Alaeddin Bey

Osmanlı’da rolü var çok paşanın, beyin,

Temellerde var hem bilek gücü, hem beyin.

 

KISACA TANIMAK

 

Alaeddin Bey, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin oğludur. Annesi Şeyh Edebali’nin kızı Mal (Malhun) Hatun’dur. Doğum yeri ve tarihi kesin bilinmemektedir. Ölüm tarihi hakkındaki bilgiler de kesin olmamakla birlikte, olayların gelişinden Miladi 1333 tarihinden sonra öldüğü bilinmektedir. Mezarı Bursa’da babası Osman Gazi’nin türbesindedir.

Alaeddin Bey, dedesi Şeyh Edebali’nin terbiyesinde büyüdü. Zaman zaman Yenişehir’e, babası Osman Gazi’nin yanına gidip cihad ve gaza ile meşgul oldu. Ama o asıl ilim adamı olarak yetişti. Dedesinden ve onun etrafında bulunan hocalardan İslami ilimler öğrendi.

Küçük kardeşi Orhan Gazi ise babasının yanında liderlik, cihad ve gaza konularında fiilen yetişiyordu. Yani kısaca ifade etmek gerekirse, Osman Bey büyük oğlu Alaeddin’in ilim adamı olarak yetişmesini, küçük oğlu Orhan’ın ise lider ve gaza adamı olarak öne çıkmasını istemiş ve bu yönde adımlar atmıştı. Orhan’ı gaza ve cihada götürür, onun namlı bir mücahid olması için elinden geleni yapardı.

1326 yılında Osman Bey vefat etmişti. Yaklaşık 3 yıldır hasta idi ve yatıyordu. O hasta yatağında yatıyorken, küçük oğlu Orhan komutan olarak gaza ve cihada katılıyordu. Ama bu bir vekalet idi. Babasına vekaleten…

Nitekim uzun yıllar boyu kuşatılmış bulunan Bursa, tam da Osman Gazi’nin vefatının yaklaştığı günlerde, Orhan Bey tarafından fethedilip babasına müjde verilecektir. Osman Gazi Bursa’nın fethini öğrenince, Allah’a şükreder, kendisinin Bursa’ya defnedilmesini vasiyet eder. Kendinden sonra bey olmasını arzuladığı Orhan Bey’e vasiyetini bildirir. Tam da o günlerde Orhan Bey’in bir oğlu doğmuştur. İsmini Murad koymuşlardır. Osman Gazi Murad adlı torununun doğumunu görmüştür. Bir tevafuk demekte fayda vardır, Osmanlı’nın ilk yıllarında dedeler, bey olacak torunlarının doğumuna şahit olmuşlar ve ondan sonra vefat etmişlerdir. Mesela Ertuğrul Gazi, torunu Orhan’nın doğumuna şahit olduğu günlerde; Osman Gazi, torunu Murad’ın doğduğu günlerde; Orhan Gazi de torunu Bayezid (Yıldırım)’in doğumunu gördüğü günlerde vefat etmişlerdir.

Osman Bey’in vefatı üzerine, bey olarak yetiştirdiği Orhan, Ağabeyi (Başağası) Alaeddin Bey’e:

-Alaaddin Başağam, babamız vefat etti. Hakk’ın rahmetine kavuştu. Aşiretimizin törelerine göre senin bey olman gerekiyor. Hayırlı olsun.

Dedi. Alaeddin Bey:

-Orhan kardeşim, her ne kadar törelerimiz benim bey olmamı gerektiriyor ise de, rahmetli babamız beni daha ziyade ilim adamı olarak yetiştirmeye çalıştı. Seni ise hep gazalara götürdü, liderlik ve komutanlığı öğretti. Lazım gelir ki, sen bu aşirete bey olasın ve çok hayırlı hizmetler göresin. Babamızın duası ve himmeti seninledir.

Diye beylik makamını kardeşine teklif etti.

Burada iki kardeşin de ne kadar büyük bir ahlak hasleti ile yetiştirilmiş olduğu görülür. Beylik gibi son derece önemli bir makamı birbirlerine teklif edebiliyorlar. Bu ahlaki olgunluk, o makamı bir cihad, gaza ve hizmet makamı olarak gördüklerini göstermektedir. Şan, şeref ve madde peşinde olsalardı, makamı havada kapar, belki de mücadeleye bile girişirlerdi.

Orhan Bey’in cevabı şu oldu:

-Alaeddin Başağam, dediklerin doğrudur. Babamız beni cihad ve gazalara götürüp kendisi gibi yetiştirmeye çalışırken, senin de ilim ve irfan sahibi bir kişi olarak yetişmeni arzu etti. Sana hocalar tarafından eğitim verilmesini sağladı. Şimdi senin bana teklif ettiğin beyliği bir şartla kabul edebilirim. Ben bey olurken, sen de bir ilim adamı olarak benim baş yardımcım, baş vezirim olarak devletimizin iç işlerini düzene koyacaksın.

Alaeddin Bey beklemediği bu teklifi reddetmek ister ama, ısrar üzerine de kabul etmek zorunda kalır.

Tarihlerin kaydettiğine göre Orhan Gazi, başveziri Alaeddin  Ağabeyisi’ne hep “Başağam” diye hitap ederdi. Başağa sözü daha sonraki yıllarda pratik olarak “paşa” kelimesine dönüşmüştür. Osmanlı’da “paşa” ünvanı buradan gelmiştir. İlk devirlerde Osmanlı Hanedanı mensuplarıyla, yalnız bir kısım idarecilere verilen bu paşa ünvanı, bir süre sonra yüksek askeri ve mülki devlet adamlarına da verilmeye başlanır. Alaeddin Paşa’nın “paşa” ünvanı ile anılması, vezirlik yapmasından ziyade devletin kuruluşunda yaptığı ağabeyliklerden ileri geldiği kayıtlıdır. Tarihçi Hoca Sadettin’in yazdığına göre, babası Osman Gazi, Alaeddin Bey’i, annesi ile birlikte  Bilecik’te valilik ve kadılık görevi yapan Şeyh Edebali’nin yanında bırakmıştı. Böylece onun çocukluk ve gençlik yıllarını ahiler ve abdallar dostu, dedesi Şeyh Edebali’nin yanında geçirdiği görülür. Onun dervişane ve mütevazi kişiliğinin oluşmasında burada geçirdiği yılların büyük tesiri olduğu açıktır. Onun mana erlerinin yanında yoğrulan ruh hamuru, zamanla sağlam bir karaktere, ilim irfan sahibi, sufimeşrep bir mizaca dönüşür .

