PARA-PARTİ

 

Bugün para ve cihad ilişkilerinden bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu cihadın helal para ile yapılması gereğini vurgulamak amacındayım.

Ayeti, hadisi herkes biliyor. Daha doğrusu, “cihad edeceğim” diye yola çıkanların bu konudaki dini hükümleri öğrenip bilmek zorunluluğu var.

Ben tarihi bir iki misal ile demek istediğimi diyeceğim:

Osmanlı’nın kuruluş yılları. Orhan Gazi zamanı. Orhan Gazi’nin ağabeyi Alaeddin Paşa ise Başvezir ve Divan Başkanı.

Alaeddin Paşa bir gün Orhan Bey’in huzuruna çıkar, der ki:

-Han’ım, ben başvezirlikten ve devlet görevlerimden affımı istiyorum.

Orhan Gazi şaşırır:

-Hayırdır Alaeddin Paşam, sana karşı bir kusurumuz mu oldu, seni kırdık mı bilmeden?

Diye sorar. Alaeddin Paşa:

-Haşa Han’ım! Sebep siz değilsiniz.

Diye cevap verince, merakı artan Orhan Gazi:

-Anlat bakalım Paşam, o halde olay nedir?

Alaeddin Paşa anlatır:

“Dün divana iki kişi geldi. Biri diğerinden bir tarla almış. Onu sürerken içinde bir testi dolusu altın para bulmuş. Tarlanın pazarlığında bu para dahil olmadığından, satana para dolu testiyi götürüp almasını söylemiş. Satan ise reddederek tarlayı kendisine her şeyi ile sattığını söylemiş. Bulunan bu parayı ne satan kabul etmiş, ne de alan. Birlikte divan huzuruna çıkarak bu işin hallini rica ettiler. Her ikisi de:

-Ben Allah’tan korkarım, testiyi kabul etmem!

Diye direttiler. Ben de testiyi hazineye teslim etmek istedim. Hazine muhafızı bana:

-Alaeddin Paşam! Siz de bilirsiniz ki hazinedeki paralar cihad için kullanılıyor. Böyle sahibi ve kaynağı belli olmayan, helal mi haram mı olduğu bilinmeyen bir parayla cihad olur mu? Ben bu parayı kabul edip vebale giremem!

Dedi

Orhan Beyim, ahalimizde Allah korkusu ve cihad şuuru bu dereceye gelmiş. Devletin bile definelere karşı hassas davranacak hale geldiği bu ortamda bana ihtiyaç olmadığını anladığım için, köşeme çekilip ömrümü Allah’ıma ibadetle geçireceğim.”

Alaeddin Paşa dediğini de yapmış, emekli olmuştur.

Osmanlı’nın temellerinin cihada dayandığı malumdur. Devletin neden bu kadar sağlam olduğu ve neden yedi asır ayakta kaldığı da bunun gibi örnek olaylarla anlaşılabilir.

İkinci bir misali de Merhum Erbakan Hocamızın “Biz cihad teşkilatıyız” dediği Refah Partisi döneminden vermek istiyorum:

Tarih 19 Mart 1994. Refah Partisinin atılım yaptığı mahalli idareler seçimine bir hafta kadar zaman kalmış. İstanbul’da iyi bir kampanya dönemi geçirmekteyiz. Bendeniz partimizin para ve malzeme işlerini yürütüyorum. Recep Tayyip Erdoğan da Büyükşehir Belediyesi başkan adayımız. Bendeniz de meclis üyeliğine aday gösterildim. Seçim kampanyamız başarılı bir şekilde yürüyor. Herkes görevini olağanüstü bir çaba ile yapıyor, ama neticede her adım parayla atılabiliyor. Gelir kaynaklarımız ise sadece arkadaşlarımızın helalinden yaptığı fedakarlıklara dayanıyor. Para tedariki en büyük sorunumuz.

Misal olsun diye söylüyorum, “Dertleri bitmez İstanbul’un bıktım illallah!” diye uyarladığımız müzik için, sanatçı Erkin Koray’a verdiğimiz telif parasını bile borç bularak denkleştirmişiz. Bugün gene Başbakan’ın yakın çevresinde bulunan Nabi Avcı ve arkadaşları da, o güne göre pahalı sayılabilecek bir seçim kampanyasını bizim adımıza yürütüyorlar. Harcamaları şahsi çeklerimizle yapmışız, yapıyoruz. Gırtlağımıza kadar borçlanmışız. Son haftada ise daha fazla para harcamak gerekeceğini bildiğimizden, il merkezimizdeki bir odada, Tayyip Bey’le ikimiz oturduk bunları konuşuyorduk. Çareler arıyorduk. Ama nafile. Aklımıza hiçbir kaynak gelmiyor. Ödenecek çeklerin de günü yaklaşmış.

