Muradı Hüdavendigar

Bursa’dan batıya bir şahin kuş atıldı,

Şahin şehit oldu, Avrupa kuşatıldı…

 

OSMANLI’NIN İLK MURADI

 

Muradı Hüdavendigar…

Osman Gazi oğlu, Orhan Gazi oğlu Sultan Murad Hanı Evvel.

Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’nin vefatı olan 1281 yılında, aynı gün torunu Orhan Bey doğmuştur. Osman Gazi’nin 1326 da vefat ettiği gün, torunu Muradı Hüdavendigar doğmuştur. Sadece bu kadar da değil, Orhan Gazi’nin vefat ettiği gün ise, torunu Yıldırım Bayezid doğmuştur. Hepsi de Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında beylik veya sultanlık yapmışlar ve olağanüstü hizmetlerde bulunmuşlardır. Denilebilir ki Osmanlı Devleti bu saydığımız isimler tarafından kurulmuş, sonra da takip edenler tarafından yükselme devri başlatılmıştır. Bu tesadüfler zinciri olarak açıklanacak bir durum değildir.

Bu ilk devir Osmanlı beyleri arasında bir benzerlik daha var:

Osmanlı’yı bağrından çıkaran Kayı aşiretinin geleneklerine göre, aşiretin beyi ölünce, büyük oğul bey olurdu. Özel bir takım sebeplerden dolayı, Ertuğrul Bey’den sonra gelen Osmanlı beyleri, hep ailelerinin ikinci büyük erkek evlatlarıdır. Taht çeşitli sebeplerle hep ikinci oğullara nasip olmuştur. Murad Han’da da böyle olmuştur. Şöyle ki:

Orhan Bey’in büyük oğlu Şehzade Süleyman Paşa’dır. Babası onu kendinden sonra sultan olmak üzere yetiştirmiştir. Şehzade Süleyman ordu birliklerine kumanda ederken, Şehzade Murad da, kenar vilayetlerden birine vali olarak tayin edilmiş, adeta ayak altında olmasın, ağabey Süleyman’ı da kıskanmasın, birlik beraberlik bozulmasın diye bir tedbir olarak bu yapılmıştır.

Süleyman Paşa 1357 yılında vefat eder, kendi fethettiği Bolayır’a defnedilir.

Asker ve halk arasında Süleyman Paşa’sız Trakya’da tutunamayız, kanaati yaygındır.  Ama direnmişlerdir. 30 bin kişilik haçlı ordusunu dize getirip, Trakya’da varlıklarını devam ettirmişlerdir. Aynı yıl oğlunu kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan Orhan Bey, Süleyman Paşa’nın yerine oğlu Şehzade Murad’ı tayin etmiştir. Fütühat aynen devam etmiştir. Şehzade Murad, askerlikten uzak yetişmiş olmasına rağmen, ağabeyi Süleyman Paşa’yı aratmamış, aynı heyecan ve aynı dirayetle komutayı üzerine almış ve yürütmüştür.

Trakya’da yerleşim siyaseti ele alınmış, burada devamlı kalabilmek için Müslüman yörüklerden birçok kişi, Anadolu’dan getirilip buralara yerleştirilmişti. Aynı şekilde Trakya’da yerleşik bulunan Rumların çoğu da, Anadolu’ya geçirilerek iskan edildi ki, nüfus süratle İslamlaşmış olsun. Elbette eğitimle ve telkinle…

Orhan Bey’in üzüntüsü çok büyüktür. Oğlu’nun ölümünden sonra kısa bir müddet daha hayat sürecek ve vefat edecektir.

 

BU İCRAATLAR BİR ÖMRE SIĞMIŞTIR

 

1.Murad Han böylece hiç beklemediği halde, Trakya kumandanı olmuş, yine hiç beklemediği anda da Osmanlı Sultanlığı ona geçmiştir. Babasını aratmadığı gibi, devraldığı bayrağı daha yükseklerde dalgalandırmayı başarmış bir Sultan’dır. Şimdi de yaptıklarına bir göz atmamız gerekir:

Murad Han’a, 1.Murad Han (Muradı Evvel) denilmiştir. Yaptığı büyük kahramanlıklardan sonra da kendisine “Hüdavendigar, yani Allah’ın kendisine yardım ettiği” sıfatı layık görülmüştür.

Babasının yerine geçtiğinde, batılı fırsat gözleyen düşmanlar, Orhan Bey’in vefatına çok sevinmişlerdi. Tıpkı Osman Bey’in vefatında sevindikleri gibi. Çünkü yerine geçecek hükümdarın onun kadar cesur, mücahid ve akıllı olamayacağını hesaplıyorlar, Osmanlı’nın ilerleyişini böylece artık durdurabileceklerini, hatta eski topraklarını geri alabileceklerini düşlüyorlardı.

Sadece dış düşmanlar sevinmiyordu. İçerideki halk da, Süleyman Paşa gibi cengaver bir yiğidin vefatı, arkasından da Orhan Bey gibi bir kahraman ve sevilen bir beyin vefatından sonra, artık parlak günlerin biteceğinden korkmakta idiler.

36 yaşında tahta oturan 1.Murad Han, hem düşmanların ümitlerini kırmak, hem halkın korkularını gidermek ve hem de ülkeye çökmüş bulunan gam kasavet bulutlarını dağıtmak istediğinden dolayı, derhal askerlerini toplayıp Trakya’ya geçti. Maksadı Süleyman Paşa’nın başlattığı fetih hareketlerini devam ettirmek idi. Aslında zaten Trakya’da bulunuyorken babası vefat etmiş, Bursa’ya onun için dönmek zorunda kalmıştı. Şimdi yeniden Trakya’dadır.

Hazırlıklarını tamamlayıp Trakya topraklarının derinliklerine doğru sefere çıkacağı zaman, Anadolu’dan can sıkıcı haberler almaya başladı.

Anadolu’da Selçuklu’nun varisi olduklarını iddia eden bir Karaman Beyliği vardı. Osmanlı’nın, Osman Bey ve oğlu Orhan Bey zamanında yapmış olduğu fetihleri kıskanıyorlar, Osmanlı’yı varislikleri önünde bir engel gibi görüyorlardı. Orhan Bey’in askerlerinin Ankara’yı fethetmiş olmalarını içlerine sindiremiyor, fırsat kolluyorlardı. Orhan Bey gibi zorlu bir rakipleri ölmüş olmakla, aradıkları fırsatın gelmiş olduğunu düşünüp, Ahiler’i kışkırtarak Ankara üzerine gitmelerini ve şehri geri almalarını sağladılar. Aslında bu bir deneme idi. Osmanlı yeni tahta çıkmış olan Murad Han’la bu harekata sessiz kalırsa yeni harekatlara girişecekleri tabii idi.

Bu haberleri alan Murad Han, ülkenin arkasını tehlikede gördü. Vaziyet böyleyken Trakya’da fetih hareketlerini devam ettiremezdi. Bu arkadan vurucuları durdurmalıydı. Ama bu bir kardeş kavgası demekti. Hocalardan fetva aldı.  Verilen fetvanın özü şu idi:

“Manii cihad ile cihad etmek, en büyük cihaddır ve küffarla cihaddan önce gelir.”

Murad Han bunun üzerine, Trakya’nın savunması ve gereğinde fetihlere devam edilmesi görevini çok sevdiği kumandanlarından Hacı İlbey’e bıraktı ve kendisi yaklaşık 25 bin askeri ile münafıkları ve arkadan kahpece vuranları durdurmak için Anadolu’ya geçti.

Murad Han, Ankara’yı geri aldıktan ve Osmanlı’yı bozguncu ve fırsatçılara bir daha heybetiyle tanıttıktan sonra, artık Trakya’ya geçebilirdi. Nitekim ordusunu toparlayıp tekrar cepheye koştu. Gördüğü manzara şuydu:

Trakya’yı emanet ettiği kumandanı Hacı İlbey, düşmanlara fırsat vermediği gibi, Meriç üzerinden ileri hareketle, Edirne yakınlarına kadar olan bölgeleri fethetmiş, buralarda askeri tahkimatlar yapmıştı.

Sultan Murad Han Peygamber övgüsüne mazhar olmak gibi bahtiyalığın kendisine nasip olması için çalışmak istemesine rağmen İstanbul üzerine yürümeyi tercih etmedi. İstanbul’u fethetmek için Trakya’dan kuşatmak gerektiğini biliyordu. Bunun için önce Trakya’daki köprü başları ele geçirilmeliydi. Ayrıca da, Osmanlı’nın deniz gücü hemen hemen hiç yoktu. İstanbul’u denizden de çok güçlü şekilde ablukaya almadan bir fetih düşünülemezdi.

O zaman da, Edirne ve çevresi alınmalıydı. Ağabeyi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki mezarını ziyaret ettikten sonra, ordusunun başında Edirne istikametine doğru hareket etti. Önce Nitz kalesi, arkasından da Çorlu fethedildi.

Bu arada kumandanları da Keşan ve Dimetoka’yı fethetmişlerdi.

Bundan sonra sırada Edirne vardı.

