üzerine Sultan 2.Murad Han tahta oturmayı kabul etti. Şehzade Mehmed, Çandarlı’nın yaptığı bu oyunu hiçbir zaman unutmadı. Çünkü çok kırılmıştı.

2. Murad Han bir süre sonra tekrar saltanattan çekilerek Manisa'ya gidip şehzadesini ikinci defa hükümdar yaptı. Bundan birkaç ay sonra da Edirne yangını ve onu müteakip yeniçerilerin ayaklanma emareleri baş gösterdi. Devletin kuvvetli ellerde bulunması zaruretine inanan Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa, Sultan Murad Han’ı gizlice Edirne'ye getirterek üçüncü defa hükümdar yaptırdı.

Olay şöyle gelişti:

Edirne’de büyük bir yangın çıkmış, çarşı baştan başa yanmıştı. Yeniçeriler meydana gelen bu yangın ve sonrasında devlet yetkililerinin gerekli özeni göstermedikleri, yönetim zaafı meydana geldiğini ileri sürerek, yöneticilerden Hadım Süleyman Paşa’nın konağını bastılar. Paşa büyük çabalar sonucu ellerinden kaçarak Sultan 2.Mehmed Han’a sığındı. Yeniçeriler ayaklanmışlardı. Başıbozuk olarak bir tepeye çıktılar ve çeşitli şikayetlerde bulunmaya başladılar. Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa bu tepeye giderek her yeniçeriye yarımşar akçe vererek bu isyanı önledi. Yeniçeri ücretlerinin bu tepede yarımşar akçe arttırılmış olmasından dolayı bu tepeye “Buçuktepe” adı verilmiştir.

Bu olayın arkasından İshak Paşa ve Umuroğlu, Çandarlı Halil Paşa’ya giderek, askerlerin Murad Han’ı arzuladıklarını, kendisinin tahta tekrar oturmaması halinde bu ayaklanmayı bastırmanın mümkün olamayacağını ifade ettiler. Bunun üzerine Sultan 2.Murad Han gizlice yeniden Edirne’ye çağrılarak tahta oturması istendi. O da gelip üçüncü kere tahta oturdu. Sultan 2.Mehmed tekrar Manisa’ya vali olarak yollandı.

Çandarlı Halil Paşa ayrıca 2.Mehmed Han’ın en gözde veziri olan Zağanos Paşa’yı da görevinden aldırarak Balıkesir’e gönderdi. Yeniçerilerin isyanında kusuru görüldüğü ileri sürülerek devlet hizmetinden de azledilmişti. Bu haller genç hükümdar Sultan 2.Mehmed Han’ın Halil Paşa'ya karşı aşırı kırılmasına sebep oldu. Ama babasının saltanatı söz konusu olduğu için gücenikliğini içine bastırmak zorunda kalıyordu. Hatta Manisa’ya varınca Halil Paşa’yı kasdederek Molla Hüsrev’e:

-Şu herif acaba bize neden mekr eyledi? (neden tuzak kurdu?)

Diye dertlendiği kaydedilmektedir.

 

SULTAN 2.MEHMED HAN DÖNEMİ

 

2.Murad Han 1451'de vefat etti. Çandarlı Halil Paşa derhal Şehzade Mehmed’i Edirne’ye tahta cülus etmesi için davet etti. Sultan 2.Mehmed Han Manisa’dan hareket edip Çanakkale Boğazı’nı geçerek Gelibolu’ya geldiği günlerde Edirne’de yeniçeriler ayaklanmaya teşebbüs ettiler. Çandarlı Halil Paşa emrindeki askerleri toplayıp bu yeniçeriler üzerine vardı ve onlara dedi ki:

-Yeni sultanımız 2.Mehmed Han Edirne’ye vasıl olmak üzeredir. Arzuladığınız ihsanları size o verecektir! Acele etmeyiniz!

Diyerek isyanı önledi. Çünkü askerler Halil Paşa’yı çok sever ve dinlerlerdi.

Sultan 2.Mehmed Han üçüncü kez ve bu sefer kesin olarak hükümdar oldu ve hemen İstanbul'un fethi için hazırlıklara başladı. veziri azamlık makamında bırakılan Çandarlı Halil Paşa ise, İstanbul’un fethi için zamanın henüz erken olduğunu, böyle bir teşebbüs halinde Haçlıların birleşerek Osmanlıya taarruz edeceklerini, bunun ise devletin geleceğini tehlikeye atmak demek olduğunu ifade ediyor ve bu sefere muhalefet ediyordu. Devlete karşı üç haçlı seferinin yapıldığını görmüş ve büyük tehlikeler atlatılmış olduğu için yine büyük bir haçlı hareketi vukua gelmesinden çekinmekteydi.