 

DEVLET HAYATI

 

Orhan Gazi, beyliğin idaresini eline alınca, Alaeddin Paşa onun en büyük yardımcısı oldu. Nizam ve kanunlar ortaya koyup, devletin sağlam temeller üzerine kurulmasına çalıştı. Asker ocağına nizam ve intizam getirdi, "yaya" ve "müsellem" birliklerinin kurulmasını temin etti.

Yeniçeri ocağının temellerini de o attı. Nitekim birçok tarihçi yeniçeri ocağının kuruluşunu onun başvezir olduğu tarih olan 1326 olarak kaydeder. Yeniçeri ocağının kurulması nasıl ve neden düşünüldü? Bu konuyu birazcık açmakta fayda vardır:

Alaeddin Paşa’nın ilmi geniş birisi olduğunu biliyoruz. Fethedilen yeni yerlerde, katledilen ya da esir alınan Hıristiyanların çocukları, kimsesiz ve başıboş şekilde ortalıkta kalmış oluyordu. Hıristiyan anne babaların çocukları olan bu yavrular ne olacaktı? Bu konuda fikir üretmek için düşünen Alaeddin Paşa muhtemelen Efendimizin şu Hadisi Şerifi’ne takılmıştır:

“Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anasiyle babası onu, Yahudi yahud Hıristiyan, yahud da Mecusi yaparlar…”

İslam fıtratında olduklarına göre, kimsesiz kalan bu çocukları, hem kazanmayı, hem de mesleği sadece askerlik olan bir ocağın kurulmasını sağlamak gerekir, diye düşünürek, Orhan Gazi’ye bir teklif yapar:

-Hıristiyanlardan esir aldığımız bu çocukları bir eğitime tabi tutalım, onlara İslam dinini, örf ve adetimizi öğretelim, onları devamlı bir mesleğe yerleştirelim. Bu meslek de hep ihtiyaç duyduğumuz askerlik mesleği olabilir. Hem illa ki esir aldığımız bu çocuklar şart değil, gönüllü olarak bize verilecek Hıristiyan çocukları için de aynı şeyi düşünebiliriz.

Alaeddin Paşa, Orhan Gazi, Çandarlı Kara Halil ve diğer tecrübeli kumandanlar ile ilim adımları, bu konu ile ilgili fikir ürettiler ve neticede Yeniçeri Ocağı böyle kuruldu. Denilebilir ki, dünyada ilk profesyonel askerlik ocağı Yeniçeri Ocağı’dır. İşleri askerlik olan bu ocağın, ne büyük fetihlere imza attığını bilmeyenimiz yoktur. Yeniçeri Ocağı’nı Alaeddin Paşa kurmuştur ama, asıl nizamname ve kanunlarını Muradı Hüdavendigar yapmış ve tarihteki yerini almak üzere hizmete sokmuştur.

Genelde Müslümanlar, özelde de Osmanlı, çocuklara karşı bu kadar hassas davranmışlardı. Esirlerin çocuklarını bile eğitip topluma kazandırmışlardır. Aynı şeyleri Hıristiyanlar için söylemek asla mümkün değildir. Çünkü onların inancına göre her insanoğlu Hazreti Adem ve Havva’nın işlemiş olduğu günaha ortak olmuş olarak doğarlar. Onlar vaftiz edilmedikçe günahkardırlar. İşte bu inancın da etkisi ile çocuklara karşı hep acımasız davranmışlardır. Mesela Orhan Gazi zamanından takribi 100 yıl sonra Avrupa’da içinde çocukların da bulunduğu milyonlarca Müslüman ve Yahudiyi suçlarından arındırmak için fırınlarda yakmışlardır.

Bugün bile işgal ettikleri ülkelerde, büyüklerin yanında çocuklara karşı da acımasızca davrandıklarını ve katliamlar yaptıklarını görüyoruz. Sebebi işte bu olsa gerek. Mevzumuza geri dönelim:

Tarihçilerin dediğine göre, Yeniçeri Ocağı kurulduğu zaman Orhan Gazi, büyük insan ve ışığı ta uzaklardan fark edilen, keramet sahibi Hacı Bektaşı Veli’ye gider. Bu yeni ocağı ona anlatır ve şunu ister:

-Efendim, gece gündüz cihad etmeye gayret ederiz. Lakin elimizin altında hazır bekleyen, her an talimli asker gerek. Böyle bir ocak kurduk. Dualarınızla himmet buyurun da, bu askerlerimiz zaferden zafere koşsunlar.

Hacı Bektaşı Veli orada hazır bulunan bir erin başına elini koyarak:

-Yüzleri ak, kılıçları keskin olsun!

Diye duada bulunur.

Yine bir söylentiye göre, eli erin başında bu duayı yaparken, cübbesinin ucu aşağıya sarkmıştır. Bu durumu hatırlamak ve hatırasını yaşatmak üzere yeniçerilerinin başlıklarının arkasından bir keçe sarkıtılmıştır. Bu kıyafet daha sonra geliştirilmiş, sarkıtılan bu keçe askerin ensesini kılıç darbelerinden koruyacak bir şekle bürünmüştür. Yeniçeriler yüzyıllarca kendilerini hep Hacı Bektaşı Veli taifesi olarak kabul etmişler, törenlerinde onu anmışlardır.

Yine rivayete göre Hacı Bektaşı Veli, Orhan Gazi’ye sorar:

-Bu yeni asker ocağındaki askerlere ne isim verdiniz?

Orhan Gazi:

-Herhangi bir isim vermedik efendim!

Diye cevap verir. Hacı Bektaşı Veli:

-Bunlara “Beni Çeri”  (yani asker oğulları) ismi yakışır.

Diye isim vermiştir. Ancak bunu teleffuz ederken “Yeni Çeri” (yani, yeni asker) şeklinde söylemiş olduğundan bu ocağın ismi “Yeniçeri” olarak şöhret bulmuştur.

Yeri gelmişken bu ocak hakkında kısa bir tarihi bilgi vermekte fayda vardır:

 

YENİÇERİ OCAĞI

 

Orhan Bey zamanında temelleri atılan “Yeniçeri Ocağı” bir çok parlak zaferler kazanmış bir ocaktır.

Vatanseverliği ile, insaniyetliği ile, kul hakkına önem verişi ile, cihad ruhu taşıması ile, İlayı Kelimetullah’ı birinci gaye edinmiş asker olarak yetiştirilip kendini ispat eden bu ocak, kısa sürede nice başarılara imzasını atmıştı.

