Ömer Bin Abdülaziz

Kurak çölde yetişir mi menekşe, lale?

Çiçekli vahada, o bir minik şelale…

 

 

ÖMERLERDEN BİR ÖMER

 

Emevi halifelerinin sekizincisidir.

Miladi 679 yılında doğmuştur. Annesi büyük Halife Hazreti Ömer’in torunudur. 717 yılında amcası oğlu Halife Süleyman Bin Abdülmelik vefat edince, halife oldu. Bu olayla, o zamana kadar babadan oğula geçen Emevi halifelik gelenekleri ilk defa bozulmuş, aynı sülaleden başka birine geçmiş oluyordu.

Reyah Bin Ubeyde der ki:

“Ömer birgün evinden çıktı. Yaşlı birisi Ömer’in elinden tutuyordu. İhtiyarı bırakıp döndükten sonra ona dedim ki:

-Allah seni doğrulukta daim kılsın, elinden tutmuş olan ihtiyar kimdi?

Bana:

-Sen onu gördün mü?

Diye sordu.

-Evet gördüm.

Diye cevap verdim. Dedi ki:

-O kardeşim Hızır’dı. Bana bu ümmetin işlerini yükleneceğimi (yani halife olacağımı) ve adil olacağımı bildirdi.”

Aslında ondan önceki Halife Süleyman Bin Abdülmelik, kendi oğlu Davud’u veliahd yapmak istiyordu. Çok hastaydı. Son anlarıydı.  Yakın adamı ve sırdaşı Reca Bin Hayve, oğlu hakkında onu ikaz etti. Aralarında uzunca bir konuşma geçti. Sonunda vasiyetini yazdı ve kapalı bir zarfa koydu. Reca yazılanları biliyordu.

Yazı şuydu:

“Bismillahirrahmanirrahim;

Bu Müminlerin Emiri Allah’ın kulu Süleyman’ın, Ömer Bin Abdülaziz’e mektubudur. Benden sonra seni ve senden sonra da Yezid Bin Abdülmelik’i halife tayin ettim. Onu dinleyip itaat edin. İhtilafa düşmeyin; sonra zayıflar, başkalarına yem olursunuz!”

Halife Süleyman ileri gelenleri çağırarak kendisinden sonra şu kapalı zarfta bulunan ve vasiyet ettiği şahsa biat etmelerini istedi. Hepsi de tek tek biat ettiler ve söz verdiler.

Reca anlatıyor:

-Kısa süre sonra Ömer Bin Abdülaziz bana geldi ve gizlice dedi ki:

-Halife Süleyman’ın bu mektupla bana gizlice hilafeti bırakmış olmasından şüpheleniyor ve korkuyorum. Allah’a yemin verdiriyorum, eğer böyle bir şey varsa bana söyle de, gidip kendisi ile konuşayım ve bu görevimden istifa edeyim.

Dedi. Ben de:

-Sana bir harf bile söyleyemem.

Dedim. Bana kızdı ve gitti.

Kısa süre sonra bu defa Hişam Bin Abdülmelik geldi. Dedi ki:

-Benimle senin aranda eski bir dostluk ve saygı var. Halife olarak kimin tayin edildiğini bildiriver. Eğer benden başkasını tayin etmişse gidip konuşayım, düzeltmesini sağlıyayım. Bu konuşmanın ebediyen aramızda kalacağına Allah’ı şahit tutarak söz veriyorum.

Ona da cevabım aynı oldu:

-Sana bir harf bile söyleyemem.

Ellerini birbirine vurarak:

-Bu iş bana verilmediyse kime verildi peki? Abdülmelik oğullarından dışarı mı çıkacak yani?

Diye söylenerek çekip gitti.

