Hazreti Ebu Bekir

 

İslam şifalı baldı, Resul de baş arı,

“Sadakat” ile sağlandı balda başarı…

 

 

KİMDİR?

 

Teymoğulları kabilesinden olan Ebu Bekir'in nesebi, Mürre Bin Kab'da Rasûlullah Efendimiz ile birleşir. Anasının adı Ümmü'l Hayr Selma, babasınınki Ebu Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah Bin Osman Bin Amir’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında, bütün ailesi Müslüman olmuştur. Keza babası Ebu Kuhafe de çok sonra Müslüman olmuştur. Ebu Kuhafe uzun bir ömür sürmüştür.  Ebu Bekir'in halifeliğini de, ölümünü de görmüştür.

Hazreti Ebu Bekir Es Sıddık  572 yılında Mekke'de doğdu. Bu demektir ki, Efendimizden 1 yaş küçüktür. Hazreti Muhammed Mustafa’nın İslam’ı tebliğe başlamasından sonra iman eden yetişkin ve hür erkeklerin ilki olma şerefine erişmiştir. Diğer taraftan dört büyük halifenin ilki ve hayatında cennetle müjdelenmiş on kişinin de ilki odur.

Kuranı Kerim’i toplayan, Sıddik ve Atik lakaplarını hak eden de odur.

Kuran’ı Kerim'de hicret sırasında Rasulullah'la beraber olmasından dolayı:

"...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (Tevbe Suresi Ayet:40)

Şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkabe olup, Rasulullah Efendimiz bu ismi Abdullah olarak değiştirmiştir. Azaptan azad edilmiş manasına "Atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "Sıddık" lakabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebu Bekr adıyla meşhur olmuştur.

İslam’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "Hanif" bir tacir olan Ebu Bekir, ölümüne kadar Peygamberimizden hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslam için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamış ve yaşadığı gibi de Rabb’ına kavuşmuştur. Hazreti Ebu Bekir güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek cahiliye döneminde çok yaygın bir adet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup, kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu. Ticari sermayesi kırk bin dirhemdi. Bu o günkü şartlara göre büyük bir sermaye idi. İleriki sayfalarda da okuyacağımız üzere bu sermayesini İslam davası uğruna tamamen harcamıştır. Hem de kaç defa kazanıp, kaç defa harcadığı hakkında bir çok haber mevcuttur.

Rasulullah'a iman eden Hazreti Ebu Bekir, İslam tebliğciliğine başlamış, Osman Bin Affan, Zübeyr Bin Avvam, Abdurrahman Bin Avf, Sad Bin Ebi Vakkas ve Talha Bin Ubeydullah gibi İslam’ın yerleşmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların birçoğu İslam’ı onun davetiyle kabul etmişlerdir.

Hazreti Ebu Bekir hayatı boyunca Rasulullah'ın yanından hiç ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasulullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Genel ve özel olan önemli işlerde, ashabıyla müşavere eden Hazreti Peygamber, bazı hususlarda özellikle Ebu Bekir'e danışırdı. Bu yüzden Araplar arasında “Peygamber Veziri” olarak da anılmıştır.

Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebu Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebu Bekir, cahiliye döneminde de güzel ahlakı ile tanınan, sevilen bir kişi idi. Gençliklerinde Hazreti Muhammed ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda sohbet ederlerdi. İkisi de cahiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi. Sohbet konuları ve zevkleri bir birlerine uyardı.

 

ERKEKLERDEN İLK MÜSLÜMAN ODUR

 

Hazreti Ebu Bekir, Hira Dağı’ndan dönen Hazreti Muhammed Mustafa ile karsılaştığında, Rasulullah ona, "Allah’ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (Alak Suresi Ayet-1) diye başlayan ayetleri bildirdiği zaman hemen cevap vererek:

-Allah’dan başka İlah olmadığına ve senin de O'nun kulu ve Rasulü olduğuna iman ettim!