Akıllara durgunluk veren Sırpsındığı Zaferi, Kosova’da defalarca kazandığı zaferler, Niğbolu, Varna, İstanbul’un fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Merci Dabık, Ridaniye, Mohaç, Akdeniz adalarının fethi gibi zaferler, hep bu ocağın başarı hanesine yazılıp gelen zaferlerdir. Zaferdeki sırlar ise bilgi, disiplin, itaat, ideal ve Allah korkusudur. Bağdat’tan Viyana’ya, Ukrayna’dan Ekvator’a kadar uzanan Osmanlı Devleti’ni işte bu askerler genişletiyor, muhafaza ve müdafaa ediyordu.

Seferlerde o derece emre itaat vardı ki, izin verilmedikçe mağluptan ya da fethedilen yerlerden bir çöp bile almazlardı. Çok mecbur olup açlıklarını gidermek için herhangi bir yiyecek almak zorunda kalırlarsa, bedelini mutlaka öderlerdi. Meşhur örnektir; üzüm kopardıkları bağlara, kopardıkları salkımın yerine bedelini bir çıkınla asar öyle giderlerdi. Edirne gibi daha nice beldeler onların bu vakarlı ve ahlaklı davranışları sebebiyle savaşsız olarak teslim alınmıştı. Olayı kısaca hatırlatayım:

Muradı Hüdavendigar Edirne’yi kuşatmıştır. Şehirde kalan Bizans kuvvetleri, Edirne’yi bir müddet savunmaya muktedir oldukları halde, buradaki yerel yöneticiler toplanıp ne yapacaklarına dair müzakerede bulunurlar. Aldıkları haberlere bakacak olurlarsa, Osmanlı askerleri, fethettikleri yerlerde son derece ahlaklı, merhametli ve adaletli davranıyorlardı. Acaba bu haberler doğru muydu? Denemeye karar verdiler:

Aldıkları karar şu idi:

Kuşatmacı Osmanlı askerleri tarafında bulunan pınara, kale içinden seçecekleri bazı güzel kızları su getirmeleri için göndereceklerdir. Türk askerleri kızlara sarkıntılık yapmaya kalkarsa, kale kapılarını sıkı sıkı kapatıp savunmaya geçeceklerdir. Şayet kızlara dokunmazlarsa, ahlak ve disiplin olarak bu kadar ileri seviyede bulunan bu askerlerle pazarlık yapıp kale kapılarını açacaklardır.

Yeniçeriler suya gelen güzel kızlara dönüp bakmadılar bile. Bunun üzerine yapılan pazarlıkla, kale içinde istedikleri yerleşim planını kabul eden Osmanlı’ya kapıları açıp, Edirne’yi kan döktürmeden, memnuniyetle teslim ettiler.

Bunun gibi daha nice tarihi olaylar, onların ahlak seviyesine işaret etmektedir. Her müessese gibi bu ocak da, kuruluş ve yükselişini yaşamış, artık duraklama ve bozulma dönemine başlamıştı.

İlk bozulma emareleri Fatih Sultan Mehmed Han döneminde başlamıştır. Fatih tahta oturunca, İstanbul’un fethinden önce, Anadolu’da çıban başı olan Karamanlıları yola getirmek istemiştir. Karaman üzerine yapılan sefer mükemmel bir zaferle sonuçlanmıştır. Dönüşte asker para yüzünden Hünkar’a zor anlar yaşatmıştır. Elbet bir isyan söz konusu değildir ama, disiplin zedelenmesi meydana gelmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han’ın, Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinde de, benzeri hoş olmayan bir iki vaka meydana gelmişse de, Yavuz gibi otoriter bir padişahın kurduğu disiplinle, pek ileri derecede bir hareket meydana gelmemiştir.

Daha sonraki padişahlar devrinde yapısal ve ahlak bozuklukları tırmanışa geçmiş, bir çok üzücü olay meydana gelmişti.

Sık sık “kazan kaldırma” adı altında isyanlar başlamış, kumandanlarına ve Padişah’a karşı itaatsizlikler yapılması neredeyse gelenek haline gelmişti. İki de bir para ve menfaat hesapları yüzünden seslerini yükseltip, kelle istemeye ve ihtilal yapmaya tevessül eder hale gelmişlerdi. Osmanlı’nın ideali ise, Avrupa’yı kıskaca almak, Atlas ve Hint Okyanuslarındaki soygun, vurgun ve zulümleri önlemek, Afrika kıtasında batılı sömürgeci devletlerce yapılmakta olan Müslüman zenci kıyımının ve yağmaların önüne geçmek, dünyada sulhü ve sükunu sağlamak, Halife sıfatının verdiği sorumlulukla inanç ve ibadet hürriyetlerini sağlamak, Hacc yollarını ve kutsal mekanları koruyup bakmak idi…

Osmanlı’nın ideali, bu ve benzeri görevleri başarabilen bir dünya devletini hayata geçirebilmek idi. İşte bütün bunlar bilgili, tecrübeli, disiplinli, emir dinleyen bir orduyla başarılabilecektir. Ama gelin görün ki, ordu bu vasıflarını hızla yitirmeye başlamıştır.

Padişah katletmek, kelle pazarlıklarına oturmak, çınar ağaçlarını cesetlerle süslemek gibi hunharca işledikleri cinayetlerin yanında, halkı da soyup soğana çevirmeye başlamışlardı. Bütün bunlara rağmen halk bu ocağa o kadar inanmıştı ki, ekseriya yanlarında yer almışlardır. Şeriat isteklerini dillendirip kazan kaldırdıklarında, esnaf ve halk da çoğu defa evinden çıkıp, dükkanını kapatıp askerin safında yer almışlardır.

Bu azgınlıklarında yeniçerinin önünde durmak mümkün olmadığından, istedikleri kelleler verilmiş, padişahlar düşürülmüş, şeyhülislamlar sadrazamlar ve nice paşaların kelleleri feda edilmek zorunda kalınmıştır.

1683 ikinci Viyana kuşatması ve bozgunundan sonra, yeniçerilerin artık birer ihtilal makinesi haline geldiklerini görüyoruz. Artık yeniçeri ağaları gece gündüz padişah ve sadrazam devirmenin hesaplarıyla meşgul olduklarından, savaştan bile kaçtıklarını, kaçmasalar bile, noksan olan eğitim ve çağdaş olmayan silahlar ve özellikle, içeride gördükleri gayrı meşru tatlı kazançların hayali ile cepheden kaçar oldukları, bu durumun da devletin yıkımını hızlandırdığı tarihlerimizde kayıtlıdır.