Edirne’nin fethinden ve başkentin buraya taşınmasından sonra, ileri hareket durmadı. Kumandanlar vasıtasıyla Gümülcine, Vardar, Eski Zağra, Yeni Zağra gibi kasabalar bir bir sınırlar içine katılıyordu. Ayrıca savaş halinde bulunulan devletlere karşı da akıncıların hareketi derinlemesine sürüyor, fethin ön hazırlıkları yapılmış oluyordu.

Bütün bunlar Haçlı dünyasını ayağa kaldırmaya yetmişti.

Bu arada İslam dünyasına da mektuplar yazılarak fetihnameler gönderiliyor, yapılan işler ilan ediliyordu. Ayrıca başta Karaman Beyliği olmak üzere, diğer beyliklerle de dostane ilişkiler kurulmasına özen gösteriliyordu.

Sultan Murad Han askerin kumandasını Lala Şahin Paşa’ya bırakarak Bursa’ya dönüyor ve devletin diğer işleri ile meşgul olmaya çalışıyordu.

 

SIRPSINDIĞI, MUHTEŞEM AKINCI ZAFERİ

 

Osmanlı’nın Edirne’yi fethetmesi Avrupa kapılarını açmıştı. Edirne’de de durdurulamayan Osmanlı, daha ilerilere geçince Avrupa’da Haçlılarda bir telaş başladı. Alelacele bir ordu hazırladılar.

Papa 5.Urban’ın tertip ve teşvikiyle o zaman Avrupa’nın en büyük devletlerinden biri olan Macaristan Krallığı’nın etrafında, Sırbistan Krallığı, Bosna Krallığı, Eflak, Romanya Prensliği gibi  Balkan devletleri toplandı. Kalabalık ve güçlü bir ordu ortaya çıkmıştı. Haçlı birleşik ordusuna Macaristan Kralı 5. Layoş kumanda ediyordu. Bu haçlı ordusunun sayı olarak kuvveti; tarih yazarlarının verdikleri bilgiye göre, 60 bin civarında idi.

Sırpsındığı Savaşı; sayıca çok az bir kuvvetle kendisinden kat kat çok sayıdaki müttefik bir orduya karşı yapılmış bir baskın hareketidir. Bir Osmanlı akıncı birliğinin, Haçlı ordusuna saldırması şeklinde gerçekleşmiştir.

Bu savaş, gerek siyasi ve gerekse askeri bakımdan çok önemli bir muharebedir. Bu savaş, yerinde ve zamanında mesuliyeti üstlenmekten çekinmeyen bir komutan ile gözü pek, İlayı Kelimetullah uğruna canı dahil, her şeyini ortaya koyan ve yeni kurulmuş bulunan akıncı birliğine mensup askerlerin neler başarabileceklerine dair çok özel bir örnektir. Olayın cereyan tarzı ise şöyledir:

Haçlılar, hazırladıkları birleşik ordu ile ileri yürüyüşe geçmişlerdi. Osmanlıların ellerinde bulunan Filibe’yi almışlar, Meriç nehrinin güneyindeki bütün kuvvetleriyle Osmanlı topraklarına girmişler, Edirne yakınlarına kadar sokularak daha sonraları Sırpsındığı adı verilen yerde ordugah kurmuşlardı.

Sultan Murad Han, daha önceden Bursa’ya geçmişti. Lala Şahin Paşa, Trakya başkumandanı olarak ordunun başındaydı. Düşman ordularının beklenmeyen bu hareketi, Osmanoğullarını gafil avlamıştı. Çünkü Osmanlılar bu ittifaktan habersiz, kendi iç işleriyle uğraşıyorlardı. Ordu hazır da değildi. Hazırlanıncaya kadar düşman orduları muhtemelen Edirne’ye girebilir ve belki de o sıralarda Rumeli’de zayıf olan Osmanlı kuvvetlerini önüne katarak gerilere atabilirdi. Belki de Trakya’nın tamamı elden çıkabilirdi. Rumeli’de bulunan komutanlar, kısa bir süre önce nice fedakarlıklarla fethettikleri Edirne’nin elden çıkması ihtimalini düşünüp endişeleniyorlardı. Bolayır’a kadar geri atılma felaketine uğrayacaklarını gözlerinin önüne getirerek üzülüyorlardı.

Müttefik düşman orduları başkomutanının ise, ana düşünce ve kararı şöyleydi:

Osmanlıları Rumeli’nden atmak, Çanakkale Boğazı’nı tekrar ele geçirmek, İstanbul’u kuşatılma tehlikesinden kurtarmak, elden çıkan bütün toprakları geri almak...

Şimdilik Osmanlı’nın onları karşılayacak ciddi bir kuvveti de bulunmuyordu. Bu karar ve düşünceyle; Haçlılar yığınaklarını Sofya’da yapmışlar, sonra Meriç vadisine inmişler, 1364 yılının yaz ayında Edirne yakınlarına kadar sokulabilmişlerdi. Başarılarından o kadar emin idiler ki, hiç bir emniyet tedbirine lüzum görmeden, Sırpsındığı denen yerde ordugah kurmuşlar, cümbüş içinde yiyip içip eğlenerek vakit geçiriyorlardı.

Haçlıların Edirne’ye doğru yürüdüklerini çok geç haber alan Lala Şahin Paşa, şimdiye kadar Rumeli’de ele geçen yerlerin mevcut kuvvetlerle savunmasının mümkün olamayacağına karar verdi.  Daha önce kazandığı zaferlere gölge düşürmemek için de, Anadolu’dan kuvvet istemek zorunda kaldı. Halbuki Padişah Murat Han uğranılan bu baskından habersiz, Anadolu’da orduyu toplamış, Rumeli yolunu emin bir hale getirmek için Bizans’ın elinde bulunan Biga Kalesi’ni kuşatmıştı. Yine bu sırada Anadolu beyliklerinden biri olan Germiyanoğullarının, Osmanlılar aleyhinde kuvvet topladığını da duymuştu. Bu bakımdan Rumeli’nden aldığı haberlerin abartmalı olduğunu sandı ve yardımı düşünmedi. Haçlıların bu kadar çabuk Edirne yakınlarına gelebileceğine ihtimal vermiyordu. Bu konuda kendisine ulaştırılan haberleri abartılı buluyordu. Biga kalesini kuşatmaya devam etmesinin daha uygun olacağını düşünüyordu. Bu durum karşısında Lala Şahin Paşa, şerefini ortaya koyacak ve Edirne’yi savunacaktı. Lakin başka çareler de lazımdı; bu çareyi o sıralarda Rumeli’de sancak beyi olan ünlü komutan Hacı İlbey buldu.

Haçlıların Edirne yakınlarına kadar sokulmasından sarsılmayan tek kişi Rumeli sancak beylerinden ünlü komutan Hacı İlbey oldu. Hacı İlbey; Lala Şahin Paşa’dan, düşmanın son durumunu keşfetme görevi istedi. Yapacağı bu keşifle düşmanın son durumunu, kuvvetini ve neler yapabileceğini öğrenecekti Düşman kuvvetleri farkına varır ve karşı koyarsa, oyalayıcı savaşlar vererek, onları geciktirecek ve aynı zamanda kuvvetlerinin büyüklüğünü ve muharipliklerinin derecesini öğrenecekti.

Lala Şahin Paşa, her haberi kıymetlendiriyor ve öğrendiklerini günü gününe Murad Han’a iletiyordu. Tehlikenin büyüklüğünü anlatıyor ve yardım istiyordu. Sultan Murad Han ise; düşmanın bu kadar çabuk ve kesin hareketine ihtimal vermiyor, Lala Şahin Paşa’nın durumu abarttığını sanıyordu. Rumeli’nin ve bilhassa Çanakkale Boğazı’nın emniyeti için Biga Kalesi’nin de ele geçirilmesini tercih ediyordu. İşte böyle bir durumda iken, Hacı İlbey’in düşmanı yakından keşfetme teklifini uygun ve yegane çare olarak gördü. 5 bin kadar kuvvetiyle Hacı İlbey’i keşif görevine memur etti. Kuvvetler Çirmen yönünde harekete geçirildi.

Hacı İlbey’in Akıncıları, Edirne’de, Meriç’in batısından Meriç vadisi boyunca kuzey batıya doğru yürüyüşe geçirildi. Yürüyüş sessizlik içinde akşama kadar devam etti. Akşama yakın Çirmen’e yaklaşıldı. Bu sırada Çirmen bölgesine sürülen keşif kollarından haberler gelmeğe başladı. İnanılmaz haberlerdi. Düşman kuvvetleri hiç bir emniyet tedbiri almadan ordugaha yerleşmişlerdi. Müttefik devletlere mensup ordu birlikleri, Sırplar, Bulgarlar, Macarlar, Ulahlar, Bosnalılar, Eflak ve Romenler birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı. Birbirlerine gösteriş yarışmasına girmişler, içip eğlenmekle meşgullerdi. Düşmanlarını unutmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi. Edirne’yi alacaklarından, Osmanlıları Rumeli’den atacaklarından o kadar emindiler ki, adeta Osmanlı varlığını unutmuşlardı. Savaşa değil pikniğe çıkmışçasına pervasızlık içinde şenliklerine devam ediyorlardı.