2.Mehmed Han ise bu görüşlere karşı şöyle cevap veriyordu:

-Allah’ın takdiri olunca, alışılagelmiş nice imkansızlıklar kolaylaşır. Bütün kainat onun aksine çalışsa da fayda vermez. Bu iş aksine, basit ve elde edilmesi kolay bir iş ise de, şayet Allah dilemez ise, cümle alem onu yapmaya yönelse yine de başaramaz. Bu konudaki ümidim, ne mal ve mülk bolluğunda, ne ordu ve kahramanların çokluğunda, ne de savaş alet ve silahlarının fazlalığındadır. Aksine sadece Allah’ın lütuf ve yardımına güvenirim. Esas gayem de, İslam’ın yüce prensiplerini ortaya koymaktır. Eğer o kalenin benim tarafımdan fethi takdir buyurulmuş ise, kale burçları taş ve topraktan değil, saf demirden de olsa, öfke ve kahr ateşi ile onu eritip mum gibi yumuşatırım!

 

KARŞILIKLI GÜVENSİZLİK

 

Sultan 2.Mehmed Han’ın işi gücü artık İstanbul’un fethi idi. Gece gündüz bu gaye için çalışıyordu.

Genç Padişah bir gece, Veziri Azamı Çandarlı Halil Paşa’yı yanına çağırttı. Bu zamansız davet Halil Paşa’yı çok heyecanlandırdı. Kendisi hakkında kötü bir kararın verilmiş olma ihtimali vardı. Hemen yanına bir tabak altın alarak huzura vardı. Altın dolu tabağı Sultan’ın önüne koydu. Sultan bu işe şaşırmıştı:

-Ne yapıyorsun Paşa!

Diye sordu. Çandarlı:

-Devlet büyükleri padişahın huzuruna vakitsiz çağrılınca eli boş gitmek adet değildir. Esasen sunduğum şey Padişahımızın malıdır. Kulunuz emanetçi idim.

Diye cevap verir. Padişah:

-Paşa! Paranın gereği yok. Senden istediğim İstanbul’un fethedilmesi için destek vermendir. İstanbul’u fethettikten sonra sana bunlardan daha fazlasını vereceğim.

Dedikten sonra yatağını göstererek:

-Şu yatağı görüyor musun Paşa! İstanbul’u düşünmekten geceleri gözüme uyku girmez oldu. Dönüp dururum. Yatağa yatıp tekrar kalkıyorum. Uyuyamıyorum. Paşa! Bizans’ın parasına bağlanmaktan sakın! Yakında savaş başlayacaktır. Allah’ın izniyle İstanbul bizim olacaktır.

Dediği tarihlerde yazılıdır. Halil Paşa ise şöyle karşılık verir:

-Böyle büyük bir gaye uğrunda bütün devlet adamlarımız mal ve canlarını feda etmekten çekinmezler.

Bu olay ve Sultan 2.Mehmed Han’ın bu sözleri Çandarlı’nın Bizans’tan çeşitli hediyeler aldığını, fethe karşı görüş sahibi olduğunu, padişahın ise bunu bildiğini göstermektedir. Bu olaydan sonra Çandarlı Halil Paşa’nın padişahtan tedirgin olmaya başladığını tahmin etmek zor olmaz.

 

FETİH HAZIRLIKLARI

 

Şimdi kısaca İstanbul’un fethine bir göz atalım. Çandarlı Halil Paşa’nın hangi safhalarda ne gibi muhalefet ettiğini görelim:

Sultan 2.Mehmed Han, İstanbul’u daha önce kuşatan ve başaramayan baba ve dedelerinin başarısızlık nedenleri, İstanbul surlarının karış karış yapısı, dünyanın durumu, Haçlıların İstanbul hassasiyetleri, mevcut askeri güç gibi çok yönlü durumları defalarca gözden geçirdi. Uykusuz geceler, derin düşünceler, görüştüğü ilim adamları ile ortak konu hep İstanbul’un fethi üzerine idi. Ordusunu ve devlet adamlarını da bu gayeye göre eğitiyordu. Başta Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaları da, ordusunun manevi eğitimleri ile meşgul bulunuyorlardı. Bilhassa Peygamber Efendimizin:

“İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri ne güzel askerdir.”