Yeniçeri Ocağı o kadar çok ihtilal hazırlamak ve uygulamakla meşgul olmuştur ki, 500 yıllık ocak tarihinde, yaklaşık her 40 yılda bir ihtilal yaptıkları hesaplanmıştır. Başlangıçtaki 250 yılı sakin ve verimli dönem olarak kabul edersek, ikinci 250 yıl için ortalama her 20 yıla bir ihtilal sığdırdıklarını görürüz. İhtilallerinin çok büyük bir kısmında zahiri sebeb olarak şeriatin ihlali gösterilmişse de, maddi menfaat, yeni padişahın vereceği cülus bahşişi, makam mevki, zevk ve safa dolu yaşantı gibi sebeplerin ön planda olduğu da muhakkaktır.

Sona doğru artık iyice gem azıya alınmıştır. İhtilal üstüne ihtilal, teşebbüs üstüne teşebbüs ve neticede kelle üstüne kelle almaya başlamışlardır. Bir zamanlar kendilerine güvenen esnaf ve halk kesimi de artık yaka silker duruma gelmişler, zahirde yeniçerileri destekler gibi yapıyorlarsa da, gerçekte çıkacak fırsatı kollayıp, bu asker ocağını bir kaşık suda boğmanın hesaplarını yapar olmuşlardı.

Tarihler 1826 yı gösterirken, ihtilal makinesi haline gelmiş olan ocak tekrar azmış, kazan kaldırmış, şeriat elden gidiyor diyerek, yeni talim ve eğitim metodlarını protesto bahanesiyle yürüyüşe geçmiştir. Yine halkın kendilerini destekleyeceğini, bir takım üst düzeyin kellelerini alacaklarını, zor ve uzun uğraş gerektiren eğitim ve talimlerin kaldırılacağını ve rahat bir hayat süreceklerini hesaplamaktadırlar. Ama bu sefer durum değişiktir. Ayaklanan yeniçerilere karşı Padişah 2.Mahmud Han tarafından Peygamber Sancağı çıkarılmış, halk mücadeleye çağrılmış, padişaha bağlı topçu kuvvetleri vaziyet almışlardır. Yüzyıllarca ihtilal, cinayet, vurgun, talan ve soygunlardan bıkmış olan halk, bu durumu derhal değerlendirmiş, yeniçeriler üzerine yürüyen devlet kuvvetlerinin yanında yer almıştır.

Tarihler 16 Haziran 1826’yı göstermektedir. Artık ihtilal makinesine dersini verme zamanı gelmiştir. Ocağa yürüyen bu güçler, halkla beraber, yaklaşık 30 bin yeniçeriyi acımadan ve gözlerini kırpmadan katlederek ocaklarını söndürmüşlerdir. Artık mücadele sokak aralarına yayılmış, bulunan yeniçeriler parça parça linç edilmişler, asılmışlar, Belgrat ormanlarına kaçan binlercesi yakılmış, boğazdan teknelere dolan ve kaçmaya çalışan yeniçeriler de teknelerle beraber batırılarak boğulmuşlardır. Bu olaya da Vakayı Hayriye adı verilmiştir.

Rivayet edilir ki halk ihtilallerden o derece bıkmış olmalı ki, 30 binden fazla yeniçeri katledilmişken öfkeler dinmemiş, bir çok vahşet de meydana gelmiştir. Hızını alamayan halk etrafta yeniçeri kalmayınca, mezarlıklara hücum etmişler, ne kadar yeniçeri ve ağa mezarı buldularsa, yerle bir edip, taşlarını dahi parçalamışlardır. Böylece zulüm tersine dönmüş, kantarın topuzu kaçmıştır. Halen tartışılan bir konu vardır:

Vakayı Hayriye günü, Yeniçeri Ocağı’nın hunharca cinayetlerle kaldırılması doğru bir karar mıydı? Yoksa 500 yıllık geleneği olan bir ocağın islah edilmesi ve çağın gereklerine uydurulması daha doğru bir hareket mi olacaktı? Bu tartışmanın konusu bu kitabı ilgilendirmiyor. Biz gene Alaeddin Paşa konusuna dönelim:

 

CİHAD HALK VE DEVLET

 

Göçebe bir aşireti aynı zamanda gaza ruhuyla ateşleyen Osman Gazi, geride aynı heyecanı taşıyan ve artık kendi adıyla anılan bir beylik bırakır. Geleceğin imparatorluğunun temeli sayılan bu beylik,  kargaşalardan henüz kurtulamamış Marmara ve çevresini, daha sonra bütün bir Rumeli’yi ve  Anadolu’yu kucaklayacak müesseselerden mahrumdur.

Orhan Gazi’nin bey olması ile önünde duran en büyük meseleler bunlardır. Alaeddin Paşa, Orhan Bey’in iradesi ile hazinenin başına getirilmiştir. Harama helale riayet eden bir kişi olan Alaeddin Paşa, hazineye çeki düzen vererek gaza ve cihadın helal paralarla yapılmasına önem verir. Bu dönemde Osmanlı’nın genişleme siyaseti, gönüllü gaza faaliyetlerinden düzenli bir savaş sistemine, konar göçer hayat tarzından da yerleşik bir medeniyete geçişi mecburi kılmakta, ülke sınırlarına katılan farklı etnik ve dinî grupların da, en kısa zamanda ve en huzurlu şekilde bir arada yaşatılmasını gerektirmektedir. Yani artık “devlet” dönemi başlamıştır.  Kanunları ile, nizamları ile, siyasi hedefleri ile, halkının refah ve mutluluğu için oluşturulan müesseseleri ile bir devlet. Alaeddin Paşa, o yıllarda beyliğin en çok ihtiyacı olan şeyle, yani ‘devletleşme’ mefhumuyla ilgilenir ve beyliğin yavaş yavaş aşiret usül ve kaidelerinden sıyrılıp bir devlet düzenine geçmesini sağlar. Çünkü Türk idare teşkilâtında, ailenin başında bulunan reis, maiyetini korumaktan mesul tutulmuş ve bu yükümlülük zamanla devletin temel özelliklerinden biri olmuştur. Bu yüzden devlet, “baba” olarak görülür. Devlet nizamının yerleştirilmesi yanında, Osman Gazi’nin umumi hatlarını belirlediği İlayı Kelimetullah ideallerine erişmek için, siyasetin ihtiyacı olan kuvvetin de aynı ölçüde hazır bulundurulması kaçınılmazdır. Orhan Gazi’nin huzuruna çıkıp saltanat için lüzumlu olan para, kıyafet ve yeni bir ordunun tanzimi meselelerini hatırlatıp, gerekli düzenlemeleri nasıl yapacağına dair tekliflerini sundu. Bunların en önemlileri; para, giyim kuşam düzenlemesi, ordu ve askerin görevlerinin düzenlemesi, ücretlerinin tesbiti konuları idi.  Siyasi görev bölümünün ve Osmanlı nizamının yerleşmesi yolunda Paşa’nın vazife alması, dağınık aşiret ve beyliklerin Kayılar etrafında kümelenmesini ve halka halka genişleyerek bir devlet şahsiyeti kazanmasını sağlar.