Düşmanın bu durumunu gören keşif kolları, vakit kaybetmeden öğrendiklerini komutanları Hacı İlbey’e ulaştırdılar. Hacı İlbey; komutanlarıyla durumu gözden geçirdi. Haberleri değerlendirdi. Bu ele geçirilmesi nadir bir fırsattı. Bundan önce yaptıkları savaşlarda bu gibi fırsatlardan nasıl faydalanacaklarını gayet güzel öğrenmişlerdi. Kurnazlıkla birçok düşman kaleleri ya içten, ya dıştan tuzaklar kurularak fethedilmişti. Bu seferki düşmanın vurdumduymazlığı affedilmeyecekti. Hacı İlbey bir durum muhakemesi yaptı:

Kendi kuvvetlerinin azlığını düşmanın uykusundan faydalanarak telafi edecek, düşmana bir gece baskını yapacaktı. Zaten bugüne kadar böyle baskınlar yaparak birçok savaşlar kazanmışlardı. Gece karanlığından faydalanarak ve düşmanı uykuda yakalayarak bir baskınla düşmanı yok etme kararı alındı.

Yapılan plana göre Hacı İlbey’in akıncı kuvvetleri dört gruba ayrılacak, her grubun başına güvenilir bir komutan verilecekti. Dördüncü gruba da kendisi komuta edecekti. Gruplar da emredilen tertip içinde bulunacaklardı. Herkes gün iyice kararıncaya kadar, ağaçlık bir bölgede gizlenecek, saldırı zamanına kadar gizliliğe devam edeceklerdi. Her ne pahasına olursa olsun, varlıklarını düşmana sezdirmeyeceklerdi. Düşman ordugahına hiç bir insanın dışarıdan girmesine izin verilmeyecek, düşman ordugahından çıkan olursa, derhal yakalanacak, geriye ordugahlarına dönmelerine imkan verilmeyecekti. Gruplar birbirleriyle aralıksız bağlantı kuracaklar, saati geldiğinde de hep birlikte saldırıya geçeceklerdi.

Kendilerine aşırı güvenden, gurur ve kibirden dolayı hiç bir emniyet tedbirine lüzum görmeyen, içki içen, raks eden, eğlenceden başka bir şey düşünmeyen bu sarhoş kitlesine, amansız saldırılacak, kısa sürede zafer kazanılacaktı.

Hacı İlbey 4 numaralı grupla beraber bulunacak, saldırı işareti bu grupta yakılacak büyük bir ateş yığınıyla bildirilecek, bunu gören gruplar aynı zamanda, yer yer hazırladıkları odun yığınlarını tutuşturarak saldırıya geçeceklerdi. Saldırı başlar başlamaz, her taraftan kösler, davullar, nakkareler ve mehteran vaveylaya başlayacak, bu gürültülü ve Allah Allah sesleri arasında saldırı devam edecekti. Hedef düşman ordugahının merkezi olacak, gruplarla dört yönden saldırılacak, saldırıya sabaha karşı fecre bir kaç saat kala başlanacaktı.

Düşmanın silahlarını kuşanmasına zaman ve meydan verilmeyecek ve kılıçtan geçirilerek, imha edileceklerdi. İşaret ve parola, Allah Allah sedaları olacaktı. Düşman ordugahında karışıklık ve panik çıktığı görülünce, her grup kendi geldiği yönde biraz gerileyecek, başıboş düşman yığınlarına durmadan ok yağdırılacaktı. Düşmanın bulunduğu ordugahın yalnız Meriç nehri yönü açık bırakılacak, diğer yönler tamamen kapatılmış olacak, bu yönlere doğru gelenler olursa işleri bitirilecekti. Hacı İlbey’in bu harekat planı çok mükemmel bir şekilde hazırlanmıştı.

Her şeyden habersiz, kendi alemindeki düşmanın sarhoş askerleri, çoktan sızmış, derin uykularında belki de zafer rüyaları görüyorlardı. O günün fecrine iki saat kala, Hacı İlbey kuvvetleri plan gereği hep birlikte ordugah yakınlarından, büyük ateş yığınlarının aydınlığı içinde dört yönden ve birden bire, mehterlerin kopardığı vaveyla arasında "Allah Allah!" sesleri ile düşman içine daldılar. Haçlılar, şarabın ve eğlencenin tesiriyle, bitkin ve sızmış derin uyku halinde iken ne olduğunu anlayamadan büyük baskın başladı...

Silahlarına sarılmayı, atlarına binmeyi bırakın, ayağa bile kalkamayan, yerlerde sürünen ve ansızın baskına uğrayanların feryatları arasında ne yapacaklarını bilemeyen bu mağrur sarhoş sürüsü, yenilgiyi kısa sürede hak etmişti. Ordugahlarında daha birbirlerini iyi tanımadan bu hale düşmeleri onlar için çok korkunç bir durumdu. Birbirlerinin dillerini bilmeyen ayrı ırktan olan bu insan seli, Murat Han’ın ordusunun saldırısına uğradıklarını sanarak birbirlerine girmişlerdi. Osmanlı zannıyla birbirlerini öldürüyorlardı. Çaresizlik içinde Meriç Nehri yönüne kaçanlar, can havliyle suya düşmüş ve çoğu boğulmuştu. Osmanlı kuvvetlerinin baskın saldırıları sabaha kadar sürdü. Ortalık aydınlanmaya başladığı zaman şurada burada şaşkın, ne yapacağını bilmez düşman kuvvetleri de yok edildiler. Düşman ordugahı her şeyi ile Hacı İlbey kuvvetlerinin eline geçti. Bu baskında Hacı İlbey’in kuvvetlerinin kayıpları, düşmana göre hiç denecek kadar azdı. Düşman kuvvetlerinin çoğu kılıçtan geçirilerek imha edilmişti. Bu badireden yalnızca başkomutanları Macar kralı 5.Layoş ile Ulah Hakimi Mirçe, büyük bir şans eseri sağ olarak kurtulabilmişti. Bosna, Sırp ve Bulgar Kralları ile birçok prens, ölüler arasında kalmışlardı.

İşte Osmanlı askerlerinin Macarlarla çarpıştığı ilk savaş böyle başlamış ve anlatıldığı gibi bitmişti. Hacı İlbey’in baskını; bütün Avrupa’nın kolunu kanadını kırmış, onlarda moral bırakmamış, Osmanlıların ise 25 yıl rahat ve huzur içinde yaşamalarını ve bir manada gelişmelerini sağlamıştır. Hacı İlbey’in, bu savaş tipi, karakteristik bir süvari baskını idi. Böyle çok iyi planlanmış bir baskın ile kendisinden kat kat üstün düşman ordusunun yok edilmesi ve böyle bir teknik ile kesin sonuç alınması, dünya harp tarihinde ender rastlanacak olaylardan biridir. Hacı İlbey’in süvari mevcudu 5 bin civarındadır. Kendinden onlarca kat fazla düşmana karşı böyle bir baskın planı hazırlamak ve uygulamaya koyma cüreti, ancak pişmiş, vuruşmada ustalaşmış, savaş alanında doğmuş ve zaferlerle büyümüş bir Türk komutanına; Hacı İlbey’e nasip olmuştur.

Bugün Edirne yakınlarındaki Sırpsındığı denilen mevki halen ziyaretçilerin rağbet ettiği yerler arasında bulunmakta, olayın yıldönümlerinde bu zafer kutlanmaktadır.

 

CEPHEDEN CEPHEYE KOŞAN MURAD HAN

 

Sultan Murat Han, hem Edirne’yi, hem de Bursa’yı başkent olarak kullanıyordu. Anadolu’daki işlerinde Bursa hareket noktası, Trakya’daki işlerinde ise Edirne çıkış yeri idi.

Ordusu ile bazen Anadolu’ya geçiyor, harekatlarda bulunuyor, işi bitince de Trakya’daki fütühata devam ediyordu.

Bu arada ülkedeki bayındırlık, adalet, müesseseleşme, eser inşası gibi faaliyetlere de hız verilmişti.

Sultan Murad Han, Anadolu’daki son Bizans kalesi olan Biga kalesini kuşatmış ve uzun çabalardan sonra fethetmişti. İlk Osmanlı Donanması’nı burada inşa edip, Biga kalesinin denizden kuşatılmasında kullanmış olduğu rivayet edilir.