Demiştir. Peygamberimizin eşi Hazreti Hatice'den sonra, Rasulullah'a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamberimiz İslam’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa, en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebu Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde iman etmiştir. Bundan dolayı Hazreti Peygamberimiz:

-Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'inki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı…

Şeklindeki hadisi şerifini ifade etmiştir. Böylece iman eden Ebu Bekir, hayatının sonuna kadar tüm şahsiyetini ve varlığını İslam’a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Hazreti Ebu Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup hatırlı kişileri İslam’a kazandırmaya çalıştı. Öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini, eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilali Habeşi, Habbab, Lübeyne, Ebu Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys gibi  köle ve cariyeleri satınalıp işkenceden kurtarmış ve onları hürriyetlerine de kavuşturmuştur. O, bu işkence altında inleyen, buna rağmen de imanından taviz vermeyen bu zavallıları kurtarabilmek için, satın almaya uğraşırken, ona inat fiatlarını kat kat arttırırlardı. O ise artan fiyatlara aldırmaksızın istedikleri meblağı onlara öder ve bu insanları kurtarırdı. Kurtardığı bu köle ve cariyeler işkenceden bitap düşmüş, zayıflamış ve demansızlaşmış olurlardı. Oğlunun böyle zayıf köle ve cariyeler uğruna servetler harcadığını gören, henüz iman etmemiş olan babası Ebu kuhafe:

-Oğlum madem köle ve cariye satınalacaksın. Bari güçlü kuvvetlilerini seç de, sana faydaları olsun. İşinde çalıştırırsın!

Diye ona akıl vermeye çalışır, o ise:

-Babacığım ben bunları kendim için satınalmıyorum. Allah rızası için onları işkenceden kurtarıyorum!

Diye cevaplardı. Babası ise bunları anlayamadığından dolayı bu olanlara bir anlam veremezdi. İslam’ı tebliğe bir müddet gizli devam etti. Diğer Müslümanlar gibi Hazreti Ebu Bekir de zaman zaman Mekke’de müşriklerin saldırısına uğrardı. Bu saldırıları sabır ve metanetle karşılar ve geçmesini beklerdi. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp Müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra, Hazreti Peygamberimiz bazı Müslümanlarla beraber onun da Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebu Bekir yola çıkmıştı. Ancak Mekke’den çıkınca Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden birine mensup bulunan bir müşrik kendisini himayesine almak istediğini belirterek onu hicretten vazgeçirmişti. Ancak bu adam Hazreti Ebu Bekir’e himaye için şart olarak ibadetlerini gizli yapmasını isteyince, onun şartlarını ve himayesni reddederek:

-Senin himayeni sana reddediyorum. Allah bana himayeci olarak yeter!

Demişti. Böylece 13 yıllık çileli Mekke döneminde hep Rasulullah Efendimizle beraber eziyetlere katlanmıştır.

 

NEDEN SIDDIK DENİLDİ?

 

Hazreti Peygamber Efendimiz Mekke döneminin 11.yılı içinde İsra ve Mirac olayını gerçekleştirdi. Bir gecede Mekke'den Kudüs'e, oradan Sidret ül Münteha'ya gittiğini, İsra ve Mirac hadisesini gerçekleştirdiğini duyan müşrikler bunu alay konusu yapmışlardı. Bir taraftan da koşarak Hazreti Ebu Bekir'e nispet yaparak:

-Gördün mü senin adamın iyice sapıttı.

Dediklerinde:

-Kim neden sapıtmış?

Diye sorar. Müşrikler aradıkları tereddütü bulup onun imanını sarsmaya başladıklarını düşünerek:

-Senin adamın Muhammed, dün gece Mekke’den Kudüs’e, oradan da Allah’ın katına çıktığını iddia edecek kadar sapıttı.

Dediler. O cevap verdi:

-Bunları Muhammed mi söylüyor?