Osmanlıyı yüzyıllarca ayakta tutacak olan bu nizamın kurulması için işe koyulan Alaeddin Paşa, ilk olarak hükümdarlığın temel hak ve alametlerinden sayılan para bastırılması işiyle ilgilenir ve o güne kadar Selçuklular adına kestirilen akçelerin, Orhan Gazi adına basılmasını sağlar. Sikkelerin üzerine yazdırdığı şu dua cümlesi çok önemlidir:

“Allah, Osman oğlu Orhan’ın mülkünü dâim etsin.”

Kıyafet mevzuunda da, Orhan Gazi’yle konuşan Paşa; beyliğin askerlerinin günden güne fazlalaşmasına şükrederek der ki:

-Han’ım etraftaki beylerün başlıkları kızıldur. Senin has askerlerinin başlıkları da ak olsun!

Orhan Gazi başveziri ve paşasının bu arzusuna cevaben:

-Paşam, sen ne dersen o olsun!

Diye cevaplar. Bilecik’te ak başlıklar yapılır. Böylece Rum, Frenk ve diğer beylik askerlerinin kırmızı, sarı ve siyah başlıklarına mukabil, bu dönemde giyilmeye başlanan ak börk, Yıldırım Bayezid Han zamanına kadar kullanılır. Alaeddin Paşa’nın ak başlık seçmesinin sebebi, Peygamberimizin:

“Elbisenin beyazına rağbet edin. Onu dirileriniz de giysin; ölülerinizi de onunla kefenleyin. Çünkü o sizin hayırlı elbiselerinizdendir.”

Buyurmasının etkili olduğu söylenebilir.

Alaeddin Paşa’ya göre “Bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davâsı değildir.” diyen babasının vasiyetini yerine getirmek için askeri gücün artırılması elzemdir. Gerçekten de bu dönemde kale kuşatmaları artar, süvariden ziyade piyade askerine ihtiyaç duyulur.  Bilecik kadısı olan Çandarlı Kara Halil’in de desteği ile, Türk gençlerinden oluşan maaşlı ve muntazam bir ordu kurulur.  Piyadelerin sefer sırasında günlük bir akçe alması, barış zamanında ise vergilerden muaf tutularak tarım yapmaları kararlaştırılır. Sipahi adıyla asker ocağının gene Çandarlı Kara Halil ile beraber kuruluşu yapılmıştır. Yeni düzenlemelerle askerlikte onbaşı, yüzbaşı veya binbaşı gibi birbirinin komutanı olan rütbeler icat ediliyor, ordu içi disiplin bu şekilde sağlanıyordu.

Alaeddin Paşa’nın devletin iç işlerini düzene sokması, Orhan Gazi’nin de fetihlerle uğraşarak yeni yerler kazanması Osmanlı’yı gittikçe güçlendiriyordu. Sınırlar içinde kalan halk; mal emniyeti, can emniyeti, ırz ve namus emniyeti yönünden kurulmuş bu müesseseler sayesinde çok rahat bir hayat yaşıyor, vergi adaleti, ganimet taksimi, ticaretin rahatça yapılabilmesi ve zirai uğraşıların hürriyet içinde yapılması dolayısıyla müreffeh bir hayat yaşıyordu.

Halbuki Osmanlı’nın henüz fethetmediği yörelerde Bizans tekfurları, halkı canından bezdiriyorlardı. Can, mal, ırz ve namus emniyeti yoktu. Adaletsiz vergiler, emniyetsiz ticari faaliyetler, ağır vergilerin konulduğu zirai faaliyetler sebebiyle halkın huzursuzluğu had safhada idi.

Osmanlı’nın bu dönemlerine ait öykülerde hep rastlarız, bir kale kuşatmasında, daima içerden birileri hep yardım eder ve kale kolayca fethedilir. Bunun sebebinin o kaledeki halkın tekfurluklar elinde gördüğü eza ve cefadır, adaletsizliklerdir. Gayrımüslim halkın, Osmanlı’nın kendi memleketlerini de fethetmesini, böylece hakkın, adaletin, emniyetin kendilerine de uygulanmasını istemelerinden kaynaklanıyordu.

Böyle olunca da Osmanlı yurdu yeni fetihlerle hızlı bir genişleme gösteriyordu.

Özet olarak diyebiliriz ki, Osmanlıların Söğüt’te bir çınar fidanı gibi başlayan maceralı yolculuğu, Osman ve Orhan Gazi’lerin ateşlenmiş cihad ruhu ile gazadan gazaya, fetihten fetihe koşmaları yanında, mütevazi ruhlu, dervişmeşrep Alaeddin Paşa’nın, bilgi, beceri, gayret ve fedakarlıklarıyla devlet nizamı olarak kök salmış, adalet ve fazilet damarlarıyla dallanıp budaklanmış; ahlak, merhamet ve hoşgörü meyveleri vererek ulu bir çınara dönüşmüştür.

Bursa’da bir cami yaptıran Alaeddin Paşa, Kükürtlü’de bir tekke ve kaplıca civarında ikinci bir mescid bina ettirmiştir.

Bursa'da yaptırdığı “Alaaddin Camii”, fetihten sonra yapılan ve şehirde Osmanlı hakimiyetinin sembolü olan ilk eserdir. Cami, kuzey tarafında üç bölümlü son cemaat yeriyle birlikte tek kubbeli klasik biçime uyarken, Bursa’da kanatlı, ters T planlı camilerde yeni bir gelişmeye öncülük etmiştir. Bu plan şeması, Selçuklu döneminin kubbeli medreselerine kadar uzanır. Osmanlıların Bursa’da bu planda ilk bina ettiği cami, Alaeddin Camii’dir. Camii’in çevresindeki Alaeddin Mahallesi, onun isminin bir hatırasıdır. Bugün dimdik ayakta olan Alaeddin Camii, banisinin ismini yaşatmakta ve ziyaretçilerini beklemektedir.