Komutanları ise, Edirne’den ileride bulunan kaleleri teker teker düşürmekte, Kavala, İskeçe, Drama, Borla gibi önemli şehirleri Osmanlı sınırlarına katmaktaydılar. Böylece Balkanlar’ın içine doğru emin adımlarla yürüyen Osmanlı, diğer taraftan da, Çorlu’dan İstanbul tarafına doğru, Bizans’ın elinde bulunan kaleleri bir bir ele geçirerek İstanbul kapılarına doğru ilerlemekteydi. Bu harekatın başında ise bizzat Sultan Murat Han bulunuyordu. Yapılan bu fetihlerden enteresan bir kesiti dikkatlerinize sunuyorum:

İstanbul’a bir duraklık mesafede bulunan Çatalca yakınlarındaki İnceğiz kalesi şiddetli bir kuşatmadan sonra teslim alınmıştır. Tam o sırada da, Lala Şahin Paşa, Firecik kalesini fethettikten sonra askerleriyle birlikte Padişah’ın yanına gelmiştir. Her iki kuvvet müşterek olarak yine Çatalca yakınlarındaki Polonya adlı kaleyi kuşattılar. Mücahitler tüm araç gereçleri ve güçleriyle kaleye hücum üstüne hücum ettikleri halde, bir türlü netice alamadılar. Üstelik kale savunmasında bulunanlar da yılmamış, tüm şiddetiyle savunmayı sürdürüyorlardı. Bu güçlüğe çok üzülen Padişah:

-Bu harabede bekleyip durmak asıl almamız gereken yerleri feth etmemizi engelliyor. “Burayı Allah yıka!”

Diyerek kuşatmayı başka kumandanlara bırakıp, kendisi askerleriyle beraber Karadeniz kıyısına hareket etti. Orada bir çınarın altında istirahat ederken de düşünüyordu. O zamana kadar kumanda ettiği hiçbir harekatın başarılmadan başından ayrılmadığı halde, ilk defa böyle bir şey yapmıştı. Ufacık bir kalede uğradığı başarısızlık gururuna dokunmuştu. Bu konuda nasıl bir tedbir almalı diye düşüncelere dalmıştı. Bu sırada kale tarafından bir atlının kendisine doğru dörtnala geldiğini gördü. Gertirdiği haber enteresandı. Kale surlarından biri kendi kendine yıkılmıştı. Padişah’ın Allah’a imanı ve güveni tamdı. Hemen Lala Şahin Paşa’ya görev verdi ve kaleyi zaptettirdi.

Sultan Murad Han’ın askerleri bunun bir keramet olduğuna hükmettiler. Bu kaleye “Allahyıktı Kalesi”, dibinde oturduğu çınara da “Güçlüçınar” ismini koydular.

Murat Han, fütuhatına devam ederken, en çetin düşman olan Sırplar’dan vur kaç taktiği ile karşılıklar görüyordu. Köyleri basan, evleri yakan, ahaliye bin bir türlü eziyetler eden Sırp Kralı Lazer’e bir ders vermek için, 1376 yılında üzerlerine bir sefer açtı. Aylarca Balkan dağlarında ileri geri gidildiyse de, Sırp ordusuna rastlanamadı. Onlar Osmanlı’nın gelişini haber alır almaz iç kısımlara doğru kaçmışlardı.

Osmanlı ordusu Murat Han kumandasında, kış için geri dönmeden önce stratejik bir konumda olan Niş kalesini fethetmeye karar vermiş ve çetin bir kuşatmadan sonra bu fethi gerçekleştirmişti. Bunu gören Sırp Kralı, Osmanlı’nın gücünü anlamış olacak ki, tabi olmak ve yıllık belli bir vergi ve istendiğinde de asker göndermek karşılığında Osmanlı’ya bağlanmayı kabul etmişti.

1376 yılından itibaren Murat Han ülke içinde asayişin temin edilmesi, ilmi, askeri, kültürel ve adli müesseselerin kurulması gibi önemli işlerle uğraştı.

 

SİPAHİ VE AKINCI OCAKLARI

 

Kurulmuş bulunan Yeniçeri Ocağı’nın kanun ve kurallara bağlanması, Sipahi Ocağı’nın kurulması, bir takım ilim müesseselerinin kurulması, ülke içinde sanat eserlerinin inşası bu devrede gerçekleşiyordu. Sipahi Ocağı kurulduktan sonra, süratle geliştirilecek, ileride sayıları 250 bini bulacak olan bu atlı sınıf dünyanın en güzide askeri birliği olma vasfını kazanacaktı. Toprak kanunlarından zeamet ve tımar usulü bu dönemde kanunlaştırılmış, asırlarca yürürlükte kalmıştır.

Yeniçeri Ocağı’nı kuran Orhan Gazi’nin ağabeyi Alaaddin Paşa, geliştiren ve düzene sokan da Murat Han’dır. Keza Sipahi Ocağı’nı kuran da Murat Han’ın görevlendirmesiyle Timurtaş Paşa’dır.

Kütahya’da bulunan Germiyan Beyliği de bu dönemde önce akrabalık bağları ile sonra da sınırların kaldırılmasıyla Osmanlı’ya bağlanmışlardı. Anadolu’daki diğer beyliklerle de dostane ve sıkı ilişkiler kuruluyor, Anadolu birliğinin sağlanması için çekirdek adımlar atılıyordu.

Yine bu dönemde Balkanlarda zuhur eden bazı isyan hareketlerini bastırıp, asayişi sağlamak için paşalarından bazılarını bu bölgeye sevkeden Murat Han, kendisi ekseriyetle Bursa’da bulunuyordu.

Selanik ve benzeri önemli şehirler bu dönemde fethedilmiştir.

Muradı Hüdavendigar döneminin yenilik ve özellikleri anlatılırken Osmanlı Akıncı Ocağı’ndan söz etmemek olmaz. Kanunnamesi Yıldırım Bayezid Han tarafından yazdırılan Akıncı Ocağı, denilebilir ki 1.Murad Han döneminde kurulup geliştirilmiş ve büyük hizmetlere imza atmıştır.

Yukarıda sözü geçen muhteşem Sırpsındığı Zaferi aslında Akıncıların bir zaferidir.

O halde Akıncılar ve Akıncı Ocağı konusunda özet bilgiler vermek bu dönemi anlamak için faydalı olacaktır.

Akıncılar Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleridir. Bir savaşta ordudan dört beş gün önde giderek keşif hizmeti görürler. Düşman topraklarındaki araziyi ordunun rahatlıkla geçeceği şekilde açar, tedbirler alır, düşmanın pusu kurmasını engellerlerdi. Düşmanı maddi ve manevi şekilde yıpratır, güç kaynaklarını ve sanayisini hırpalar, moralini düşürürdü. Halka korku ve dehşet hissini yaşatarak mukavemetini kırardı. Ganimetleri toplayıp geriye aktarır, esirler alıp gerekli istihbarat hizmetlerini yapar, istihkam hizmetlerini yerine getirerek ordunun süratini ve emniyetini sağlarlardı.

İlk Akıncılar, devletin kurucuları ve onların arkadaşlarının sülalesindendir. Akıncılık genellikle babadan oğula geçen bir meslek şeklinde devam eder. Akıncı Ocağı’na alınacak kişilere Akıncı Beyi karar verir. Divan bu işe karışmaz. Akıncı Ocağı Beyleri, fevkalade selahiyetlerle yüklü, doğrudan padişahtan emir alan kimselerdir. Rütbeleri de sancak beyi derecesindedir.

Akıncı ocakları serhat boylarının belirli yerlerinde bulunur. Bunların akın yapacakları yerler de kendi aralarında taksim edilmiştir. Her ocağın başında Akıncı Beyleri bulunur. Bu beyler Malkoçoğlu, Mihaloğlu, Turahanoğlu, Evranosoğlu veya buna benzer, devletin Söğüt’te kuruculuğunu yapmış ilk Osmanlıların soyundan gelmiş kimselerdir.

Bütün akıncıların isimlerini, eşkalini ve özelliklerini gösteren muntazam defterleri vardır. Bunların bir nüshası devlet merkezinde ve defterhane hazinesinde, öbürü şeri mahkemelerde saklanırdı. Ölenlerin veya sakat kalanların yahut da akına gidemeyecek kadar kocayanların yerine oğulları geçer, bu olmazsa gönüllü olan yakın akrabalar tercih olunurdu. Yine ihtiyaç hasıl olursa Aydın, Saruhan, Menteşe yörelerinden gözüpek, iyi binici ve silahşör Anadolu çocukları, kefil gösterilmek şartıyla Akıncı Ocağı’na alınabilirlerdi.

Akıncıların ekserisi, Avrupa ve Balkan dillerini bilir, çoğu bir veya birkaç dili anadili gibi konuşurdu: Macarca, Almanca, Sırpça, Yunanca, Latince, İtalyanca ve daha başkaları... Bundan dolayı Divanı Hümayun’un gizli haber alma teşkilatını, ekseriya akıncılar ve leventler meydana getirirdi. Akıncıların bu başarılı istihbaratları sayesinde Osmanlı Sultanları Avrupa saraylarında meydana gelen tüm olayları, planları, hareketleri kısa sürede öğrenir, ona göre vaziyet alırlardı. Akıncılar düşmanlarca korkulan bir teşekküldü. Hayrete şayan derecede iyi düzenlenmiş bu gizli hizmet teşkilatının kolları, dünyanın her tarafına dal budak salmıştı. Bilhassa Sultan Fatih’in İtalya’da sahip olduğu haber alma teşkilatı, çeşitli İtalyan devletlerinin en gizli ve yüksek çevresine kadar sızma imkanını bulmuştu. Adeta Avrupa’da bir kral öksürse Osmanlı Sultanı anında duyuyordu.