-Evet hem de herkesin içinde söylüyor. İnanmıyorsan gel de kendin işit!

Dediler. O ise kendinden emin bir şekilde:

-O dediyse doğrudur!

Buz gibi bir hava oluşmuştur. Müşrikler söylene söylene oradan uzaklaşmışlardır.

Hazreti Ebu Bekir’e ise Efendimizi hiç tereddütsüz tasdik ettiğinden ve müşrikleri böylece sadakati ile şaşkına çevirdiğinden dolayı ihlaslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddık" lakabı verildi. Kuran tabiri ile:

"O, ne iyi arkadaştı" (Nisa Suresi Ayet:69).

 

HİCRET VE EBU BEKİR

 

Mekke dönemi olan 13 yıl geçtikten sonra, Rasulullah Efendimiz, Cenabı Allah’dan hicret emrini alıp, Ebu Bekir'e gelerek, ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebu Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı.

İşte o "Sıddık" ile o "Emin", lakaplı iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket edecekler, orada mucizevi bir şekilde müşriklerden kurtulacaklar ve Medinei Münevvere’ye hicret edeceklerdir. Özet olarak şunlar olmuştur:

İki arkadaş Hazreti Muhammed Mustafa ve Ebu Bekir, sözleştikleri gibi geceleyin Mekke’den çıkarak, müşrikleri şaşırtmak için Medine istikametine değil de, ters istikamete yönelmişlerdi. Belli bir mesafeyi yaya giderek, Sevr Mağarası’na giderek saklanmışlardı. Sevr Mağarası’na ilk giren Hazreti Ebu Bekir, mağarada keşif yaptıktan sonra Hazreti Muhammed Mustafa içeri girmiştir. Ebu Bekir'in kızı Esma, yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri, Ebu Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebu Bekir hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini müşriklere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler, Sevr Mağarası’na kadar geldiler. Rasulullah Efendimiz bu sırada Kuran’da anlatıldığı biçimde söyle diyordu:

-Üzülme, Allah bizimledir! (Tevbe Suresi Ayet: 104).

Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onları desteklemiştir…

Müşrikler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Çünkü bir mucize gerçekleşmiş, mağaranın girişi örümcek ağları ve kuş yuvaları ile kapatılmıştır. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, Medine'ye yönelen Rasulullah ile Ebu Bekir, Kuba’ya vardılar.

Hazreti Ebu Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır:

-Rasulullah ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş müşriklerinin ayaklarını gördüm. Bunun üzerine:

-Ya Rasulullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür.

Dedim. O,

-Sus ya Eba Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsüdür. Endişe edilir mi?

Buyurdu.

Kuba’da üç gün kalan Rasulullah ile Hazreti Ebu Bekir, nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hazreti Ebu Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasulullah:

-Allah’ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaştır…

Diye dua ettiği zaman Hazreti Ebu Bekir ve hasta olan diğer sahabeler iyileştiler. Bu arada Hazreti Ebu Bekir’ın kızı olan Hazreti Aişe ile Hazreti Muhammed'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebi inşa edildi. Masrafların büyük bir kısmını Hazreti Ebu Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde, Hazreti Ebu Bekir'in kardeşliği Harise Bin Zeyd oldu.

 

HER YERDE BERABERDİLER

 

Hazreti Ebu Bekir Rasulullah ile birlikte Bedir’de, Uhud'da, Hendek'te çarpıştı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasulullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Hazreti Ebu Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedri ula, Useyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hazreti Ebu Bekir, Rasulullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında, Ebu Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahabi, oğlu, kardeşi, babası ya da dayısı ile çarpışmıştı.

Hicretin 9.yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istila etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasulullah, bu orduya karşı İslam ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Bu orduya zorluk ordusu ve bu sefere de zorluk seferi denildi. Hazreti Ebu Bekir malının tamamını bu ordunun hazırlanması için bağışladı. Bu olay ve önceki mali fedakarlıkları, onun mal karşısında durumunu açıkça ortaya koymaktadır.  Resulullah Efendimizin, gizlice infak yarışına katılan sahabilerin arasında Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’e ayrı ayrı:

-Kendi ehline herhangi bir şey bıraktın mı?