Hadisi Şerifi’ni askere öğretiyorlar, “ne güzel asker” denilen o askerin kendileri olduğunu müjdeliyorlardı. Başvezir Çandarlı Halil Paşa ve diğer vezirlerden Zağanos Paşa Sultan Mehmed’in sık sık görüşlerine başvurduğu iki devlat adamı idi. Bunlardan Çandarlı Halil Paşa, fethe girişmenin erken olduğunu savunarak muhalif, Zağanos Paşa da hocalarla paralel olarak, zamanın geldiği, fethin bir an önce yapılması gerektiği düşüncesi ile muvafık fikirlerin başı sayılıyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han ise, maddi hazırlıklar ile bizzat meşgul bulunuyordu. Sonunda planını şu esaslar üzerine bina ediyordu:

Birincisi, İstanbul surları çok sağlam, yüksek, kalın ve kat kat yapıldığından bunları yıkmak için mevcut silahları geliştirmek gereklidir.

İkincisi, bu surlar kısa sürede yıkılmalıdır. Çünkü batıdaki Haçlılar İstanbul’un elden çıkmasını kesinlikle istemediklerinden, kuşatma başladıktan kısa bir süre sonra hemen toplanıp saldırıya geçmektedirler. Sadece kendileri değil, doğudaki beylikleri de etkileyip, kışkırtıp üzerine salmaktadırlar. Bu hep böyle olmuştur. O halde onların saldırmasından önce surlar acele olarak delinmelidir. Yeni silahlar buna uygun olmalıdır.

Üçüncüsü, İstanbul’u kuşattıktan sonra denizden gelebilecek yardımları mutlaka önlemek gerekir.

Dördüncüsü, Haliç’e mutlaka gemi sokmak gerekir. Haliç tarafından kuşatılamayan İstanbul’un, dayanma gücü kırılamaz. Kısa sürede pes ettirilemez.

Beşincisi, Marmara Denizi’nden de, deniz gücü ile İstanbul kuşatılmalıdır.

Altıncısı, Galata bir Ceneviz toprağıdır. Cenevizlileri karşıya almadan hareket etmek gerekir. Bunun için Galata üzerinden aşırma mermi atacak düzenekler olmalıdır.

Yedincisi, İstanbul’da oturan halk ve savunma gücünün moralleri devamlı bozulmalı, rahat uyku uyutulmamalıdır.

Sekizincisi, Peygamberimizin; “İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri de ne güzel askerdir” müjdesi, alimler vasıtasıyla askere devamlı tekrar ettirilmeli, maneviyat hep yüksek tutulmalıdır.

Sultan 2.Mehmed Han işte bu tesbitleri dolayısıyla ve ilmi dehasını da kullanarak yeni silahlar icat ettiği gibi, kimsenin aklına ve hayaline gelmeyen askeri taktikleri planladı ve hemen hayata geçirmeye başladı.

Bunların en önemlileri şunlardır:

O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar dökülmesi.

Gelibolu Tersanesi’nde kısa sürede güçlü bir donanmanın inşası.

Çanakkale Boğazı’nın iki tarafına yapılacak hisarlarla ve konuşlandırılacak silahlarla Akdeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünü kesmek. Kilitbahir’e ve karşısında bulunan Çanakkale şehrine kaleler yapmak, toplar yerleştirmek.

İstanbul Boğazı’nın Anadolu kıyısında Yıldırım Bayezid Han’ın yaptırdığı Güzelce Hisarı’nın genişletilmesi, onarılması ve sağlamlaştırılması. Ayrıca bu hisarın tam karşısına Rumeli Hisarı’nın yaptırılarak Karadeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünün kesilmesi. Fetihten sonra da bu kalelerden İstanbul’un savunması yönünde istifade edilmesi. Dört ay gibi kısa bir sürede yapılan Rumelihisarı’nın dört ana kulesinin yapımının sorumluluğunu şu şekilde paylaştırdı:

Kulelerden birinin sorumluluğu bizzat kendisine, birisi Saruca Paşa’ya, birisi Zağanos Paşa’ya ve sonuncusu da Çandarlı Halil  Paşa’ya aitti. Bizzat kendisi ve sorumluluk sahibi paşaların fiilen çalışmaları ve böylece usta ve işçileri teşvik etmeleri sonucu dört ayda bu muazzam tesis tamamlandı.

Kuşatma esnasında Haliç’e mutlaka deniz gücü sokmak. Bunun için Haliç girişindeki zinciri geçmek mümkün olmazsa, boğazdan Haliç’e kara yoluyla bir donanma getirip kuşatmayı tamamlamak. Bunun için müsait yollar keşfetmek ve gerekli malzemeleri önceden tedarik etmek.