Burada iki karakter gözüküyor. Ömer Bin Abdülaziz, hilafetin ne kadar mesuliyetli olduğunu bilerek ondan kaçmak isterken, Hişam ise hilafete ne kadar arzulu olduğunu ortaya koyuyor. Her ikisi de sırayla halifelik yapmışlar ve bu kitabımıza konu olmuşlardır. İki ayrı karakter, iki ayrı kutup…

Ömer Bin Abdülaziz, kendinden iki önceki Halife Velid Bin Abdülmelik zamanında yedi yıl Medine valiliği yaptı. Burada onun karakteri hakkında olumlu çok şey rivayet edilir. Örnek olarak ünlü sahabe Enes Bin Malik der ki:

-Rasulullah Efendimizden sonra, onun namazına benzer bir namazı bu gençten, yani Medine Valisi Ömer Bin Abdülaziz’den başka hiçbir imamın arkasında kılmadım.

 

HALİFE 2.ÖMER

 

Halife Süleyman kısa süre sonra vefat etti. Hişam Bin Abdülmelik hilafetin Ömer Bin Abdülaziz’e verilmiş olduğunu öğrenince, önce kabul etmek istemediyse de, boynunun vurulacağından korkarak biat etti.

Vefat eden halifenin cenaze namazı, yeni Halife tarafından kılınıp defnedildi. Cenaze alayı bitince, Ömer Bin Abdülaziz etrafına baktı ki atlar, arabalar, görevliler kendisini bekliyor. Sordu:

-Bunlar nedir?

-Hilafet makamına ait atlar ve arabalar ile görevliler.

-Benim bineğim bana daha uygundur.

Diyerek onları geri gönderdi ve kendi hayvanına binip gideceği yere gitti.

-Hilafet konağı şurada, oraya inmeyecek misin ey Müminlerin Emiri?

Diye soruldu. O cevap verdi:

-Şimdi orada merhum Halife Süleyman’ın ailesi vardır. Onlar başka bir yere yerleşmek üzere oradan ayrılıncaya kadar benim evim bana yeter.

Sonra da bu kadar hayvanın bakıcı ve yem masraflarını düşünerek şu emri verdi:

-Bu hayvanları götürüp Şam pazarında satın. Bedellerini de beytülmale kaydedin!

Reca diyor ki:

-Onun binekler ve konak hakkındaki bu hareketi benim çok hoşuma gitti. Sonra katibi çağırarak memleketin her yerine gönderilmek üzere mektuplar yazdırarak yeni halifeyi haber verdim.

Halife Süleyman’ın cenaze merasiminden dönülürken bir kölesi onun düşünceli ve üzüntülü olduğunu fark etmişti. Sebebini sordu. Şu cevabı verdi:

-Hazreti Muhammed ümmetinin, yeryüzünün doğusunda ve batısında bulunan her ferdine haklarını, istemelerine gerek kalmadan ulaştırmayı istiyorum.

Bir arkadaşına dedi ki:

-Halife oldum, korkarım kendimi helak ettim.

Arkadaşı cevap verdi:

-Korkuyorsan ne güzel! Ben senin korkmamandan korkarım!

Ömer Bin Abdülaziz sonra ona dedi ki:

-Bana nasihat et.

Arkadaşı şu nasihati yaptı:

-Dikkat et! Adem babamız tek bir hatadan dolayı cennetten çıkarıldı!

Ömer Bin Abdülaziz meşveret ve istişareye azami ölçüde ehemmiyet veren bir halife idi. Bu durum ise o günün idarecilik anlayışında, Raşit Halifelerden sonra çok az görülmüş bir davranış tarzı idi.

İlk icraatı istişare edeceği kişileri toplamak oldu. Bu toplantıyı bir öğle namazını takiben yapmıştır. Ve bu toplantıda ilk sözleri şunlar olmuştur:

-Allah’a hamd, Resulüne selam olsun! Ben sizleri, halka yardımcı olacağınız ve mükafatını Hakk katında göreceğiniz bir iş için davet etmiş bulunuyorum. Hepinizin veya aranızdan bazılarının düşünce ve görüşünü almadan hiçbir meselede hüküm vermek istemiyorum.