Sorusuna, Hazreti Ömer’in:

-Evet malımın yarısını bıraktım;

Aynı soruya Hazreti Ebu Bekir’in ise:

-Onlara Allah ve Resulü'nü bıraktım.

Demesi, yani malının tamamını bağışlamış olması, gizli yardım yarışının Hazreti Ebu Bekir tarafından kazanılmış olduğunu gözler önüne sermekte ve onun cömertliğinin ölçüsünü göstermektedir.

 

PEYGAMBERİMİZİN VEFATINDA EBU BEKİR

 

Hicret’in onuncu yılında Veda Haccı’nda bulunan Allah’ın Rasulü, Hacc’ı müteakip hastalandı ve irtihal eyledi.

Hazreti Muhammed Mustafa 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (Miladi 8 Haziran 632) vefat etti. Onun vefatını duyan müslümanlar büyük şoklar yaşıyorlardı. İlk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Hazreti Ömer:

-O Hazreti Musa gibi Rabb’ıyla buluşmaya gitti. Onun için “öldü” diyenin elini dilini keserim!

Diye etrafına çıkışıyordu. Hazreti Ebu Bekir, Rasulullah'ın iyi olduğu bir sırada, ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefat haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasulullah'ı alnından öptü ve:

-Babam anam sana feda olsun ya Rasulullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Ya Muhammed, Rabb’ının katında bizi unutma; hatırında olalım ...

Diye gözyaşı döküyordu. Sonra dışarı çıkıp şaşkınlığını üzerinden atamamış bulunan Hazreti Ömer’e:

-Sus ya Ömer o vefat etmiştir!

Diye susturduktan sonra:

-Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir! Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah Diri, Baki ve Ebedi’dir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım:

"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır." Buyuran Ali İmran Suresi 144. Ayeti’ni okuduktan sonra:

“Allah’ın kitabı ve Rasulullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır, şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın, şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz!”

Sözleri ile Müslümanları sakinleştirdi ve gerçeği ifade etti.

Hazreti Ebu Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları sakinleştirdikten sonra, Rasulullah'ın cenazesi ile uğraşmaya başladı.

Bu arada bir haber geldi. Ensardan bir çok kişi toplanmışlar, Hazrec kabilesinin reisi olan Sad Bin Uhade'nin halifeliğe tayini için konuşuyorlar. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Ebu Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen olay yerine gittiler. Orada Ensar ile konuşulduktan ve hilafet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebu Bekir; Hazreti Ömer ile Ebu Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine biat edilmesini istedi.  Hazreti Ebu Bekir'in konuşmasından sonra, Hazreti Ömer atılarak hemen Hazreti Ebu Bekir'e biat etti ve:

-Ey Ebu Bekir, Müslümanlara sen Rasulullah'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana biat ediyoruz. Çünkü sen Rasulullah'a hepimizden daha sevgili ve ona yakınsın. Biz sana biat ediyoruz!..

Dedi. Hazreti Ömer'in bu ani davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebu Bekir'e biat ettiler. Bu özel biattan sonra ertesi gün, Mescidi Nebevi’de Hazreti Ebu Bekir bütün halka hutbe okudu ve herkes ona biat etti. Rasulullah'ın defin işlemleri salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilaf meydana geldiğinde, Hazreti Ebu Bekir yine bilgeliğini ortaya koydu ve:

-Her peygamber öldüğü yere defnedilir…

Hadisi şerifini ashaba hatırlatarak bu ihtilafı giderdi.