Bir kişi sizi görmek istiyor dediler. Buyur ettik. Kelli felli bir adam… Hoş beşten sonra dedi ki:

-Ben …bank’ın genel müdürüyüm. Patronum ….ın selamını getirdim. Size bir mesajını iletmekle görevliyim. Seçimi sizin kazanacağınız belli oldu. Sizin ise bu güne kadar ondan hiç yardım istemediğinizi düşünmüş. Gidin sorun, onların desteğe ihtiyaçları olabilir. Bankam ve müesseselerim bütün imkanları ile onlara destek vermek üzere amadedir. Bir emirleri var mı diye sor, dedi. Ben bunun için geldim!

Diye sözlerini bitirdi.

Şaştık kaldık. Heyecandan kıpkırmızı olan yüzlerimizle birbirimize bakındık. Tayyip bey topu bana attı:

-Ne dersin Ekrem Bey, ihtiyacımız var mı?

-Başkanım, siz de biliyorsunuz ki bizim para kaynaklarımız çok. Libya’dan, Suut’tan ve Kuveyt’ten bol miktarda yardım (!) alıyoruz. (O günün medyasında bu tür iddialar dolaştırılıyordu.) Şu anda herhangi bir ihtiyacımız yok!

Tayyip Bey adama dedi ki:

-Beyefendi, öncelikle hoş geldiniz. Nezaket gösterdiniz. Evet inşaallah seçimi biz kazanacağız. Para ihtiyacımızı sorduğunuzdan dolayı da teşekkür ederiz. …Bey’e selam ve teşekkürlerimizi söyleyin. Oylarını bize vermeleri kafidir. Herhangi bir ihtiyacımız veya talebimiz yoktur…

Adamı yolcu ettik, ama bir müddet kendimize gelip konuşamadık.

Sonra da doğru karar verdiğimizi, çünkü bunların vurguncu olduğunu, şimdi bir yardım alsak, başkanlık koltuğuna oturduğumuzda misli misli bedelini ödemek zorunda kalacağımızı konuştuk. Helal parayla kampanyayı götürürsek, hem partiye, hem de belediyeye Allah’ın yardımını sağlayabileceğimizi tekrar teyit ettik.

Elhamdülillah Allah yardım etti başarıldı.

Belediyelerde aynı hassasiyet epey bir müddet devam etti.

“Yetimin, öksüzün, yaşlı ninenin, yatalak dedenin duaları sebebiyle Allah bize bol bol yağmur verdi, biz de biriken suları sattık, parasını hizmete çevirdik. Böyle başardık!..”

Bu sözler o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a aittir.

Sonra ne mi oldu?

İki üç yıl sonra helal-haram ayırımındaki titizlik bozulmaya başladı. “Geleceğin Başbakanı için” bazı kişiler kolları sıvadılar. …bank’ın genel müdürü ve patronu dahil, bir çok ünlü, ünsüz kişi başkanımızla destursuz görüşmeye, bazen de onu bizce meçhul mekanlara götürmeye başladılar. Bunlara yabancı plakalı bazıları da dahil oldu. Temel atma ve açılış merasimlerinde protokolün de yavaş yavaş değişmeye başladığını görüyorduk. Bu tür merasimlerde perde önünde davullar çalınırken, perde arkasında da bavullar çalınır olmuştu.

Osmanlı helal-haram hassasiyetini yüzyıllarca devam ettirebilmiş, ayakta kalmıştı. Ama biz bu hassasiyete titizlik gösteremediğimizden olacak ki, Haçlısı Siyonisti zafer tamtamları çalmaya başladılar.

“Para-parti” diye başlık attık. Kelime anlamı “parti ötesi” demektir. Parti ötesini düşünüp helal-haram ayırımını bundan böyle de titizlikle yapmamız, cihadı helale dayandırmaya devam etmemiz gerekecektir. Her birimizin imkanları dahilinde, canımız acıyacak derecede, cihada destek olmamız, ayrıca cihad için gösterilen kaynakları iyi tespit edip kullanmamız, Allah’ın yardımını almamıza ve uzun soluklu ayakta kalmamıza vesile olacaktır. Bir de bu konudaki eğitimleri ihmal etmemek gerekir.

Şurası unutulmamalıdır:

Temelinde helal para olmayan ve helale dayanmayan mücadeleye  cihad denilemez. Böyle hareketler saman alevi gibi parlasa dahi, devamlı olmaz.

Tarih, helal-haram ayırımı yapmadan başlatılan ve yürütülen hareketlerin rüzgar gibi gelip geçtiklerinin misalleriyle doludur.


UNUTULMAMALI


Helal mal cihad temelinde ak maya;

Ak maya yoksa, temel başlar akmaya!..


Ekrem Şama

TOP