Ömer Bin Abdülaziz halife olunca, karısı Fatıma’yı çağırıp şöyle demişti:

-Eğer benimle birlikte yaşamaya devam etmek istersen, süs eşyalarını ve mücevherlerini devlet hazinesine bırak. Çünkü onlar senin yanındayken ben seninle beraber olamam.

Bunun üzerine Fatıma bütün süs ve mücevherlerini götürüp devlet hazinesine teslim etti. Kendisi Hazreti Fatıma gibi mütevazi ve takva dolu bir hayat yaşamaya karar verdi. Kocasına hayırlı işlerinde hep yardımcı oldu.

Fatıma etrafındaki insanlara peşinen şöyle demişti:

-Ey insanlar! Bize dost olmak isteyenler şu beş şeyi yapsınlar:

1-Bize ihtiyacını arz etmeye gücü yetmeyenlerin ihtiyacını arzetsinler,

2-Bize elinden geldiği kadar yardım etsinler,

3-Yönelmeye çalıştığımız hayra kılavuzluk etsinler,

4-Kimseyi aldatmasınlar,

5-Kendini ilgilendirmeyen şeylere karışmasınlar.

Bunun üzerine şairler, hatipler ve dalkavuklar onun etrafından dağıldılar, yanında fakihler ve zahitler kaldılar.

Seleme Bin Osman anlatıyor:

Ömer Bin Abdülaziz halife olunca ne kadar kölesi, elbisesi, kokusu varsa hepsini sattı. Bu paranın hepsini Allah yolunda infak etti.

İlk icraatlarından birisi de; kendinden evvelki halifelerin yakın akrabalarına haksız olarak dağıttıkları mallar vardı. Kimin elinde haksız yere alınan her hangi bir şey varsa, hak sahibini bulup iade etti. Sahiplerini tesbit edemediklerini de beytülmale kaydetti.

Büyük insanları büyük yapan, büyük işler yapmaları değil, ne kadar küçük olursa olsun, lüzumlu işler yapmalarıdır. İlk icraatlarına böyle küçük gibi gözüken işleri yapmakla başlamıştır. Ama bu küçük gibi gözüken işlere, çürümekte olan toplumun tekrar ihyası için çok gerekli olduğundan el atmış ve hayata geçirmiştir. Toplumun birlik ve beraberliği, kardeşlik duygularının tekrar ihyası, toplum fertleri arasındaki kin, gazap ve husumetin ortadan kaldırılması gibi...

Emevi Halifeleri göreve gelince verdikleri hutbelerde Hazreti Ali ve taraftarlarına ağır sözler sarfetme geleneğini yaşatıyorlarken, o bunu tamamen ortadan kaldırmış ve o yüce insana karşı saygıyı diriltmişti.

Hutbelerinin birinde halka şunları söylüyordu:

“Gönderilen son peygamberden sonra gönderilecek bir peygamber ve indirilen son kitap Kuran’dan başka gönderilecek başka bir kitap yoktur.

Dikkat edin! Allah’ın helal kıldığı kıyamete kadar helal, haram kıldığı kıyamete kadar haramdır.

Dikkat edin! Ben hüküm koyucu değilim, sadece benden önce konulmuş hükümleri tatbik eden kişiyim.

Dikkat edin! Ben yeni çığır açan değil, sadece açılan bir çığırda tabi olup yürüyen kişiyim.

Dikkat edin! Allah’a isyanda, kula itaat yoktur.

Dikkat edin! Ben sizin hayırlınız değil, sadece yük ve mesuliyeti ağır olanınızım.”

 

VALİLERİ HİZAYA GETİRDİ

 

Merkezdeki büyük yanlışlıkların önüne geçmişti. Şimdi ülkenin tamamına el atılması gerekiyordu.