Osman Gazi, Alaeddin Paşa ve Orhan Gazi, Horasan Erenlerinden Şeyh Edebali’nin tedrisinden geçmiş, mal, şöhret, şan ve dünya değerleri karşısında imtihanlarını kazanmış bey ve paşa ahlakını bize göstermişlerdir.

Şimdi de, yine söz konusu Horasan Erenlerinin tedrisinden geçmiş olan halkın ahlak ve fazilet seviyesini gösteren bir olayı aktaralım. Öyle bir olay ki, insanı hayretler içinde bırakıyor. Bilhassa mal karşısında küçülen ve malın kölesi olan insanların hiç anlayamayacakları türden. Yine Alaeddin Paşa zamanında ve onun vezirlik yaptığı bir devirde meydana gelmiş bir olay:

Alaeddin Paşa bir gün Orhan Bey’in huzuruna çıkar, der ki:

-Han’ım ben vezirlikten affımı istiyorum…

Orhan Gazi şaşırır:

-Hayırdır Alaeddin Paşam, sana karşı bir kusurumuz mu oldu, seni kırdık mı bilmeden?

Diye sorar. Alaeddin Paşa:

-Haşa Han’ım! Sebep sen değilsin.

Diye cevap verince merakı artan Orhan Gazi:

-Anlat bakalım Paşam, o halde olay nedir?

Alaeddin Paşa anlatır:

-Dün divana iki kişi geldi. Biri diğerinden bir tarla almış. Onu sürerken içinde bir testi dolusu para bulmuş. Tarlanın pazarlığında bu para dahil olmadığından, satana para dolu testiyi geri almasını söylemiş. Satan ise reddederek tarlayı kendisine her şeyi ile sattığını söylemiş. Bulunan bu parayı ne satan kabul etmiş, ne de alan. Birlikte divan huzuruna çıkarak bu işin hallini rica ettiler. Her ikisinin de “Ben Allah’tan korkarım, testiyi kabul etmem.” diye diretmesi üzerine, ben de testiyi hazineye teslim etmek istedim. Memurlarınız da “Savaşta alınan veya vergilerden başka hazineye böyle şüpheli para karışır mı?, böyle kaynağı belli olmayan bir parayla nasıl cihad edilir?” diyerek parayı almadılar. Ahalisinde Allah korkusu bu dereceye gelmiş, devletin bile definelere karşı hassas davranacak hale geldiği yerde bana ihtiyaç olmadığını anladığım için, köşeme çekilip ömrümü Allah’ıma ibadetle geçireceğim.

Uzlete çekilen Alaeddin Paşa’nın ömrü çabuk sona erer. O, 6-7 sene görevde kalmıştır ama, koskoca bir devletin temellerini atmayı başarmıştır. Hem de dünya malına, şana, şöhrete hiç değer vermeden, Allah rızası neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket ederek. Gelecek kuşaklara örnek bir şahsiyet olan Alaeddin Paşa’nın kıymeti yeteri kadar bilinmez, şanı şöhreti yoktur, ama o kuruluşta vardı ve çok önemli müesseselerin kurucusu idi. İsmi gibi “İslam Dini üzere” yaşamış, makam mevki mal hırsına kapılmamış, Allah rızası için çalışmış, İlayı Kelimetullah çalışmalarında baş köşedeki yerini almıştır.

Osmanlı Devleti’nin nasıl olup da 7 asır ayakta kaldığının sırrı, işte böyle kılı kırk yaran devlet yöneticileri ile paraya zerre kadar kıymet vermeyen halkın ahlak seviyesindedir.

Alaeddin Paşa görevden ayrılınca, Orhan Gazi Başvezirliğe ve ordu kumandanlığına oğlu Süleyman Paşa’yı getirmiştir. O makam öyle bir makamdır ki, devletin kuruluşunda, müesseseleşmesinde ve fetihlerde en büyük rollerden birini üstlenmiştir. İşte o rolün ne olduğunu aksettirecek bir fermanın metni. Orhan Gazi Oğlu Süleyman Paşa’yı başvezirliğe ve ordu kumandanlığına tayin ederken ona gönderdiği bu fermanı okuyoruz:

“Benzeri bulunmayan hükümdarın, -Allah kudretini sürdürsün- buyurduğu odur ki; İslam sınırlarının korunması ve gözetilmesi, halkın işlerinin görülmesi ve haklarının yerini bulması mülkün temelidir. Devleti ayakta tutan ve adaletin yerleşmesini sağlayan milletin dualarıdır.

Devlet adamlarının himmet ayakları saadet üzengisine onların işi için konulmuş olmalıdır.

İnsanların rahat ve huzurunu düşünenler için Allah, adaletle hareket edin, adalet takvaya en yakındır, buyurmuştur.

Halifelik makamında oturan büyük sultanların yapageldikleri üzere din ve devletin canlandırılması üzerimize borçtur. Her zaman tek emel ve isteğimiz budur.

Bütün ahali, durumlarına göre devletten yararlandıkları için sınırların korunması ve ülkenin bayındır olmasına çalışırlar. Düşmanları vurup kırarak, onları ümitsiz bir duruma sokarlar. Her an bir yeni fetih ve taze zaferle bizi sevindirirler. Allah’ın lütuf ve inayetinden kendilerine verdiği ile memnundurlar. Bu müjde ile cihan ve halkı sevindirip ganimet edindirirler.

İhsan edilmeyi hak edenler, kerem ummanımızdan nasiplerini almalıdırlar.

Osmanlı ülkelerindeki makamlara tayin olunan kumandanlar ve valiler üzerine iş bilir, şanı yüce bir başkumandan seçilmesi çok önemli bir meseledir. Dünyaya düzen verecek fikirlerimiz ve ülkeler fethedecek hatırımız Allah tarafından da doğrulanmıştır.