Akıncılar, sefer zamanlarında onarlı teşkilat halinde bulunurlardı. On kişiye onbaşı, yüz kişiye subaşı, bin kişiye binbaşı kumanda ederdi. Hepsi birden ise akıncı beyine bağlı idiler. Düşman topraklarında belirli yerlere geldiklerinde küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi. Her birliğin kolaçan edeceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler, yine belirli yerlerde fakat evvelce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşirler ve birkaç birleşmeden sonra akıncı beyinin nezaretinde Osmanlı topraklarına dönerlerdi. Bu durum, düşman ülkesini dehşet içinde bırakır, nerede ve ne zaman bulundukları ve bulunacakları hakkında yüzlerce şayia çıkar veya çıkarılırdı. Gerçekten de, Avrupa içlerinde ya da çok uzak okyanus kıyılarında herhangi bir ülkede, aniden ortaya Türk akıncıları çıkabilir, şayet o ülkenin Osmanlı’ya düşmanlığı varsa ortalığı birbirine katar ve dehşet izleri bırakıp gene aniden kaybolabilirlerdi.

Evliya Çelebi, kendine has tatlı üslubuyla akıncıları şöyle anlatır:

"Akıncı gazileri daima kılıcı belinde, tüfengi elinde adamlar olup, gece gündüz silahları ile yatarlar. Hatta gusl eder iken ve namaz kılar iken bile, aletleri ve silahları yanlarında hazır durur.. Kuşakları ekseriya "zünnar" da denilen kuşaktır...Bir esir bulunca, onunla bağlarlar, bir kuyudan su çekseler kuşağı ile çekerler. Nice gaziler, esir oldukdan sonra, kuşağını kemend edip düşman kal'alarından firar etmişlerdir... Yoldaşlarını esaretten kurtarmak için her fedakarlığı yaparlar.”

Akıncıların silahları pala, mızrak, kılıç, kalkan ve atların eğerine takılan başı topuzlu bozdoğandır. Bazıları hafif zırh giyer, başlarına da kızıl börk takarlardı. Kurt başı işaretli alemler taşırlardı.

Bunların yiyecek işleri de kendileri gibi hafifti. Atlarının eğerlerine asılı birer küçük edevat ile işlerini görürlerdi.

Akın sırasında bir ata binerler, yedeklerinde dört-beş at daha getirirlerdi. Bu atları da, Avrupa içlerine kelle koltukta kanatlandıklarında sıra ile binmek, süratli bir şekilde gitmek ve dönüşte ganimet malını taşımak için kullanırlardı.

Akıncılar emirleri doğrudan Padişah’tan alırlardı. Gittikleri yerlerdeki yetkililerden emir almazlardı. Tam bir serdengeçti olarak yetiştirilirler, gerektiğinde de severek şehitliğe erişirlerdi. Sayıları da bazen onbinlerden fazla olurdu. Büyük vurgunlar, başarılı sonuçlar ve yüklü ganimetlerle geri dönerlerdi. Mesela sadece 1473 Macaristan akınının sonucunda 60 bin esir ve 900 bin baş hayvanla geri döndükleri bilinmektedir. Bu rakamlar, düşmanın ekonomisine vurulan darbenin ve savaş gücünün nasıl tahrip edildiğinin bir delilidir. Daha Osmanlı ordusu ile karşılaşmadan düşmanın böylece işi bitmiş, ikmal maddeleri tüketilmiş olurdu.

Bazıları bu akıncı birlikleri hakkında yanlış bilgiler verirler. Bu bilgilere bakacak olursak zannederiz ki Akıncılar küffar üzerine, dost düşman ayırımı yapmaksızın akınlara girişirler, zarar verirlerdi. Gerçek bunun tamamen tersidir. Osmanlı ülkesi ile savaş halinde bulunan ya da yapılmış bir barışı bozan ülkelere yapılırdı bu akınlar. Bunların savaş gücü kırılır ve sulh anlaşmasına zorlamak için Akıncıların hedefi olurlardı. Yoksa sulh içinde bulunulan ülkelere akın olayı söz konusu değildir. Ancak istihbarat faaliyetleri böyle değildir. Her ülke içinde istihbarat faaliyetleri için elemanlar bulundurulur ve her haber, anında Osmanlı sarayına ulaştırılırdı.

Akıncı sınıfına mensup Osmanlı askerinin; cesareti, kahramanlığı, fedakarlığı, bağlılığı, disiplini ve dayanıklılığı ile yapmış oldukları olağanüstü hizmetler, hala dilden dile anlatılmaya devam etmektedir. Nice romanların yazıldığı, filmlerin çevrildiği bu akıncı askerleri, Osmanlı zaferlerinin alt yapısını oluşturmuş bir sınıftır.

Akıncının Avrupa’da bıraktığı dehşet tesiri kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Akıncılardan korunmak için Avrupalılar hususi dualar öğrenip okurlardı. Bu "akıncı duaları" Avrupa şiirinde ayrı bir tür teşkil eder. Halen Avusturya’da yer yer ağlayan çocukları "sus, Türkler geliyor!" cümlesiyle korkutmak adeti devam eder.

Viyana'daki Saint Stephan Katedrali’nin çan kulesinde 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir memuriyet, ancak 1956'da Viyana Belediye Meclisi’nce ''Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için..” kaldırılmıştır.

 

DELİLER SINIFI

 

Akıncıların benzeri bir de “Deliler” grubu vardır.

Hudud ve hududa yakın yerlerde bulunup, Serhad Kulu denilen kuvvetler arasında, iri yarı, şecaat ve cesaretleriyle eşsiz ve akıncılara benzeyen bir hafif atlı sınıfı daha vardı ki, harikulade cesaretlerinden dolayı bunlara “Deli” adı verilmiştir. Tarihçilere göre pervasızca hasma saldırmaları, gözlerini budaktan esirgemeyerek hayatlarını hiçe sayarak cenk etmeleri kendilerine bu lakabın verilmesine sebep olmuştur.

Bu Deliler sınıfı; "Kalpaklarımız Emirül Mü'minin Hazreti Ömer’in çizmesinin koncuğudur, ocağımız da ona mensupdur” diyerek ocaklarının pirini Hazreti Ömer kabul ederlerdi. Deliler, fevkalade cesaret ve atılganlıkları ve korkunç kıyafetleriyle hasımlarını korkutup sindirirler, tufan kesilip daima galip gelirlerdi. Bunlarda esas akide ve iman, başa yazılanın mutlaka zuhura geleceği kanaati olduğu için, hiçbir tehlikeden kaçınmazlardı.

Deli askeri sınıfı 1689'da ihdas edilen, Müslüman olmuş gençlerden teşekkül etmiş olup, tamamıyla Rumeli halkındandı. Akıncıların silahları bunlarda da vardı. Başlarında benekli kurt derisinden yapılmış ve üzerine kartal kanatları takılmış bir başlık bulunurdu. Şalvarları, kurt veya ayı derisinden olup tüyleri dışarıda idi. Ayaklarında, burunları sivri, arkasında uzun serhadlik denilen mahmuzları olan çizmeler giyerlerdi. Atları da çok hızlı ve dayanıklıydı. Hizmet ettikleri sınır beyinden veya beylerbeyinden aylık alırlardı. Delilerin elli-altmış kişisi bir bayrak sayılır, böyle birkaç bayraktan oluşan birliğe Delibaşı komuta ederdi. Eğitimini bitiren adaylar, yeminli bir merasimle deli başlığı giyip, ağa çırağı olurdu. Yeminini tutmayıp, kanunlara ve törelere uymayanların başlığı alınıp, ocaktan atılırlardı.

 

 

HAÇLILAR BİRLEŞME SEVDASINDA

 

Osmanlıların Balkanlarda hızlı bir ilerleyiş içine girmeleri ve Edirne’nin fethi ile, ileri harekata devam etmeleri, Avrupa devletlerini ciddi bir telaşa düşürmüştü. Bir taraftan Sırpsındığı hezimetini unutamıyorlar, intikam ateşleri ile yanıyorlar, diğer taraftan da, bir şekilde Osmanlının durdurulması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu son durumdan en çok kaygılanan Sırbistan Kralı Lazar olmuştu.  Osmanlıların Balkanlar’dan atılması tek düşüncesi haline gelmişti. Zaten Kral Lazar, Osmanlıları hiç bir zaman çekememiş, her fırsattan yararlanmak istemişti. Hınç almak için zamanın tam uygun olduğuna karar vermiş, ama harekete geçeceği sırada, Niş’in de Osmanlıların eline geçtiğini görünce çileden çıkmıştı. Bu son olay Lazar’ı yılgınlığa da düşürmüş, gururunu kırmış, ülkesinde itibarının azalmasına sebep olmuştu.

Niş’in Osmanlılar tarafından alınması ve Sırbistan’ın yenilmesi sonucu, Sırplarla anlaşma yapıldı. Sırbistan Krallığı her yıl Osmanlılara, belirlenen vergileri verecekti. Kral Lazar bu mali mesuliyetlerinden bir an evvel kurtulmak ve elden çıkan yerlere tekrar sahip olmak için gizliden askeri ve siyasi ittifaklar kurma yolları aradı ve bunda da başarılı oldu. Kurulan yeni haçlı ordusu kendisine çok güven veriyordu.