Haliç’in üstünden surların dibine kara gücü ve silah geçirip kuşatmaya yardımcı olmak. Bunun için büyük bir köprü yapımı gerekecektir. Duba olarak kullanılacak binlerce boş fıçı, kereste ve halatların önceden hazır edilmesi.

Galata toprakları dolayısıyla, Cenevizlileri karşısına almadan, onların sınırları dışından, dağların arkasından İstanbul içlerine aşırma mermi atabilecek top düzenekleri yapmak. Bunun için de gerekli hesapları bizzat yaparak havan toplarını keşfedip geliştirdi.

Kuşatma anında şehir içinde yangınlar çıkaracak, barutla havadan giden düzenekler keşfetti. İnsanlık bunların, füzelerin babası olduğunu asırlar sonra anlayabildi.

İstanbulluları rahat uyutmayacak top gürültülerinin yanında, seslerin en güzel şekilde duyulabileceği yerlere mehter takımları yerleştirilerek, dev kösler kullanarak ve bunları hiç susmaksızın çaldırarak, askerin maneviyatını yükseltirken, düşmanınkini çökertmek.

Geceleri mum donanması ve aydınlatma taktikleri ile çok kalabalık ve güçlü gözükmek.

Alimler vasıtasıyla askere devamlı maneviyat aşılamak.

Surlara tırmanmayı mümkün kılacak tekerlekli dev kuleler hazırlamak.

Bizans askerlerinin ellerinde bulunan ve rum ateşi denilen yakıcı silahlara karşı tedbirler almak.

Bütün bu silah ve taktikler için gerekli malzemeler süratle tedarik edildi. Yapılacak kalelere derhal başlandı ve kısa sürede bitirildi. Tersanelerde gemi inşasına hız verildi.

 

İSTANBUL KAPILARINDA

 

Genç Sultan her şeyi bu şekilde planlayıp kuşatmayı başlatmıştı. Dev gülleleri atan devasa toplar surları yıkarken, karadan yürütülen gemiler Haliç’e baskın yapıyor, donanma Marmara’dan surları tazyik ederken, Kasımpaşa sırtlarından atılan havan topları, şehirdeki halkı ve Haliç’te bulunan Bizans donanmasını şaşkına çeviriyordu. Haliç üzerine bir gecede yapılan duba üstü köprü ile, gerekli mühimmat surların dibine kadar getirilebiliyor, mehter takımlarının çıkardığı seslerden kendilerine uykuyu haram kılmış olan şehir halkı, surların altından dehlizlerden gelecek Osmanlı askerlerinin tedirginliği ile diken üstünde vakit geçiriyorlardı.

Akşemsettin, Molla Gürani ve diğer hocalar, askerin moralini yükseltmeye devam ederken, ıslak manda derileri ile korunaklı hale getirilmiş tekerlekli dev kuleler surların dibine sürülüyordu.

Bütün bunlar yapılırken dikkatlerden kaçmayan bir husus vardı. Bizans kumandanları ve halkı, büyük bir gayret ve cesaretle şehri savunmak için olağanüstü çaba harcıyorlardı. Bu çabalarını görenler, biryerlerden cesaret aldıklarını düşünebilirlerdi. Acaba Çandarlı Halil Paşa mı onlara bazı taahhütlerde bulunuyor ve kısa süre sonra kuşatmanın kaldırılacağını fısıldıyordu, bilinmez. Haliç’e karadan yürütülen gemiler indiğinde Bizanslı kumandanlar şaşkınlık ve hayret içinde olmalarının yanında çaresizdiler. İşte bu çaresizliğin verdiği ruh haliyle bir vahşete de imza attılar:

Gerek kuşatma sırasında, gerekse önceden ellerine geçmiş bulunan yüzlerce Osmanlı esir askerleri surların üzerine çıkarıp idam ettiler. Bunları Osmanlı askerleri de görmüştü. Denilebilir ki yine Haçlı, haçlılığını yapmıştı.

Genç padişah ise gittikçe sabırsızlanıyor, bazen surların dibine kadar gelip olayları bizzat takip edip emirler verirken, bazen de sinirlenip atını denize doğru sürüyordu. Muhasaranın ilk günleri Bizans’a yardım getiren Haçlı gemilerinin, tüm engelleme girişimlerine rağmen Haliç’e girmeye ve yardımı yerine ulaştırmaya muvaffak olması üzerine bir savaş divanı toplanması emredildi. Divanda herkes fikrini söylüyordu. Düşmana hem muharip asker ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa, bu hal karşısında Bizans’a senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartıyla muhasaranın kaldırılmasının teklif edilmesi görüşünü ileri sürdü. Acaba bu teklifi Bizanslı yetkililerden aldığı gizli haberler üzerine mi yapmıştı, tartışmalıdır. Fakat Halil Paşa'nın aksi görüşünü savunan Zağanos Paşa ve diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler.