Durum bunu gerektirdi ki, ezici kuvvetimizle aldığımız İznik şehrini-Allah onu her türlü yıkım ve yangından korusun- eyaletin cesur ve devlet dostu, kudretli kumandan, saltanat bağrının meyvesi, Hilafet nehrinin fidanı, adaletin gül ağacı, saltanat ağacının meyvesi, Allah tarafından doğrulanan oğlum Süleyman Şah’a, -Allah ömrünü uzun etsin ve emellerine kavuştursun ki, alnında devlet yıldızı ve başında saadet damgası parlıyor- verdim ve buyurdum ki:

Şerefle ve kuvvetle adı geçen şehir eyaletiyle divanı hümayunumda müşir ve askere kumandan olup, vezirlikte beylerbeyilik makamını bir yere toplayıp, gece gündüz temiz yaradılışında mevcut olan büyük gayretlerle, gereken işleri yapacağın bilinen bir gerçektir.  (Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa…) hükmünce her kim Allah’ın yolundan saparsa hakkından gelip, (Allah’tan korkun ve bilin ki muhakkak hepiniz ona varıp toplanacaksınız…) Ayeti’ni göz önünde tutarak aydın ve halka güzel davranacağın açıktır. Düşmanları ise parlak kılıcınla kahredip, din ve devlet, memleket ve millet işlerinin görülmesi için zaman kaybetmezsin. Devletimizin dostlarının gönüllerini hoş ve rahatlarını temin edersin. (Hatırlayın o günü ki, herkes dünyada ne hayır işlediyse karşısında onu hazırlanmış bulacak. Ne kötülük yaptıysa onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını arzu edecek) anlamındaki ayeti unutmayacak şekilde davranmalısın. Allah’ın hukukunu ve ihsanlarını unutmayasın. Allah’ın vermiş olduğu sonsuz nimetlere pek çok şükretmelisin.  Şükreden nimetlerin artmasına hak kazanır, layık olur. Bütün halkın işlerini görüp, halletmekte kesin kararlılıkla tam bir özen göstermeli, merhamet kapısını da açık tutmalıdır. Herkesin işinde aşırılıktan kaçınmalıdır. Yabancı, tanıdık, zengin, fakir, küçük, büyük ve hangi milletten olursa olsun, yaşlı ve genç arasında ayrıcalık güdülmeden, adaleti yerine getirmede eşit tutup, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda yan tutmayıp, (Bir saat Allah’ın ahkamıyla adalet etmek, yetmiş sene nafile ibadetten hayırlıdır.) ölçüsünü elden komayıp, (İşte kim zerre miktarı hayır yaparsa onun karşılığını görecek) ölçüsünü ahiret azığı edine ve zalimin mazlum üzerindeki haksızlığını ve zulmünü gidermede gecikmeyip, (Kim Allah’a bir iyilikle, güzellikle gelirse işte ona onun on katı var. Kim de bir kötülükle gelirse bu, o miktardan başkasıyla cezalanmaz. O iyilik edenler de, fenalık yapanlar da, haksızlığa uğratılmazlar.) anlamındaki ayet hükmünce hakkından gele ve daima etraftan casuslarını eksik etmeyip, gafleti erlikten saymayıp, düşmanların hilesinden kaçınıp uyanık olmalı. Genişlik zamanlarında, dar zamanlar için hazırlık yapmalıdır. Tedbirde kusur olmazsa takdir de güzel olur.

Bu bizim sana sözümüzdür. Ve elimizde sana karşı delilimizdir. Allah seni başarıya erdirsin, doğru yola kılavuzlasın. Senin hakkında beslediğimiz iyi zanları gerçekleştirsin. Muhakkak ki doğru yola ileten ve hatadan koruyan odur.

Gerektir ki o diyarın değerli, değersiz, kuvvetli, zayıf, küçük, büyük, ülkemde oturan herkes, oğlumu kendilerine hakkıyle hakim bilip, her hususta sana başvurup, hükmüne boyun eğsinler. Kumandanlar, hakimler, şanlı ordu, gaziler, kadılar ve alimler-Allah onları kıyamete kadar korusun-oğlumu savaşta, barışta ve diğer hayırlı işlerde kendilerine kumandan kabul edip, emrine karşı gelmekten çekinsinler. Edinilen ganimetlerin, dinin emri üzere beşte biri hazineye ayrılarak, kalanı oğlum tarafından bölüştürüle. Haslarına dışarıdan kimse karışmaya. Onun öşürlerini ve vergilerini yıldan yıla onun vekillerine teslim edip özür ve bahane etmeyeler. Yeni fethedilen ülkelerden iznim olmadıkça kimseye bir şey yaptırmayıp, ancak bana arz edildikten sonra emrime göre gerekeni yapalar. Aldığı esirler ve pahalı satılacak tutsaklar bizden izin alınmadıkça serbest bırakılmaya. Danışma ile işler görüle. Yüz aklığında bulunanların hakkını vermezlik etmeye. Derecelerine göre lütufta buluna.

Benim hayır duamı kendileri ile beraber bilsinler. Allah yolunda cihad için çok çalışsınlar. Sırf Allah için çaba göstersinler. Dini kuvvetlendirmenin büyük bir sevap kazandıracağını bilsinler.

Bu fermanımı görenler, içindeki emirlere uysunlar.

Bana güvensinler.

733 Senesi Rabiülevvel ayı başında yazılmıştır.”

Göreve başlarken Şehzade Süleyman Paşa’ya yazılan bu ferman Osmanlı’nın temel felsefesini ortaya koymaktadır. Bu felsefenin oluşmasında Şeyh Edebali, Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin yanında Alaeddin Paşa’nın payı da çok büyüktür.

 

ORHAN GAZİ

 

Osman Gazi’yi kendisine ait müstakil bölümde anlattık. Alaeddin paşayı bu bölümde okuduk. O zaman bu bölümü Orhan Gazi’yi de bir iki cümleyle tanıtmadan geçmek doğru olmaz. İşte kısaca Osmanlı’nın kuruluşunda en büyük rolleri olanların bir tanesi olan Orhan Gazi:

Orhan Gazi halim, selim, mütevazi ve son derece merhametliydi. Kolay kızmaz, kızınca da belli etmezdi. Askerlerini ve tebasını kendisinden fazla korurdu. Savaşta şehit ve yaralı durumuna dikkat ederdi. Zayiata sebep olacak yerlerin fethini kuşatmayla kolaylaştırıp, teslimini beklerdi. Adaletle hükmederdi. İyi bir Müslüman olup, ülkede İslam hukukunu tereddütsüz tatbik ettirirdi. Orhan Gazi’in İslam ahlakına hayran olup, adaletine gıbta eden Hıristiyanlar, kendi soyundan ve dininden hanedanların yerine, Osmanlı idaresini tercih ederlerdi. Bunun için çoğu kere kaleleri çok direnmeden ona teslim ederlerdi.