Balkanların muhtelif yerlerinde akıncılarla karşılaşan bu yeni ordu, bir iki galibiyet de elde etmiş olmanın gururuna kapılarak, artık bu ordunun Osmanlıyı Balkanlardan atabileceğine inanmaya başlamıştı. Bu müttefik Haçlı ordusuna güvenerek, Osmanlı’ya karşı savaş ilanı için elçi göndermişti.

 

KOSOVA’DA BÜYÜK HESAPLAŞMAYA DOĞRU

 

Murat Han Bursa’da bulunuyordu. Derhal harekete geçerek Karesi ve Kütahya’da sancak beyi olan oğulları Yakup Çelebi ile Yıldırım Bayezid’e haberler ulaştırarak, askerleriyle Çanakkale’den Gelibolu’ya geçip, Filibe Ovası’nda yığınağını yapacak olan Osmanlı ordularına katılmalarını bildirdi. Diğer taraftan Saruhan, Menteşe ve Aydınoğullarına toplayacakları askerleriyle yardıma koşmaları bildirildi. Bu suretle ordu düşünülenden daha çok güçlenmiş olacaktı. Bu sırada Hacc’dan gelen büyük komutan Gazi Evrenos Bey de orduya katılmış bulunmuyordu. Kendisine, başkomutanlık müşavirliği görevi verildi. Murat Han, savaş divanı toplanmasını da emretti. Genel durum gözden geçirildi, stratejik savaş planı hazırlandı.

Düşman ordusu da yeni iltihaklarla gittikçe büyüyordu. Mesela Bosna Kralı sözünü tutmuş, ordusuyla Sırp ordusuna katılmıştı. Sırp ordusu kendinden emin bir halde bulunuyordu. Silah, araç ve gereç üstünlüğü de düşman tarafında idi. Osmanlı ordusunun uzun bir yürüyüşten sonra karşılarına yorgun geleceğini düşünüyorlar ve bu sebeple de savaşı kazanacaklarına inanıyorlardı. Harp zamanı yaklaştıkça, Lazar ordusunda telaş görülüyordu. Bir süre sonra Haçlı ordusu, Kosova Ovası’nın karşı sırtlarında Osmanlı ordularını çok düzenli tertiplenmiş durumuyla karşılarında görünce şaşakalmışlardı. Hiç beklemedikleri bu hal, Osmanlı ordusunun dalgalanan sancakları ve kendilerinden emin halleri Lazar ordusunu düşündürmeye başlamıştı. Bu durum karşısında Kral Lazar, hemen komutanlarını topladı. Herkese bu savaşın nasıl yapılacağını sordu. Savaş şurasında bulunan prensler ve komutanlardan birçoğu, Osmanlı ordusunun yorgunluğundan, Kosova ovasında henüz savaş düzeni alamamış bulunmasından yararlanmak için derhal taarruza geçilmesini, geceleyin taarruz edildiği takdirde, Osmanlı ordusunun tamamen yok edilebileceğini söylediler. Bu son teklif kabul edilmedi. Ertesi sabah şafakla beraber saldırmanın uygun olacağına ve bu süre içinde birliklerin uygun savaş tertiplerinin alınmasına karar verdiler. Haçlı ordusu hazırlanırken, Osmanlı ordusu boş durmuyor, büyük düzenleme içinde bulunuyordu.

Murad Han ümidini yitirmemekle beraber, durumun çok zor olduğunu görüyor, ama hazırlıkların tamamlanmasından da asla vazgeçmiyordu. Savaşacağı düşmanı kendi gözüyle görmek istedi. Şehzade Yıldırım Bayezid’le birlikte düşman ordularının son durumlarını görmek üzere bir tepeye çıktılar. Düşmanın sayı üstünlüğü karşısında hayrete düştüler. Ovanın bir bölümü, süvari ve piyade kuvvetleriyle doluydu. Zırhlı süvarilerin parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Ovanın genişliği ve derinliği içinde sonu gelmez uzunluğuna tertip almış düşman safları görünüyordu. Rüzgar da düşman tarafından esiyor, kalkan toz toprak normal görüşü bile engelliyordu.

Kurulan savaş divanında Şehzade Bayezid ve diğer kumandanlar görüşlerini ifade ettiler. Sadrazam Ali Paşa da görüşlerini ifade ettikten sonra Kuran’dan ayetler okuyarak sözlerini şöyle sürdürdü:

Ali İmran 139:

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”

Enfal 17:

“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Müminleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Ayetlerini okuduktan sonra da, Peygamber Efendimizin düşmanlarıyla yaptığı Bedir savaşını işaret ederek:

-Çoğu zamanlar fazla kuvvetler, az kuvvetler tarafından yenilmiştir.

Deyince, oradaki komutanların, Allah’a tevekkül ile imanları kuvvetlendi. Zaten başka dayanakları da yoktu. Bu harp Osmanlılar için bir ölüm kalım mücadelesi olacaktı. Çünkü Kosova’da yapılacak ve kazanılacak bir cihad, Rumeli’nde Allah nizamının kalmasına, hükümranlığın sağlamlaşmasına ve Osmanlının burada devletlerini devam ettirmelerine yarayacaktı.

Bütün Osmanlı ordusu, Allah’a bağlılık ve inanışları içinde harbi kazanmak için tüm güçleri ile gayret etmeğe and içtiler.

Bunun üzerine Murad Han müşaviri Evrenos Bey’e:

-Sen bu düşmanın yapacaklarını hepimizden daha iyi bilirsin. Özellikle bu hususta tecrüben de çoktur. Onlarla çok savaştın ve çok zaferler kazandın. Senin son düşüncen nedir?

Diye sorunca Gazi Evrenos Bey tecrübelerine dayanarak şöyle konuştu:

-Düşman önce düzenli bir şekilde taarruz edebilir. Zamanla düzensiz bir hale gelir. Karışabilir. Zaferi kazanacağına inandığı için de, rastlantılara güvenir. İşte bu sırada düşmana karşı taarruz uygun olur. Onların taarruz şekillerine göre savunma tertibi alınmalıdır. Osmanlı ordusunun bu suretle zafere daha kolay yaklaşacağını, bir yandan da, düşmanın taarruzundaki tertiplerini dikkate alarak, savunmamızın durumunu düzenlememizin doğru olacağını, birlikleri aynı noktalarda daima üstün tutarak ve daima toplu bulundurmamızın yararlı olacağını umut ederim.

Murad Han ve komutanlar, Gazi Evrenos Bey’in düşüncelerini uygun buldular. Ertesi sabah bu şekilde hareket edilmesine karar verildi. Savaş meclisi sona erdi.

 

MURAD HAN DUADA

 

Murad Han düşünceliydi. Uyuması mümkün değildi. Sabaha kadar Rabb’ine dua etti. Şöyle diyordu:

“Ya Rabbi! Senin aşkına yüz sürdüğüm şu anımda bana yardım et, milletime karşı yüzümü kara çıkarma. Yardımını benden ve askerlerimden esirgeme. Askerlerime beni siper et, onları zafere, beni şahadete ulaştır. İslam’ın mülkünü yok etme. Beni kurban et. Ben günahkar bir kulunum. Benim günahlarımın çokluğu yüzünden nusretini üzerimizden kaldırma. Bu ordu senin ordundur. Senin rızan için cihad etmektedir. Yardım eyle ya Rabb! Yarabbim bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma. Onları bağışla... Allah’ım!.. Onlar ki buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek, İslam dinini kafirlere duyurmak için geldiler... Bu fırtına afetini, onların üzerinden defeyle... Senin şanına layık bir zafer kazanmalarını nasibeyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede... Ve dilersen o bayram gününde, şu Murad kulun sana kurban olsun Allah’ım!..”

Gözyaşları çeşme olmuştu. Secde halinde uzun uzun dua etti, ordusuna muzafferiyet, kendisine de şehitlik ihsan etmesini istiyordu.

Gözyaşları akarken birazcık dalmıştı. Uyandığında yüzü gülüyordu. Sevinçliyli:

-Allah dualarımı kabul etti. Bana rüyamda malum oldu. Bugün muzafferiyet bizimdir!

Diyerek sevincini etrafındakilerle paylaşıyordu. Gün ağardığında etrafına bakındığı zaman, dün çok fena ve aleyhine esen rüzgarın kesildiğini, hafif serpeleyen yağmurun ovadaki tozları yatıştırdığını hayret ve sevinçle görünce, Allah’a şükretmeye başladı. Sabah namazını kıldıktan sonra, savaş düzeni almış olan ordusunun en ön saflarına kadar gidip gördüğü rüyayı ve aldığı müjdeyi onlara anlattı. Morallerini düzeltti. Askerine seslenerek:

- Yiğitlerim, şahbazlarım, askerlerim!.. Beylerim, paşalarım, evlatlarım!.. Dervişler, gaziler, erenler!.. Sizlerle beraber 36 cihada girdik. Hemen Yüce Allah’ımızın yardımları ile bu 37. cihadımızdır. Karşımızda yetmişikibuçuk kefere milleti birleşmiş, gök demire bürünmüş!., Allah’ın askeriyle cenk dilerler. Göreyim sizi!.. Allah’ın rızasını, Resulullah’ın şefaatını dileyenler!.. Erlik, mertlik ve şehitlik günü, bugündür!.. Can verip, cennet alalım. Hakk yardımcımız olsun!.. Göreyim sizi koçlarım, aslanlarım zafer sizindir!..