Valilerine şöyle yazdı:

“Allah İslam ile Müslümanlara ikramda bulunmuş, onları şereflendirmiş, üstün kılmıştır. Zillet ve küçüklüğü Müslümanlara muhalefet edenlerin başına geçirmiş, Müslümanları insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet yapmıştır. Müslümanların işlerini gayrı Müslimlere vermeyiniz. Onlar ellerini ve dillerini Müslümanlar üzerine yayar ve Allah’ın üstün kıldığı Müslümanları zelil ederler. Allah’ın ikram ettiği Müslümanları küçük görürler. Onları hilelerine maruz bırakırlar. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor:

Ey İnananlar! Kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar ve size sıkıntı verecek şeyleri isterler. (Ali İmran Suresi Ayet: 118) Ve: Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. (Maide Suresi Ayet: 51)”

Miladi 717 yılında Halife Süleyman, Mesleme bin Abdülmelik komutasında bir Emevi ordusunu ve donanmasını İstanbul’u fethetmek için denizden göndermişti. Bu, o şehrin Müslümanlar tarafından ikinci defa kuşatılmasıydı. Emevi ordusu bu defa da başarılı olamamış ve kuşatmanın çok uzun sürmesi dolayısıyla ordunun beraberlerinde taşıdıkları ve İstanbul'un şehri etrafında bulunan kırsal sektörden bulup topladıkları iaşe ve hayvan yemleri yetişmemiştir. Bu nedenle ordu hem açlıktan, hem de yem bulamadıklarından atlarını kesip yemek zorunda kalmışlardı. O yıl halife olan Ömer Bin Abdülaziz, Mesleme'ye kuşatmayı kaldırıp bütün askerlerini Suriye'ye geri getirmesi emrini verdi ve bu orduya geri dönmek için acele iaşe gönderdi. Mesleme emri alınca gene deniz yoluyla başkent Şam'a döndü.

Şam'da kadın ve erkeklerin birlikte gittikleri içkili yerleri ve hamamları kapattırdı.

Tarihçiler onun hakkında şu değerlendirmeyi yaparlar:

Emevi Devleti zamanında, Ömer Bin Abdülaziz dönemi, yağız bir atın alnındaki beyaz gibidir. İki yıl beş ay süren hilafetinde pek çok sünnetleri diriltmiş, yıllardır yerleşerek kökleşmiş bir çok bidat ve kötü adetleri ise kaldırmıştır.

Horasan Valisi’nin haksız uygulamalarını duymuş olan Halife, onu Şam’a çağırarak cezalandırdı ve yerine başka bir vali tayin etti. Bunun gibi diğer vilayetlerdeki valilerden, haksız uygulama yapanları süratle değiştirdi, suçlu görülenlere çeşitli cezalar verdi.

Önceki Halifeler devlet hazinesini doldurabilmek için haksız vergiler salıyorlardı. Bu vergiler bir çok yerde halkı canından bezdiriyor ve devlete karşı olan güvenlerini sarsıyordu. Fethedilen yerlerdeki henüz Müslüman olmamış halktan cizye alıyorlardı. Buranın halkından, Müslüman olduğunu beyan edenlerden de cizye alınmaya devam ediliyordu. Bunun mantığı da şu idi:

“Bu insanlar cizye vermemek için Müslüman olmuş gibi davranıyorlardı. O halde bunlardan cizye alınmaya devam edilmeliydi.”

Bu uygulama ise, gerçekten Müslüman olanların hidayetini önlemekle kalmıyor, fethedilen yerlerde asıl muradın halkın İslam’ı tercih etmesi maksadını da ortadan kaldırıyordu. Valiler bu durumda şu pratik tedbiri uyguluyorlardı:

“Müslüman olanlar önce sünnet olacaklar, sonra da Kuran’dan bir miktar ayet ezberleyeceklerdi.”

Bu uygulama da İslam’a girişleri adeta zorlaştırmak anlamına geliyordu. Halife Ömer Bin Abdülaziz bu zorlaştırmaları ortadan kaldırdı. Bu gibi tedbirlere başvuran valilere şu mektubu yazmıştı:

“Müslümanlığı kabul edenlerden cizyeyi kaldırın. Allah sizin reyinizi kötü tarafa çevirmiş. Allahü Teala Peygamberi Muhammed Mustafa’yı vergi toplama memuru olarak değil, ancak bir hidayete davetçi olarak göndermiştir. Yemin ederim ki, sizin bu uygulamalarınızı kabul etmek bir tarafa, bütün insanların kendi eliyle İslam’a girmesi, Allah’ın Ömer kulu için en büyük mutluluk kaynağı olacaktır.”