Rasulullah’ın cenaze namazı tek cemaat halinde değil, gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken Hazreti Ali'nin, Hazreti Fatıma'nın evinde, Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve biata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Taberi tarihine göre Hazreti Ali, umumi biat haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebu Bekir'e biat etmiştir.  Onun aylarca Hazreti Ebu Bekir'e biat etmediği haberleri de diğer bazı rivayetlerde geçmektedir.

Rasulullah’ın en yakın ashabı arasında zaman zaman, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de, ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi daima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hadiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Mesela Ebu Bekir yumuşak ve sakin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler.

Hazreti Peygamber vefatından önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak Hazreti Ebu Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tayin etmiştir. Bunları göz önüne alan sahabeler de onu halife seçmişlerdir.

Hazreti Ebu Bekir, kendisine Rasulullah'ın mirasından pay almak için gelen Hazreti Fatıma’ya:

-Rasulullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam!

Diyerek, isteğini reddetmiştir.

Hazreti Ebu Bekir "Rasulullah’ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada:

-Ey insanlar, sizin en hayırlınız olmadığım halde, başınıza geçmiş bulunuyorum. Görevimi hakkiyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanet, yalancılık ise hıyanettir. İçinizdeki zayıf hakkını alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. İçinizdeki kuvvetli de ondan, başkasının hakkını alıncaya kadar zayıftır. Bir millet Allah yolunda cihad etmeyi terk ederse zillete düşer. Bir millette kötülük yaygın ve revaçta olursa, Allah o milleti belaya düşürür. Ben Allah ve Rasulü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez. Haydin namaza kalkın. Allah hepinize rahmeti ile muamele etsin!..

Demiştir.

Böylece İslam’da biat ve itaatin devamının şartlarını bir defa daha açıklamıştır. Biat ettiğimiz kişinin en hayırlımız olması şartı yoktur. Biat edilen kişi yanlış yaparsa doğrusunu gösterme görevimiz vardır. Biat ettiğimiz kişi Allah’a ve Peygamberimize itaat ettiği müddetçe o biatımızda sadık kalma borcumuz vardır. Yani yanlış yaptı diye itaat borcu ortadan kalkmaz. Ancak bu yanlış iman esaslarının inkarı ise o zaman biate sadakat mecburiyeti ortadan kalkar. Bu hutbede ayrıca cihadın önemi de vurgulanmıştır. Cihadı terk eden bir milletin zillete düşeceği, kötülüklerin yaygın olmasının ise belalara sebep olacağı, Halife Ebu Bekir tarafından göreve başlarken ifade edilmiştir.

Peygamber cenazesi orta yerde dururken, hemen alelacele halife seçimi için toplantılar yapılmaya başlanmasının sebebi neydi? Sahabeler koltuk heveslisi miydi? Bugün böyle bir olay meydana gelse, başkan seçimi için bu kadar acele eden kişileri yerden yere vurmaya kalkışırız. Halbuki olayı İslam devleti yönünden düşünmek lazımdır. Devlet başkanı vefat etmiş, ya da başka bir şekilde koltuğu boşaltmıştır. İslam devletinin bir an bile başkansız kalması büyük sakıncalar ortaya çıkaracaktır. Ayrıca Müslümanlar bir araya geldiklerinde şayet başkanları yok ise, ilk yapacakları iş aralarından birini başkan seçmeleri olmalıdır. Başkan seçmeden önce, cemaatle namaz bile kılamazlar. Peygamber cenazesi bile olsa kaldıramazlar. Kaldırmak için zaman harcayamazlar. İslami şuur bunu gerektirmektedir. Onlar sahabe idiler. İlim ve feyizlerini Efendimizden almışlardı. Elbette önce halife seçecekler, sonra Peygamberimizin cenazesi ile ilgileneceklerdi. Öyle de yapmışlardır.