Diyerek, cephenin merkezindeki savaş idare yerine gitti.

 

KOSOVA BÜYÜK ZAFERE TANIKLIK EDİYOR

 

Osmanlı ordusu 40-50 bin kadardı. Haçlı ordusunun genel kuvveti çoğu zırhlı süvari olmak üzere 200 bin kadardı.

Tarihler 20 Haziran 1389’ u gösteriyordu. Güneş zorlu bir güne yeni doğmuştu. Tarihin kaydettiği en önemli günlerden biri başlamak üzereydi.

Osmanlı ordusu, başkomutanlık müşaviri Gazi Evrenos Bey’in hazırladığı savaş planı gereğince, cephe ilerisinde 2 bin kişi kadar bir kuvvet, cephe genişliğince örtme tedbirleri almış ve taarruz gösterileri yaparak düşmanı kışkırtmaya başlamış, onların taarruz etmelerini sağlamaya çalışıyordu. Osmanlı ordusu ise; plan gereği bu kuvvetlerin gerisindeki tepeler üzerinde savunma tertipleri almıştı. Her iki tarafın muharebe hazırlıkları tamamlanınca, ileri mevzilerdeki örtme kuvvetleri düşmana ok mesafesine kadar sokuldu. Sabahın aydınlığı ile beraber düşmana ok yağdırmağa başlamışlardı. Müessir bir atıştan sonra, kuvvetler düşmana doğru gösteriş taarruzuna başladılar. Sırplar sayıca üstünlüklerine güvenerek sol yanda bulunan Şehzade Yakup Çelebi’nin grubuna şiddetle saldırıya geçtiler. Bu cephedeki kuvvetler düşmanın çokluğu karşısında mukavemete devam edemediler. Gerideki ihtiyatlar üzerine doğru çekilmek zorunda kaldılar. Sultan Murad Han bu durumun diğer kuvvetlere etki yapacağını düşünerek, Şehzade Yıldırım Bayezid kuvvetlerinin bir bölümüyle derhal Yakup Çelebi kuvvetlerine yardım etmelerini emretti. Bu sırada Yakup Çelebi de çarpışa çarpışa mukavemete devam ederek adım adım çekiliyordu. Böylece düşmanın büyük bir bölümünü de kendi üzerine çekmiş bulunuyordu. Bu sırada da Yıldırım Bayezid’in idare ettiği kuvvetler, bu düşmanın yan tarafına doğru taarruza geçmiş ve yardım etkili de olmuştu.

Sırbistan Kralı Lazar, Haçlı ordusunun başkomutanı olarak savaşı bütün dikkatiyle takip ediyordu. Yıldırım Bayezid’in taarruzunu görüyor ve başardığı mükemmel manevranın nereye varacağını bekliyordu. Yıldırım’ın bu atağını boşa çıkarmak için sol yan kuvvetlerinden 20 bin kadar Boşnak’ı toplayarak Bayezid’in üzerine gönderdi. Vaziyeti gören Yıldırım Bayezid, kuvvetlerini derleyerek, üzerine gelenlere yöneldi. Kanlı bir çarpışma oldu. Çarpışmayı kesin olarak Yıldırım kazandı. Şehzade Yakup Çelebi’ye saldıran ve bir süre başarılı görülen Sırplar, yanlarının tehlikeli bir duruma girdiğini görünce kötü hale düştüler. Bu vaziyeti gören Yakup Çelebi; kuvvetlerini toparlayarak, önce durdu ve sonra geriye dönerek ve çok hareketli bir atılganlıkla karşı taarruza geçti. Sırplar cephelerinden ve sol yanlarından gördükleri saldırılara dayanamadılar ve panik halinde kaçmaya başladılar. Bu arada Kral Lazar’ın Osmanlı birliklerince yakalandığı ve kellesinin kesilerek bir kazığın ucunda teşhir edildiği görüldü. Bu Haçlı paniğinin korkunç bir hal almasına sebep oldu.

Osmanlı Başkomutanlığı bu durumu görünce bütün cephede karşı taarruza başladı. Çarpışmalar ve kovalamaca 5 saat kadar sürdü. Kaçanlar Osmanlı süvarisinin takibinden yakalarını kurtaramadılar. Kral Lazar’la beraber, pek çok komutan ve prensler de ölüler arasında idi.

Osmanlı ordusu ihtiyatlarının yerinde ve zamanında kullanılmasıyla düşmanın büyük kısmının kaçmasına yol açtı. Ancak kaçanlar gerilerden çevrilerek tümüyle yok edildi. Çemberden kurtulabilenler üç kol halinde kaçıyorlardı. Şehzade Yakup’un süvarileri, kaçmaya çalışanları kovalıyordu. Savaş, cepheden düşman geri arazisine intikal etmiş, kovalama devam ediyordu. Akşam olduğunda artık her şey netleşmiş, savaş meydanına sükunet hakim olmuştu. Yalnız ölü ve yaralılar savaş alanındaydı.

Böylece 1.Kosova Meydan savaşı Osmanlıların kesin zaferiyle sonuçlanmıştı.

 

MURAD HAN ŞEHADET ŞERBETİNİ İÇİYOR

 

Akşamın alaca karanlığında Kosova Ovası sessizliğe bürünmüştü. Sağda solda yaralı iniltilerinden başka ses duyulmuyordu.

Muradı Hüdavendigar işte bu sıralarda savaş alanını dolaşıyordu. Yaralı ve şehitlerine şefkat ve merhamet okşayışlarında bulunuyor, onlara dua ediyor, zafer dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu. Bazı acıklı manzaralar karşısında ise gözyaşlarına hakim olamıyordu.

Bu sırada yerden kalkan bir Sırp askeri, (Miloş Obiliç veya Miloş Kopilik isimli Sırp Prensi) yaralı taklidi yaparak Padişah’la görüşmek istedi. Korumaları buna müsaade etmediler. O ısrar ediyordu; Müslüman olmak istediğini ve Padişah’ın elini öpeceğini söyleyerek izin istedi. Padişah bunu görünce bırakmalarını söyledi. Padişahın yanına gelen Sırp, etek öpmek bahanesiyle eğildi. Meğer elbisesinin koluna bir hançer gizlemiş, fırsat kolluyormuş. Süratle doğrulup ayağa kalkarak çıkardığı hançeri Murad Han’ın göğsüne sapladı. Ağır yaralanan Murad Han yere düşerken Sırp askeri derhal öldürüldü.

Murad Han oluk gibi kan kaybederken şunları fısıldıyordu:

- Yüce Allah’ım dualarımı kabul etti... Şükürler olsun. Masum askerciklerime bu zaferi nasip etti ya... Gayrı Murad kulunun canı, ona kurban olsun!..

Murad Han, oğlu Yıldırım Bayezid’in acil çağrılmasını ve kendisine biat edilmesini emretti.

Yıldırım Bayezid aceleyle geldi. Babasının kanlar içindeki o halini görünce feryada ve figana başladı. Sultan Murad Han:

-Oğul, zaman ağlanacak zaman değildir. Hem biliyorsun ben Allah’ımdan şehitlik istemiştim. İşte şimdi anlıyorum ki, duam kabul olunmuştur. Şehit olmak nasip olacaktır.

Sonra ömründen sayılı dakikaların kaldığının idraki ile oğluna nasihatlerde ve vasiyette bulundu. Şöyle diyordu:

-Dünyada kim bu akıbetten kurtulabilmiş ki, benim için ağlıyorsun! Ağlayacaksan Müslümanlar için ağla!.. Onları perişan etme, yerim sana kalıyor. Adaletinle, cömertliğinle beni de hayırla yadetmeye çalış. Padişahlığın sermayesi adalettir. Saltanatı rahat bir şey sanma. Dünyada en büyük meşakkat saltanattır. Dünyada bir güzel nam bırakmaya gayret et. Yaptıkların şanına layık olsun.”

Bu nasihatlerden sonra 3.Osmanlı Sultanı, Osman Gazi oğlu, Orhan Gazi oğlu Murad Hanı Evvel, diğer ünvanıyla Muradı Hüdavendigar, Allah’ın kendisine rüyasında vaad ettiği şekilde cephede savaş esnasında 63 yaşında şehit olup ruhunu teslim ediyordu.

Murad Han Osmanlı padişahları içinde cephede düşman tarafından yaralanarak şehid olan ilk ve tek sultandır.