Halife Ömer’in, ülkenin her tarafındaki gayrı Müslimleri İslam’a davet ettirdiği kayıtlıdır. Bazı düşman kumandanlarına, Müslüman olmalarını temin için, kalplerini ısındırmak üzere çeşitli para ve hediyeler verdiği, hatta Bizans İmparatoru 3.Leon’a da Müslümanlığı kabul etmesi için davet mektubu gönderdiği tarihlerde yazılıdır. Bütün bu çabalar neticesinde, İslam’ın ülke çapında hızla yayılmaya başladığı da bir tarihi gerçektir. Özellikle Mağrip, yani Kuzey Afrika ülkelerinde, Maveraunnehir’de ve diğer vilayetlerde halk toplu halde İslam dinini kabul etmiştir. Bu uygulamalar devlet-millet kaynaşmasını sağladı. Birçok isyanları ve isyan teşebbüslerini nasihat ve ikna yoluyla önlemeye yaradı.

Kuzey cephesi, yani Azerbaycan taraflarında düşmanın sınır tecavüzleri olduğunu duyması üzerine de, oralara çeşitli askeri birlikler göndererek savaşlar yaptırdı. Özellikle henüz Müslüman olmamış olan Hazar Türkleri ile çeşitli muharebeler oldu.

Valilerine yazdı ki:

“Yollara hanlar yaptırın, oradan geçen Müslümanlar bir gün bir gece kalsınlar. Hayvanlarına bakılsın. Hasta ve zayıf olanlar, iki gün iki gece de kalabilir. Eğer ülkeleriyle irtibatları kesilmiş ve oraya gidemeyecek durumda olanlar gelirse onları ülkelerine ulaştırın.”

 

ONU ZEHİRLEDİLER

 

Halkın her tabakasına karşı yakın tutumu ve özellikle fakirler ve alt tabakadaki halka yararlı reformlar uygulaması, Emevi başkentindeki üst tabakayı çok kızdırmakta ve onların düşmanlığını çekmekte idi. Kendisi böyle adaletli olarak devam ederse, kendisinden sonra tayin edeceği veliahdin de onun huyunda biri olacağından korkuyorlardı.

Sonunda halifenin bir kölesini kandırarak, onun yemeğine zehir koydurmayı ve onu ölümcül olarak zehirlemeyi başardılar. Ömer Bin Abdülaziz, ölüm döşeğindeyken komployu öğrendi ve zehiri kendine veren köleyi affetti. Ama komployu hazırlıyan diğer kişileri yakalatarak İslam hukukuna göre öldürmeye azmettirme suçundan dolayı, ödemeleri gerekli olan yüksek cezaları onlardan tahsil ettirip devlet hazinesine irat kaydettirdi. 10 Şubat 720’de (Hicri 101) daha 40 yaşlarında iken Halep'de vefat etti.

Hanımı Fatıma anlatıyor:

“Abdülaziz vefat ettiği son hastalığında, Allah’ım ölümümü onlara hafif kıl, diye dua ederdi. Vefat ettiği gündü. Halifenin yatmakta olduğu odaya bir kapıyla açılan başka bir odada oturuyordum, içeriden Abdülaziz’in sesi geliyordu. O, (Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.) Kasas Suresi 83. Ayet’ini okuyordu. Sonra yerimden kalktım ve odaya girdim. Halife kıbleye dönmüş bir eliyle ağzını, diğer eliyle de gözlerini kapatmış upuzun yatıyordu, vefat etmişti.”

 

BİR KAÇ KESİT

 

Meymun anlatıyor:

“Altı ay Ömer Bin Abdülaziz’in yanında kaldım, bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkatırdı. Çünkü ikinci bir elbisesi yoktu.”