 

HALİFELİK DÖNEMİ

 

Efendimizin vefatı İslam dünyasında büyük çalkantılara sebep oldu. Toplu dinden dönme olayları baş gösterdi. İsyana yeltenen kabileler oldu. Peygamberliklerini ilan eden sahtekarlar türedi. İslamın ve imanın şartlarından sapmalar meydana gelmeye başladı. Bazıları da Peygamber artık olmadığına göre biz zekatlarımızı bundan böyle beytülmale vermeyelim, deyip yan çizmeye başladılar. Bunlar Efendimizin vefatı ile İslam’ın da biteceğini sanıyorlardı. Hazreti Ebu Bekir’in önünde acil olarak bu bozguncuları yola getirme problemi vardı. Ordular hazırladı ve bu bozguncuların üzerine gitti. Sahtekarların cezalarını verdi, dinden dönenlerin hakkından geldi. Zekat konusunda beytülmale vermeyi reddeden kabilelerin üzerine askeri birlikler göndermeye kalkışınca, başta Hazreti Ömer olmak üzere bazı sahabilerin, bu kavimlerin Müslüman olduğunu hatırlatmaları, Müslüman bir kavim üzerine de ordu göndermenin doğru olup olmadığını sormaları üzerine, zekat konusundaki meşhur sözünü söylemiştir:

-Vallahi onlar Peygamberimize veregeldikleri zekat keçilerinin değil kendilerini, bu keçilerin boyunlarına bağladıkları yularları bile vermezlerse onun için de onlarla savaşırım!..

İçte isyancılarla ve sahtekarlarla mücadele ederken, dışta da iki büyük imparatorluğun, yani İran ve Bizans’ın ordularıyla çeşitli savaşlar yapıldı. Hire, Yermük ve diğer savaşlarla dışta mücadele edilip zaferler kazanıldı. Böylece Irak ve Suriye’nin bir kısmı fethedilmiştir. Yermuk savaşı devam ederken Hazreti Ebu Bekir vefat etmiştir.

Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır:

-Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, bayındır bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, düşmandan korkmayın.

Gerçekten İslam ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmıştır. İslamı kabul eden milletler gerçek saadete erişmişlerdir. Müslüman olmayıp da cizye vererek İslam’ın himayesine giren milletler de huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.

Hazreti Ebu Bekir döneminin başlarında yoğun savaşlarda, Kuranı Kerim’i ezbere bilen hafızlarla, vahiy katipliği yapmış olanların bir çoğunun şehit olmaları sahabeleri endişelendirdi. Müseyleme denilen sahtekarla yapılan Yemame savaşında, 70 civarında hafızın şehit olması endişeleri had safhaya çıkardı. Böyle giderse Kuran’ı ezbere bilen kalmayacak diye başta Hazreti Ömer olmak üzere, bazı sahabeler Halife Ebu Bekir’e başvurarak, Kuranı Kerim’i yazılı olan kaynaklardan ve ezberinde olanlardan faydalanarak bir araya toplamasını istediler. Böylece kaybolma tehlikesinin önüne geçilmiş olacaktı.

Harekete geçen Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Zeyd Bin Sabit başkanlığında bir heyete bu görevi verdi. Kılı kırk yaran bir titizlikle çalışan Zeyd Bin Sabit ve arkadaşları, Kuran ayetlerinin bizzat Peygamber Efendimizin tarif ettiği sıraya göre bir araya toplamayı başardılar. Böylece Kuran tek bir Mushaf halinde toplanarak kaybolma tehlikesi önlenmiş oldu. Bu Mushaf, Hazreti Ebu Bekir'den Hazreti Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak İslam devletinin bütün vilayetlerine dağıtıldı.

Kaynaklarda onun:

-Ben ancak Rasulullah'a tabiyim, bir takım esaslar koyucu değilim…

Diyerek kararlarında çok titiz davrandığı söylenir. Bir meseleyi hallederken, önce Kuran’a bakar, bulamazsa Sünnet’te araştırır, orada da bulamazsa ashabla istişare eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde muhacir-ensar eşitliği'nin ihtilafa yol açmasında, Hazreti Ömer'in muhacirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen, ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilafetinde huzursuzluk çıkmamıştır. Yönetimi merkezi olup, ganimetlerin beşte biri beytülmalde toplanmıştır.