Yerine geçen Yıldırım Bayezid Han, Bursa Kadısı’na gönderdiği mektupta bu şehitlik olayını şöyle anlatır:

“Allahın takdiri ile, Kosava’da yapılmakta olan fetih ve zaferden sonra, babam Sultan Murad Han, gördükleri rüyada şehitlik duasında bulunmuş, sonradan muharebe sahasında yığılmış insan leşlerinin arasında dolaşırken Miloş Kopilik adındaki Hıristiyan, bir hileyle ben Müslüman oldum diye müracaatla Padişah’ın huzuruna çıkmak istemiş, ayak öpmek bahanesi ile yaklaştığı sırada, korkusuzca kolu altında gizlediği zehirli hançeri, babamın o temiz vücuduna vurmakla şehadet şerbetini içirdi.”

Babasının vasiyeti gereği tahta geçen oğlu Yıldırım Bayezid, ilk iş olarak babasının iç organlarını çıkarttırıp, cesedi de bozulmasın diye tahnit ettirip, vasiyeti üzerine Bursa’ya götürüp defnetmiştir. İç organları ise Kosova’da şehid olduğu yere defnedilmiş, üzerine de bir mezar yapılmıştır.

 

O GERÇEKTEN “HÜDAVENDİGAR” İDİ

 

Dedesi Osman Gazi’nin vefat ettiği gün doğmuş bulunan Murad Han, Babası Orhan Gazi’den 102 bin kilometrekare olarak aldığı Osmanlı topraklarını, 29 yıllık hükümdarlığı içinde 460 bin kilometrekareye çıkarmıştı. 1.Kosova zaferi ile en geniş sınırlarına kavuşan bu Osmanlı toprakları yaklaşık 500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı.

Murad Han son derece zeki, devlet idaresinde güçlü, tecrübeli, ileri görüşlü bir hükümdardı. Babasından devraldığı Osmanlıyı 4 katından fazla genişletmiş olmasına ve bu toprakların çoğunda Hıristiyanların yaşıyor olmasına rağmen, bu sınırların muhafazası için asker miktarını sadece bir kat arttırmış ve gayeyi tahakkuk ettirebilmiştir. Üstelik halktan aldığı vergilerde de ciddi bir artış yapmamıştı. Buna rağmen ülkenin imarı ve sanat eserlerinin inşası için büyük mesafeler almıştı.

Bunu nasıl başarmıştı? Yerinde ve yeterli tedbirleri aldıktan sonra yardımı Allah’tan beklemiş ve almıştı. Zaten Hüdavendigar, Allah’ın yardımını almış kişi demektir.

Murad Han’ın hayatı hemen hemen seferlerde geçmişti. Denilebilir ki, at sırtından inmeye hiç fırsatı olmamıştır. İrili ufaklı 37 gazaya katıldığı ve hepsinden de zaferle çıktığı söylenebilir.

Babası hayatta iken düşmanları hep ölümünü istemiştir. Bu isteklerini Orhan Bey için de göstermişlerdi. Çünkü bu kadar dirayetli bir sultan olan Orhan Bey ölürse, yerine gelenin onun kadar güçlü olamayacağını düşünüyorlar ve nefes alabileceklerini, kaybettikleri toprakları, yerine gelecek olanın zamanında geri alabileceklerini hesaplıyorlardı. Murad Han başa geçtiğinde ise, şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemez duruma düştüler. Çünkü adeta yağmurdan kaçıyorlarken doluya tutulmuşlar gibi, daha dirayetli ve daha kahraman biriyle uğraşmak zorunda kalmışlardı. Doğudaki beyliklere karşı müsamahakar, tahammüllü ve sabırlı davranarak, Memlük ve daha doğudaki güçlü devletlere karşı bu beyliklerin tampon bölge görevi yapmalarını, böylece batıda fetihlere zaman ve imkan ayırmayı başarmıştır.

Bu kadar fetih hareketlerine ve ganimet paylaşımlarına rağmen sade bir hayat yaşamış, lüks ve israfa hiç dalmamış, altın ve gümüş biriktirmeye hiç itibar etmemiştir. Cömertlikte üzerine yoktu. Namık Kemal’in de dediği gibi:

“Padişah iken elbisesinden, silahlarından ve atlarından başka bir şeyi yoktu. Bir kılıç kabzasını yaldızlayacak kadardan fazla altına, bir mühür yaptıracak kadardan fazla gümüşe rağbet etmemiştir. ”

Doğunun ve batının birçok hazineleri ve zenginlik kaynakları onun zamanında ele geçirilmiştir. Bu ganimetlerin kumandanlık hakkı bile onu dünyanın en zengin adamı yapmaya yeter de artardı bile. Ama o bunca malı mülkü Allah yoluna harcadı. Cihad için ve hayır eserleri için sakladı ve harcadı. Çok cömertti. Hediye ve ikramları hayret verecek derecede boldu. Nesi varsa bağışlamakta tereddüt etmezdi. Şehit olduğunda elbiselerinden, silahlarından ve atlarından başka hiçbir parası yoktu. Padişahlığı süresince bir kılıç kabzasını yaldızlayacak miktardan fazla altın, bir mühür yaptıracak miktardan fazla gümüş biriktirdiği görülmemiş, işitilmemiştir.

Sultan Murad Han, hem komutanlarını, hem de sivil idarecilerini son derece dirayetle seçmiş, ehliyet ve liyakat prensiplerinden hiç taviz vermemiştir.

Yine o, tarih kitaplarında Muradı Evvel, yani Birinci Murad, Muradı Hüdavendigar ve Gazi Hünkar diye anılır. Avrupa kaynaklarında ise "Amurad" diye bahsedilir. “Muradı Hüdavendigar” en çok kullanılan ismidir. Farşça bir kelime olan Hüdavendigar, "Allah’ın yardımına mazhar olmuş hükümdar" manasına gelir.

1.Murad Han, babasının ve dedesinin anıldığı gibi sadece "Bey" diye anılmamış, hükümdar olarak da zikredilmişti. Osmanlı Devleti'nin ulaştığı çizgiyi göstermesi açısından ilginç bir noktadır.

Kosova sahrasında şehit olan Sultan Murad Han'ın iç organlarının gömüldüğü türbe, zamanla o günden itibaren Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgah haline geldi. Meşhedi Hüdavendigar, yani Sultan Murad Meşhedi, yani şehidliği diye anılırdı. Osmanlı padişahları, Rumeli fatihi olan bu atalarının türbesine büyük önem verdiler. Sultan 2.Abdülhamid Han türbenin yanına ziyarete gelenler için bir de misafirhane yaptırdı.

Kosova muharebesini kaybetmelerine rağmen, Murad Han’ı şehid etmeleriyle övünen Sırplar, Sultan Murad Türbesi’nin bahçesine, onun katili Miloş Obiliç’in anıtını dikmek için yıllarca uğraşmışlardır. Ancak bölgedeki Müslümanlar, Sırpların teşebbüslerini hep engellediler. Sırplar da Miloş Obiliç'in bir anıtını Kosova sahrasına dikmişlerdi.

Sırplar, Birinci Kosova muharebesindeki yenilgilerini hiç unutmadıklarını 1989’da göstermişlerdi. Müslüman kasabı Slobodan Miloseviç iktidara geldikten bir süre sonra, Osmanlı Devleti ile Sırpların ağırlıklı olarak bulunduğu Haçlı orduları arasında cereyan etmiş olan Kosova savaşının 600. yıldönümü için, 1989’da Kosova’da büyük bir miting düzenleyerek “hainler yüzünden yenildikleri” bu savaşın intikamını alacaklarını söyleyerek, Müslüman katliamının kapısını aralamışlardı. Ayrıca da Murad Han türbesinin hemen yanına Miloş Obiliç’in görkemli bir anıtını dikmişlerdi.

1.Murad Han'ın ünvanı sonradan, Bursa’nın merkez olduğu sancağın ismi oldu. Bu bölgeler Osmanlı taşra yönetiminde "Hüdavendigar Sancağı" olarak söylenir, anılır ve yazılırdı.

Sultan 2.Abdülhamid Han tarafından yaptırılan Sultan Murad Han türbesi, Osmanlı’nın son döneminde Sultan Reşad Han’ın bölgeyi ziyareti sırasında elden geçirilerek, tamir edilmişti.

Son yıllarda Kosova’nın bağımsızlığının ilanından sonra, Sultan Murad Han türbesi Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan ortak bir çalışma ile yeniden tamir edilerek ziyarete açılmıştır. Bugün yolu Kosova’dan geçen kendi insanımız bu türbeyi ziyaret edip, Fatihalar okumadan geçmemektedirler.

Muradı Hüdavendigar hepsini cihada ve kalıcı eserlere harcamış bulunduğundan hiç para veya mal bırakmadı. Temiz bir isim, müesseseleri kurulmuş bir devlet, 37 kere cihada iştirak edip hepsini kazanmış olmanın şanını miras olarak bıraktı. Dünya durdukça o hep hayırla anılacaktır. Amel defteri kapanmayacaktır. Bu makamı ve temiz ismi, dünyayı ve içinde bulunan malı mülkü verseler kimsenin kazanmaya muvaffak olamayacağı bir makam ve isimdir.

 

 

 

 

 

 

 

TOP