Cuma namazını kıldırdı... Elbisesinde birçok yama vardı. Namazdan sonra bir müddet oturmuş ve etrafına halkalanmış cemaatiyle sohbete dalmıştı. Sohbet esnasında orada bulunanlardan biri:

-Ey Müminlerin Emiri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir de saltanat verdi. Biraz da iyi giyinip kuşansan olmaz mı?

Dedi. Halife başını eğmiş bir süre hiç konuşmadan öyle durmuştu. Belki bu sözlerden hoşlanmamıştı. Neden sonra başını kaldırdı ve dudaklarından şu hikmet dolu cümle döküldü:

-En faziletli iktisat, bollukta yapılan ve en faziletli af, gücü yetiyorken yapılanıdır.

Mücahit anlatıyor:

-Biz Ömer Bin Abdülaziz’e bir şeyler öğretmek ve hatırlatmak için giderdik. Ama hep ondan bir şeyler öğrenip geri dönerdik.

Devrin insanları Ömer Bin Abdülaziz’i, adaleti tatbikte dedesi Hazreti Ömer’e benzetirken, zühd ve takvada Hasan Basri’ye, ilimde ise İmam Zühri’ye benzetirlerdi.

Hakkında söylenenler: İmam, fakih, müçtehid, sebt, hüccet, hafız ve bunlara benzer hep övücü sözlerdir.

Ömer Bin Abdülaziz şöyle der:

-Medine’deki bütün alimler ilim için bana gelirlerdi. Halbuki ben Said Bin Müseyyeb’e giderdim.

Said Bin Müseyyeb, yaratılışı gereği sanki sırf ilim için yaratılmış gibiydi. Çok zeki ve hafızası çok kuvvetliydi. İlmi, takvası ve zühdü ise dillere destandı. Devrin insanları şu kanaatta ittifak halindeydi:

“Medine’nin en alimi, en fakihi Said Bin Müseyyeb’dir. Peygamberimizin ashabı hayatta iken Said Bin Müseyyeb fetva verirdi ve bu hiç kimse tarafından yadırganmazdı. Halbuki o devirde Medine’de Abdullah Bin Ömer, Abdullah Bin Abbas ve daha niceleri gibi fıkıhta önemli isimler vardı. Said Bin Müseyyeb’i onlar da kabulleniyorlardı. Said Bin Müseyyeb doğru bildiğinden taviz vermeyen bir insandı. Prensiplerini her zaman ve zeminde ve herkese karşı aynı seviyede tatbik ederdi.”

İmamı Bakır şöyle der:

-Her kavmin bir soylusu vardır. Ümeyye oğullarının soylusu da Ömer Bin Abdülaziz’dir. Kıyamet gününde o tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.

Büyük alim Süfyanı Sevri der ki:

-Halifeler beştir: Ebu Bekir, Ömer, Osman ,Ali ve Ömer Bin Abdülaziz. Bunların dışındakiler kıyıda köşede kalanlardır.

Ömer Bin Abdülaziz lider yaratılışlı idi. Özüyle ve şahsi özellikleriyle her zaman kendini hissettiren ve gönüllerde yaşamasını bilen bir şahsiyettir. O görünüşündeki inandırıcılığı, anlayışındaki derinliği, davranışındaki inceliği, kuşatmasındaki genişliği, tespitlerindeki sağlamlığı, öğrenme aşkı, öğrenme kabiliyeti ve uhdesine aldığı her şeyin üstesinden gelebilme yeteneği ile, dikkatleri üzerinde toplayan, sevilen, sayılan, gönüllere giren, dolayısıyla da binlerin her zaman uğrunda ölmeye hazır oldukları bir seviye insanıdır.

Ama şunu da ifade eldim ki, lider yaratılışlı olanların bir çoğu hayatlarında doğru anlaşılamamışlardır. Ömer Bin Abdülaziz de onlardan birisidir.