İstanbul muhasarasının sonuna yaklaşılıyordu. Bir Haçlı heyetinin geldiği ve Sultan ile görüşmek istedikleri haber alındı. Bunlar Macar heyeti idi. Bu heyet Macaristan’da Jan Hunyad'ın naiplikten çekilerek, genç Ladislas'ın kral olduğunu bildiriyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad, Sultan Mehmed Han ile üç sene müddetle yapmış olduğu ateşkes anlaşmasını, idareyi başkasına devretmesi münasibetiyle geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının imzaladığı nüshayı da iade ediyordu. Macar murahhası Veziri Azam Halil Paşa ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştükten sonra, efendisinden aldığı talimat üzerine 2.Mehmed Han’ın huzuruna çıktı. İstanbul muhasarasının kaldırılmasını rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan etti. Macar murahhası bundan başka batı devletlerine ait bir donanmanın da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu söyledi. Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma göndereceği şayiası yayılarak dedikodu başladı.

Elçilerin istekleri düpedüz tehdit boyutunda idi.

Vaziyet kritik bir hal almıştır. Bu tehditlerin doğruluk derecesini araştırmaya bile vakit yoktu. Sultan 2.Mehmed Han derhal savaş divanını toplamıştır. Vezirler, kumandanlar, hocalar divandaki yerlerini almışlardır. 2.Mehmed Han Haçlı elçilerinin tehditlerini hatırlatarak alınacak tedbirler konusunda divandakilerin fikirlerini sormaktadır:

İlk sözü Çandarlı Halil Paşa almıştır:

-Hünkarım! Devletimiz şu kadar badireler atlatmıştır. Hepsinden yüz akı ile çıkıp zafer kazandık. Dedeniz Yıldırım Han’ın uğradığı akıbetten beri geçen 50 yıl içinde, devletimiz eski haşmetine kavuşmuştur. Nice fütuhatlar yapıldı, nice zaferler kazanıldı. Bu zafer ve fetihlerin devam etmesi için devletimizin ayakta kalması gerekir. Yeni bir haçlı seferi olursa Allah göstermesin, devletimizin geleceği tehlikeye girer. İstanbul fethi bizim için elzemdir. Lakin vakit erkendir. Zamanını kollamak gerekir. Baştan beri vaki olan endişelerimin haklı olduğunu, gelen Haçlı elçilerinin getirdikleri haberler doğrulamıştır. Şimdi gerekir ki, bu muhasarayı kaldırıp, yeni başlatıldığını haber aldığımız Haçlı seferleri için tedbir alalım. İstanbul’un fethi için münasip zamanın gelmesini bekleyelim. Şimdi fethi tamamlasak bile, Avrupa’nın hışmını üstümüze çekmiş oluruz. Benim görüşüm budur.

Diyerek muhasaranın kaldırılmasını savunmuştur. Sultan 2.Mehmed’in bu konuşmayı dinlerken renkten renge girdiği gözlerden kaçmamıştır.

2.Mehmed Han Zağanos Paşa’nın görüşlerini sordu. Zağanos Paşa aslen Lübnanlı bir Hıristiyan ailenin oğluydu. Sonra Müslüman olmuştu.

-Haşa ve kella Hünkarım! Halil Paşa’nın dediklerini katiyen kabul edemem. Bu tür tehditlere boyun eğmemek gerekir. Biz buraya geri dönmeye değil gerekirse ölmeye geldik. Halil Paşa sizdeki hamiyeti söndürüp, şecaat ve cesaretinizi öldürmek istemiştir. Bu sözleriyle o, zillet ve hüsranla geri çekilmeyi istemektedir. Yunanistan’da ortaya çıkan, Hindistan’a savaş açan ve Asya’nın yarısını hükmü altına alan Büyük İskender’in ordusu, bizim ordumuzdan daha büyük değildi. O ordu, o büyük ve geniş toprakları istila edebildiğine göre, bizim ordumuz şu taş yığınını dağıtamaz mı? Husumet ve üstünlük taslayabilecek bir devlet var mı? Onlar hiçbir şeye güçleri yetmeyen hırsız ve korsan devletler değil de nedir? Eğer bu devletler Bizans’a yardım etmek isteselerdi, şüphesiz bunu yapar, Bizans’a asker ve gemi gönderirlerdi. Farz edelim ki batılılar bizimle fetihten sonra savaşa girdiler. O zaman biz ellerimiz bağlı hareketsiz mi kalacağız? Bizim şerefimizi müdafaa edecek ordumuz mu yok? Ey saltanatın sahibi Hünkarım! Siz benim görüşümü sordunuz, ben de apaçık ve sarih olarak ilan ediyorum ki; kalplerimizin yalçın kaya gibi olması ve en ufak bir zaaf ve acizlik göstermeden savaşa devam etmemiz şarttır. Biz bir işe başladık, onu tamamlamamız üzerimize vaciptir. Hücumlarımızı şiddetle arttırmamız ve yeni mevziler elde etmemiz, düşmanın şecaat ve cesaretini dumura uğratmamız şarttır. Ben bundan başka bir şey bilmiyorum, bundan gayrı da bir şey söylemeye gücüm yoktur.