İyi bir teşkilatçı, cesur bir kumandan olduğu gibi, insan idare etme sanatını, yani siyaseti çok iyi bilir ve kullanırdı. İlme, âlimlere ve gönül sultanı manevî şahsiyetlere hürmetkardı. Şeyh Edebali’nin tedrisinden geçmiş iyi bir tarikat mensubu idi. Alimlerin sohbetinde bulunup, onlarla istişare ederdi.

İmar ve iskan siyasetine önem verip, devrinde fethedilen beldelere İslam müesseseleri kurar, hocaların buralara yerleşmesini sağlar, bu beldelere Müslüman nüfusu yerleştirirdi. Devletin topraklarını beş-altı misli büyüten Orhan Gazi’nin vefatı sırasında Osmanlı Devleti; Bilecik, Bursa, Balıkesir, Bolu ve civarı, Kocaeli, Sakarya, Eskişehir, Çanakkale, İstanbul’un birkaç kalesi hariç Anadolu yakası, Ankara civarı, Ayaş, Beypazarı, Nallıhan, Kızılcahamam, Haymana, Polatlı, Soma, Kırkağaç, Domaniç, Bergama, Dikili, Kınık, Marmara Adaları, Trakya’da Tekirdağ, Lüleburgaz, İpsala, Keşan gibi şehir ve kalelere hakim bulunuyordu. Orhan Gazi, bey olunca, Başağası Alaeddin vasıtasıyla devlet teşekküllerini kuvvetlendirdi ve yenilerini kurdu. Saltanatının üçüncü yılında hükümdarlık alâmetinden olarak Bursa’da gümüşten akçe kestirdi. Akçenin bir tarafında Kelimei Şehadet ile büyük halifelerin isimleri, yâni; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali yazılı idi. Diğer tarafında; Orhan bin Osman, basıldığı tarih olan Hicri 727 ve Osmanlıların mensup olduğu Kayı boyunun damgası vardı.

Orhan Gazi, Alaeddin Paşa’nın hazırlayıp teklif ettiği şekilde askeri teşkilatta yenilikler yaptı. Türk gençlerinden daimi ve esaslı bir yaya ordusu kuruldu. Askeri birliklerde onluk sistem tatbik edildi. Piyade askerler onar, yüzer kişilik manga ve bölüklere ayrıldı. On kişiye onbaşı ve yüz kişiye yüzbaşı subaylar tayin edildi. Bin mevcutlu kuvvetlerin başına da binbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bu konuda yukarıda izahlar yapılmış olduğundan fazla ayrıntıya girmiyorum. İlk devlet teşkilatında, Anadolu Selçukluları ile İlhanlıların teşkilatları örnek alınarak bir hükûmet mekanizması kuruldu. Bunun esası Beylik merkezindeki divandı. Bu divana devlet reisi olan bey başkanlık ettiği gibi, icabında başvezir de idare edebilirdi. Elbette bey adına. Şehir ve kazalar kadı ve subaşıların idaresindeydi. Orhan Gazi devrinde en yüksek kadılık makamı Bursa kadılığı olup, tayinlere de bakardı.

Orhan Gazi devrinde fethedilen beldeler, ilmi, mimari ve sosyal tesislerle süslendi. İznik fethedilince, manastırını medreseye çevirterek ilk Osmanlı medresesini kurdu. Yine İznik’te yaptırmış olduğu imaretin açılışında, kendi eliyle fakirlere ve gazilere aş dağıttı. Ahalisinden müslim ve gayri Müslim, hiç kimsenin aç ve açıkta kalmamasına gayret etti. Bursa’da, cami, imaret, tabhane, yol, köprü ve hamamlar yaptırdı. Hanımı Nilüfer Hatun da; İznik’te bir imaret, Nilüfer Çayı üzerinde köprü ve çeşme gibi pekçok eser yaptırdı. İlk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesinin müderrisliğine zahiri ve batıni ilimlerde derin bilgisi olan, Davudi Kayseri’yi tayin etti. Davudi Kayseri bu medresede Muhyiddini Arabi’nin eserlerini okuttu. Bu eserler, güzel İslam ahlakının Osmanlı topraklarında yayılmasını sağladı.

Orhan Gazi, gazilerin yetişmesinde, yeni fethedilen yerlerin İslam beldesi olmasında, fetih öncesi hazırlıkların yapılmasında, cihad esnasında askerin şevke getirilmesinde büyük emekleri geçen âlimler ve dervişlere de hürmet edip, onların barınmaları ve hizmetlerini kolayca ifa edebilmeleri için, tekke ve zaviyeler yaptırdı. Bu dervişlerden Geyikli Baba ve Derviş Murad öne çıkan isimlerdir.

Tarihler kaydeder ki, Orhan Gazi zamanında yapılan fetihler esnasında alınan ganimetler olağanüstü miktarlara ulaşmıştı. Bilhassa Trakya’ya geçtikten sonra Şehzade Süleyman Paşa’nın kumandasında yapılan fetihlerde alınan ganimetler, o zamana kadar Osmanlı fetihlerinden elde edilen ganimetlerden daha fazlaydı. Osmanlı ülkesinin halkı bu ganimetlerden dolayı o kadar zenginleşmişti ki, artık zekat verecek fakir bulamaz olmuşlardı.

Böyle zengin bir ülkenin sultanı olmasına rağmen  Orhan Gazi, babası gibi şan, şöhret, mal, mülk gibi dünya hayatına ve zinetlerine hiç önem vermedi. İsteseydi dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Başveziri ve oğlu Süleyman Paşa’nın genç yaşta vefatı onu çok üzdü. 1861 yılında vefat ettiği zaman; güçlü, organizeli, genişlemiş, itibarı artmış, dünyada hatırı sayılır bir devletten başka; maddi bir miras, altın, gümüş veya başka maddi değerler bırakmadı.

Kazandığı bütün malı mülkü cömertçe dağıtır, eserler yaptırır veya cihada harcardı.

Dikkat edilirse Osmanlı Devleti’nin kurucuları, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Alaaddin Paşa, Orhan Gazi ve Muradı Hüdavendigardır. Bunlardan hiç biri mala, paraya, şana, şöhrete önem vermemişlerdir. Hiç mal mülk bırakmamışlar ama, sağlam bir İslam devletini miras olarak nesillerine emanet etmişlerdir.

Hem de 7 asır ayakta kalacak olan bir İslam devleti.

 

 

 

 

TOP