Cuma hutbelerinde Halife Ali Bin Ebi Talib’e küfredilmesi kendinden önce yerleşmiş bir gelenekti. O bu geleneği değiştirdi. Hutbenin Hazreti Ali’ye küfredildiği bölümünü kaldırıp (Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. Nahl Suresi Ayet: 90) ayetinin okunması uygulamasını başlatmıştır. Bugün hala o uygulamanın devam ettiğini biliyoruz.

Bütün ülke onun tasarrufundaydı. Fakat Ömer Bin Abdülaziz vefat ettiğinde geriye hiçbir maddi değer bırakmamıştır. Onun halk tarafından aşırı derecede sevilmesinin sebeplerinden biri de bu dürüst davranışıydı.

İhlas ve samimiyeti, hayatının her anında başında bir tac olarak taşıdı. En küçük hareketinde bile zerre kadar ihlastan ayrılmadı.

Karısı Fatıma anlatmıştır:

“Bir gün namaz kılarken yanına gittim. Gözyaşları sakalını ıslatmıştı.

-Yeni bir olay mı oldu, neden ağlıyorsun?

Diye sordum. Dedi ki:

-Dünyanın dört bucağındaki Muhammed Ümmeti’nin durumlarını düşündüm. İçlerinde aç, muhtaç, hasta ve fakir olanlar var. Gadre uğramış, zulüm ve kahır altında yaşayanlar var. Nice yardıma muhtaç çaresiz zavallılar var. Kıyamet gününde Rabbim onları benden soracak. Davacım da Peygamberimiz Muhammed olacak. Temize çıkamazsam durumum nereye varacak? Bunları düşünerek kendime acıdım ve ağladım.

Diye cevap verdi.”

Onun bu güzel durumu ülke sınırları dışındakiler tarafından da biliniyordu.

Muhammed Bin Mabed anlatıyor:

“Rum melikinin yanına girdim onu mahzun mahzun yerde oturuyor buldum. Halini sordum:

-Bana ne oldu biliyor musun?

Dedi.

-Hayır bilmiyorum.

Dedim.

-Sahih adam öldü.

Dedi.

-Kim?

Diye sordum.

-Ömer Bin Abdülaziz!

Dedi ve sözlerine devam etti:

-Öyle zannediyorum ki, eğer Mesih’ten sonra ölüleri diriltecek bir insan olsaydı, muhakkak Ömer Bin Abdülaziz olurdu. Ben kapısını kapatıp uzlete çekilip, ibadetle ömrünü geçiren rahibe değil, bütün dünya ayağının altına serilmişken dünyaya bir tekme vurup, rahip hayatı gibi bir hayat süren Ömer Bin Abdülaziz’in haline hayret ediyorum.”

“İnsanlar başlarında bulunanların yolundan gider” şeklinde bir ata sözü vardır. Emevilere baktığımızda bu sözün ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Şöyle ki:

Halife Velid, bina yapmaya meraklı idi. Halk da bir araya geldiklerinde hep bina yapımını konuşur ve heves ederlerdi. Halife Süleyman obur biri idi. Halk hep yemek yapmak ve yemek üzerine sohbet ederdi. Ömer Bin Abdülaziz ise dindar ve zahit idi. Halk toplanıp bir araya gelince, hep evrattan, ezberden, zikirden, namazdan, oruçtan bahseder olmuşlardı.

Abdülmelik adında bir oğlu vardı. Babasını her zaman hep hayra yönlendirmeye çalışırdı. Bir gün babasına dedi ki:

-Ey Müminlerin Emiri! Yerine getirmediğin bir hak, yok etmediğin bir batıl kalırsa, Rabbının katına vardığında ne diyeceksin?

Ömer Bin Abdülaziz şöyle cevap verdi:

-Oğlum, senin dedelerin, halkı hak yoldan çevirmeye çağırdılar. İşler çığırından çıkarıldı. Kötülük çoğaldı, iyilik azaldı. Şimdi nöbet bana geldi. Madem ki bu durumun birden bire düzeltilmesi mümkün değil, iyisi şöyle yapmak değil mi? Her gün bir hakkı diriltip ve bir batılı yok edeyim. Ölünceye dek her gün bu yolda gideyim.