Sultan bu konuşmadan dolayı rahatlamış ve cesaret kazanmıştır.

Hoca Akşemseddin söz alır:

-Hünkarım! Peygamber Efendimizin müjdelediği İstanbul’un fethi tahakkuk etmek üzeredir. Bütün askeri tedbirleri aldınız. Askerleriniz her türlü silah ve cephane ile son hücuma hazırdır. Moralleri yüksektir. Hepsi de Peygamberimizin medhettiği asker olmak için sabırsızlanmaktadırlar. Bütün manevi işaretler de sizin İstanbul’u fethedecek kumandan olarak Peygamberimizin medhine mazhar olacağınız yönündedir. Haçlı tehditlerine aldırmamak gerekir. Donanma ve orduları gelseler bile ordumuzun önünde mağlup olmaya mahkumdurlar. Tarihin elimize verdiği bu fırsatı kullanıp son bir gayretle bu işi bitirmeliyiz. Allah’ın yardımı, Efendimizin duaları sizin ve ordumuzun üzerinedir. Moralinizi yüksek tutunuz!

Diyerek duygusal bir konuşma yaptı. Mecliste bulunanların tamamı da bu görüşlerin etkisiyle aynı paralelde şeyler söylediler. Sultan Mehmed Han’ın yüzü gülmeye başlamıştı.

Çandarlı Halil Paşa görüşlerinde yalnız kalmıştır. 2.Mehmed Han’ın kararı muhasaranın devamı yönündedir. Lakin Başvezirinin neden bu kadar israrla muhasaraya son vermek konusunu savunduğunu merak etmektedir. Bu konuda araştırma yapmaya karar verir.

2.Mehmed Han, Bizans İmparatoru’na son bir elçi heyeti göndererek İstanbul’u kan dökülmeden teslim etmesini talep etmiştir.

23 veya 24 Mayısta  İsfendiyaroğlu Kasım Bey başkanlığında bir heyeti elçi olarak İmparator’a gönderdi ve son saldırının doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Padişahın teklifi şöyle idi:

1-Şehrin kan dökülmeksizin teslim edilmesi.

2- İmparatorun bütün aile ve yakınları, askerleri ve hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya kendilerine verilecek olan Mora despotluğunu kabul etmesi.

3-İstanbul halkının gitmek veya kalmakta serbest olduğu, isteyenlerin temin edilecek vasıtalarla istedikleri yere gidebilecekleri, ya da şehirdeki mekanlarında kalmaya devam edebilecekleri.

Bu şartların kabul edilmemesi halinde vebalin imparatorda olacağı bildirilerek, şehir savaşarak fethedilecek olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.

Kasım Bey bu şartları sıraladıktan sonra İmparatoru sulha ikna etmek için çaba sarfettiyse de, o şehri teslim etmeye yanaşmadı. Şehri şerefle savunacaklarını, şayet savaşta yenilirlerse Sultan’ın kendi cesetlerini çiğnemeden şehre giremeyeceğini, son söz olarak Kasım Bey’e ifade etti. Tarihlerin yazdığına göre Bizans İmparatoru bu olaydan sonra 2.Mehmed Han’a bir elçi heyeti gönderdi. Bizans elçileri padişah ne kadar vergi isterse, kendi imkanlarının üzerinde olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Sultan’ın cevabı şu olmuştur:

-Muhasarayı kaldırıp buradan gitmem mümkün değildir. Ya ben şehri alırım, yahut şehir beni ölü veya diri olarak alır. Eğer İmparator şehirden barış yoluyla sulhen çekilirse, ona benim adıma yönetmek üzere Mora'yı ve kardeşlerine de diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre savaşarak girecek olursam, İmparator’u ve ileri gelenleri öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım!...