Halifelik müddeti iki sene üç ay gibi çok kısa olmasına rağmen, Hazreti Ebu Bekir zamanında İslam devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Önce içeride birlik ve beraberlik sağlanmış, isyanlar ve dönme hareketleri bastırılmış, sonra da fetih hareketleri büyük bir başarı ile sürdürülmüştür. Hazreti Peygamber Efendimizin fethedileceğini müjdelediği ülkelerin büyükce bir kısmı onun döneminde fethedilmiştir.

Hazreti Ebu Bekir, Hicri 13, Miladi 634.Yıl’ında Cemaziyelahir ayının başında hastalanıp yatağa düşünce, yerine Hazreti Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashabla istişare ederek, Hazreti Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilafet vasiyetini Hazreti Osman'a yazdırdı. Hazreti Ebu Bekir aynı yıl Medine'de vefat etti. Vasiyeti gereği Rasulullah’ın yanına defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etmektedir.

 

KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ

 

Kişiliği ve iş ahlakı olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebu Bekir, dürüstlüğü ve takvası ile ashab içinde ilk sırada sayılmıştır. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp az konuşmak ve tevazu ile öne çıkıyordu. Kızı ve Müminlerin annesi Hazreti Aişe'nin tarifine göre; "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri idi. Cahiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasulullah’ın en sadık dostu olan Hazreti Ebu Bekir'in, Efendimizin İsra ve Mirac olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "Sıddık" lakabını kazandırmıştır. O bu olayda:

-O ne söylüyorsa doğru söylüyordur.

Demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslam için harcamış, bu yolda defalarca maddi varlık olarak sıfırlanmıştır. Vefat ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların ve topraklarının satılarak beytülmale verilmesini istemiş ve geride bir deve ve bir köleden başka birsey bırakmamıştır.

Hazreti Ebu Bekir miras olarak bir mal ve para bırakmamıştır ama, Allah yolunda nasıl cömertlik edileceğinin örneğini bırakmıştır. Din uğrunda, Peygamber yolunda nasıl cefa çekileceğinin, nasıl vefa gösterileceğinin, nasıl sadık kalınacağının örneğini miras olarak bırakmıştır. Kuran nizamının yer yüzüne yayılması ve yaşaması için nasıl gayret gösterileceğini, yani nasıl cihad edileceğini bizlere sözleri ve fiilleri ile öğretmiştir. Allah yolunda sıkıntı çekenlere nasıl yardım edileceğini örnekleri ile bize öğretmiştir. İmanın nasıl olması gerektiğini göstermiştir.

Kısaca Hazreti Ebu Bekir sadakat, cömertlik, vefa, gayret ve liderlik örneğimiz olmaya kıyamete kadar dervam edecektir.

Şu öğütler ona aittir:

“Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var...”

“ Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir kınayıcının kınamasından korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur...”

“ Amelin sırrı sabırdır...”

“Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir...”

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz…”

Efendimizin onun hakkında söylediği ve Ebu Hüreyre’nin naklettiği sözü aktaralım:

“Ebu Bekir hariç, iyiliğinin mükafatını vermediğimiz hiçbir kimse kalmamıştır. Onun bize öyle iyilikleri vardır ki, onların mükafatını kıyamet gününde Allahü Teala verecektir. Bana Ebu Bekir’in malının sağladığı faydayı hiç kimsenin malı sağlamamıştır. Ümmetimden bir kimseyi dost edinseydim Ebu Bekir’i edinirdim. Ama ben Allah’ın dostuyum…”

Mal, şöhret, nefse hakimiyet başta olmak üzere, her konuda Müslüman’ın örnek alacağı bir şahsiyetti, Hazreti Ebu Bekir... Allah ondan razı olsun.

 

 

 

TOP