Oğlu Abdülmelik henüz 17 yaşındayken vefat etti. Çocukluk yaşında olmasına rağmen babasının en büyük yardımcısı idi.

Beyaz, ince ve nazik yüzlü, zayıf, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklıydı.

Emevi halifeleri arasında Velid bina inşa edici ve sanatkar ruhlu bir hükümdar; Süleyman haremine ve kadınlara düşkünlüğü ile ünlü idi. Onları takip eden Ömer ise çok dindar ve lüks yaşamadan hiç hoşlanmayan bir halife olarak ün saldı. Sarayını Süleyman'ın ailesine bırakıp, mütezavi bir evde yaşamaya başladı. Giysileri o kadar basit, keten ve pamuktandı ve o kadar süsten noksandı ki, görenler kendini bir uşak sayabilirlerdi. Karısını haremde ziyarete gelen bir misafir kadının, halife karısının yakınında bahçenin duvarını tamir eden, yamalı elbiseli ve uşak kılıklı bir erkeğin bulunmasına sinirlenip halife karısını:

-Sen Allah’tan utanmıyor musun? Nasıl olupta bu amele yanında örtünmeden durabiliyorsun?

Diye azarlamış olduğunun; ama bu amele gibi çalışan kişinin Halifenin kendisi olduğunu öğrenince, çok utandığının hikayesini tarihler yazmıştır.

Kayınbiraderi Mesleme Bin Abdülmelik anlatıyor:

“Hastalığından dolayı kendisine geçmiş olsun demeye gittim. Halife yatıyordu ve sırtında kirli bir gömlek vardı. Onun hanımı ve benim kız kardeşim olan Fatıma’ya:

-Emirülmüminin’in çamaşırlarını yıkayınız!

Diye tembihledim. Ertesi gün yine gittim. Bir de ne göreyim; üzerinde aynı kirli gömlek var. Fatıma dediğimi yapmamış. Dedim ki:

-Ben size gömleği yıkayınız diye tembih etmedim mi? Neden yıkamadınız?

Fatıma üzgün bir tavırla:

-Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de bunu yıkayalım!...

Diye cevap verdi.

Kendi sözünü hatırlayalım:

“Eğer zevceler edinmekte ya da mal toplamakta gözüm ve rağbetim olsaydı, evvelkilerin sahip olduğundan daha fazlasına sahip olma imkanım olurdu. Ben asıl bana verilen bu görev dolayısıyla duçar olduğum bu işin sert hesabından ve katı sorgusundan korkuyorum. Allah’ın affı müstesna…”

Bir Ömer geldi dünyaya.

Halife!

Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi meziyetleri vardı.

Adaletle hükmetti, iyilikleri yaydı, kötülüklere mani oldu, hep hayra davet etti.

Ama asla dünya malına, şöhrete, şehvete ve diğer dünya zevklerine itibar etmedi.

2 yıl 5 ay hilafet makamında kaldı.

Suikast sonucu şehit oldu.

Tıpkı büyük dedesi gibi.

Miras olarak sırtındaki gömleğinden başka dünya malı bırakmadı.

Ama adaletini, iyiliğini, takvasını miras ve örnek olarak bıraktı.

Dünya durdukça bu mirası insanlığa yol gösterecek.

Tıpkı büyük dedesi Hazreti Ömer gibi.

Bir zamanlar tarihin gelmiş geçmiş en büyük devletlerinden biriydi Emevi İslam Devleti.

Yıkılıp tarihe karıştı.

Hatırlanmıyor bile.

Ama diyebiliriz ki, Halife Ömer Bin Abdülaziz, kıyamete kadar unutulmayacak bir şahsiyet olarak hep hatırlanacak, hayır dua almaya devam edecek, amel defteri kapanmayacaktır.

 

 

TOP