Cevabını gönderdi.

Bütün bu direnmelerinden İmparatorun biryerlere güvendiği anlamı çıkıyordu. 2.Mehmed’in yaptırdığı araştırma ve soruşturmalar neticesinde ve gelen ihbarlar doğrultusunda Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa’nın Bizans İmparatoru ile bir diyalog içinde bulunduğu anlaşılıyordu. Daha da ötesi İmparator’un Çandarlı Halil Paşa’ya, muhasaranın kaldırılması konusunda Sultan’ı ikna etmesi için rüşvetler verdiği, onun da bu doğrultuda söz ve taahhütlerde bulunduğu hakkında ihbarlar almıştı. Bunlar Veziri Azam Çandarlı Halil Paşa’ya 2.Mehmed Han’ın diş bilemesine sebep oluyordu. O Halil Paşa ki, yıllar önce tahta çıkıp babasına geri vermesi konusunda da kendisine haksızlık yaptığına inandığı kişi..

Nihayet bütün bu olumlu olumsuz süreçten sonra İstanbul’un fethi tamamlanıyordu. 54 gün gibi bir zaman içinde tarihi değiştirecek, yeni çağı getirecek fetih, 29 Mayıs 1453 Salı günü sabah saatlerinde gerçekleşecekti.

Osman Bey’in rüyası, sonra gelen sultanların ise çekim merkezi İstanbul, böylece Osmanlı topraklarına katılmıştı.

2.Mehmed Han artık Fatih Sultan Mehmed Han olarak tarihe geçecekti.

İstanbul tarih boyunca stratejik konumunu devam ettirirken, Osmanlının eline geçtikten ve Yavuz Sultan Selim Han’ın Hilafeti elde etmesinden sonra bu önemi daha da artmıştır. Çünkü İstanbul artık Doğu Roma’nın başkenti değil, dünya Müslümanlarının merkezi oluyordu.

 

ÇANDARLI HESAP VERİYOR

 

İstanbul Salı günü fethedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han doğruca Ayasofya’ya gitmiş, orada akıbetlerini bekleyen yaklaşık elli bin Rum’un canını bağışlayarak, onları evlerine göndermiştir. Ayasofya’yı da Cami olarak hazırlamalarını buyurmuş, Cuma namazını Ayasofya’da kılacağını buna göre her hazırlığın bitirilmesini emretmiştir. Ayasofya’da bu hazırlıklar sürerken, oradan ayrılan Fatih Sultan Mehmed Han, Bizans Başvekili Lukas Notaras’ı huzuruna çağırttı. Vezirleri de yanında idi. Ona izzet ve ikramda bulundu. Notaras’ın daha önce sarfettiği şu sözleri duymuştu:

“Ayasofya’da Katolik serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.”

Söz arasında sordu:

– İstanbul’u bana neden teslim etmediniz, kaç kere elçiler gönderip, her isteğinizi yerine getirme sözü vermiştim. Bakınız İmparatorun ölümüne, şehrin harabe haline gelmesine ve bu felaketlere hep siz sebep oldunuz. Bunlar hep sizin anlamsız direnişinizin neticesidir!..

Dedi.

Padişahın bu sözleri üzerine Başvekil Lukas Notaras mahcup bir eda ile, Çandarlı Halil Paşa’yı ima ederek:

- Efendimiz! Şehri size teslim etmek ne bizim, ne de İmparator Konstantin’in iktidarı dahilinde değildi. Bilhassa hizmetinizde bulunanlardan bazıları, kuşatmanın yakında kaldırılacağına dair haberler gönderirken şehri teslim edemezdik.

Dediği anda odada bulunan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa:

-Hünkarım bu adamı fazla söyletmeyip öldürmeli!

Diye haykırdı.

Ortada buz gibi bir hava oluşmuştu. Bu Halil Paşa’nın ihanet ettiğinin delili idi. Halil Paşa artık topun ağzında idi. Kısa bir süre sonra Fatih sokakta gezerken bağlı bir köpek görür. Hayvan bağından kurtulmak için çabalamaktadır. Fatih köpeğe seslenir:

-Be hayvan. Boşuna neden çabalıyorsun. Halil Paşa’ya biraz para ver, seni bağından kurtarsın!

Demek oluyor ki, Padişah artık Çandarlı’nın ihanetinden tamamen emindir.

Çandarlı Halil Paşa Padişah’ın verdiği emirle önce tutuklanıp Yedikule zindanlarına atıldı. 19 Temmuz 1453'te de zindanda boğdurularak idam edildi. Çandarlı Halil Paşa, ilk günler bir başvezirin ağırlığına yakışır şekilde zindandaki hücresinde ağırlandı. Son ana kadar idam edileceğine inanmamakta direndi, çünkü kendisinden önce idam edilmiş başka bir başvezir ya da vezir yoktu. Üstelik ailesi, kısa aralıklarla tam 154 yıldır iktidarda kalmış devlete çok büyük hizmetlerde bulunmuştu.

İdamından önce cellat:

- Padişahın yüzüne dik bakanların akıbeti işte budur.

Dediğinde:

- Zağanos'un bayramı olsun, ahirette iki elim yakasındadır.

Diye mukabele etti.

Çandarlı'nın 120.000 düka altın değerinde para hazinesi ve tüm mal varlığı (Yaklaşık 20 ton altın) müsadere edildi. Musadere terimi tarihte, bazı devlet büyüklerinin veya ülke zenginlerinin ecelleriyle ölmeleri veya suçlu bulunup idam edilmeleri sonucunda, geride bıraktıkları mallarına, kimi zaman da sağlıklarında mevcut servetlerine devlet tarafından el konulması anlamında kullanılmıştır. Bu uygulama ile Osmanlı Devleti’nde malları ilk musadere olunan Veziriazam Çandarlı Halil Paşa olmuştur.

26 yıl Veziriazamlık yapmış olması dolayısıyla Osmanlıda en uzun süre bu makamda kalma rekoru onun elindedir.

Dede ve babasından kalan mirası ile kendi, 26 yıllık Veziri Azamlık yaptığı düşünülürse bu kadar serveti olması normal karşılansa bile, bu kadar zengin olan birinin Bizans’ın vereceği hediye ya da rüşvetlere tenezzül etmesi ondaki mal hırsını gösterir. Bu mal hırsıdır ki, bir cihan devletinin ikinci adamı iken, onu artık son günlerini yaşayan Bizans’ın emrine girme durumuna düşürmüştür. Mal hırsı sebebiyle İstanbul’un fethinin aleyhinde bulunmayıp fetih için çaba gösterseydi, Fatih Sultan Mehmed Han’dan sonra tarihlere ikinci adam olarak geçecek, ismi nesilden nesile efsane olarak anlatılacaktı.

Üzerine titrediği ve uğruna devlete ihanet ettiği paraları onu kurtaramadığı gibi, müsadere edilip devlete kalmıştır. Şurası da bir ayrı gerçektir ki, Çandarlı sülalesi bu kötü olayla asla gözden düşmemiş, onlardan gelen nesil içinde, devletin üst kademelerinde bu sülaleden kişiler görev almaya devam etmiştir. Mesela, oğlu Süleyman Çelebi kazasker, diğer oğlu İbrahim Paşa da 2.Bayezid Han tarafından Veziri Azamlığa getirilmiştir. Şerefli bir sülale, böyle hoş olmayan bir suçtan bir ferdi idam edildi diye şerefinden bir şey kaybetmemiştir. Osmanlı tarihinde bu sülale, Orhan Gazi zamanından başlayarak yüzlerce yıl bu devlete hizmet etmişlerdir.

Çandarlı Halil Paşa, ömrünün sonunda paraya tamah ederek fethi engellemeye çalışmıştır, ama ömrü boyunca da devlete bir çok hizmeti geçmiş olduğundan bahisle, tarihler bu hizmetlerini takdirle anmaktadır. Baştan beri muhasaraya karşı olması, Osmanlı’ya karşı Haçlı ittifakı endişesindendi diyen tarihçiler haklıdırlar ama, fetih için her tedbir alınmışken, Bizans’la işbirliği yaparak geri doğru asılması, kayıp günler ve şehit sayılarının artması neticesini vermiş olması, onu asla mazur gösteremez. Bazı tarihçiler onun idamı hak etmediği, Fatih Sultan Mehmed Han’ın onu idam etmesiyle bir hata işlediğini de yazarlar. Bazı tarihçilere göre de müsadere edilen malları daha sonra evlatlarına iade edilmiştir.

Kim ne yazarsa yazsın, paraya ve mala tamah etmesi, bu uğurda düşmanla işbirliği içine girmesi, Sultan’a karşı önceki fiilleri ile birleşince hayatına mal olmuştur. Kendisi belli başlı zenginler arasında sayılır. Mal hırsının şan, şöhret, kudret ve hayatını yok ettiği açıktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

TOP