II. ABDÜLHAMİT DE İŞE KARIŞTI

II. ABDÜLHAMİT DE İŞE KARIŞTI

Devleti; düşünmeden, taşınmadan, istişare etmeden ve tec-rübelilere danışmadan, Birinci Dünya Savaşı gibi bir ateşin içine, gözü kapalı olarak atmış bulunan ittihatçılar, Çanakkale Boğazı’na yapılan düşman hücumunun engellenemeyeceğine, düşmanın galip gelerek İstanbul’un işgal edileceğine inanmaya başlamışlardı. Hele düşman gemilerinin Seddülbahir ve Kumkale istihkamlarımızı, yaptıkları bombardımanlarla yıkarak boğazın girişini ele geçirdikleri 19 Şubat 1915 tarihinde, artık savunmamızın dayanamıyacağına ve boğazın savunmasının mümkün olmadığına iyice inanmışlardı. Kendi aralarında toplanarak derhal Başkent olan İstanbul’un boşaltılarak Eskişehir ve Konya’ya nakledilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasına karar verdiler. Bu tedbirler arasında Eskişehir ve Konya’da, Padi-şah’ın, Meclisi Mebusan’ın ve nezaret’lerin yerleşeceği binalar ayarlanmış, tefrişi yapılarak hizmete hazır hale getirilmiş, bunun için bütçeden paralar aktarılmış, nakil için hangi vasıtalar kullanılacağı ve bu işlemin nasıl yürütüleceğinin planlarını yapmışlardı. Düşman gemilerinin Çanakkale Boğazı’ndan  geçtiğini haber alır almaz, bu planı derhal uygulamaya koyacaklardı. Haydarpaşa’da tam donanımlı bir tren, harekete hazır vaziyette, gece gündüz bekletiliyordu. Padişah ve üst düzey erkan her an, kulakları Çanakkale’de olmak üzere trene binmeye hazır halde idiler.
“18 Mart 1915 sabahı başlayan düşman donanmasının saldırılarını İstanbul’da bulunan Savunma Bakan-lığı’na derhal rapor ettik. Bakanlıktan alınan ceva-bi telgrafta her on dakikada bir, düşmanın ve sa-vunmamızın durumunun doğrudan Sadrazamlığa rapor edilmesi emrediliyordu. Hükümetin gerekti-ğinde Anadoluya çekilmek ve bu konuda diğer adımları derhal atmak üzere gereken önemli kararları almış oldukları anlaşılıyordu.”  18
Selahaddin Adil Paşa’dan on dakikada bir rapor isteme-lerinin gerçek sebebi bu idi. Her an tetikte olduklarından, kendileri için dakikaların önemi çok büyüktü.
Asıl konumuz cihad ve Allah’ın yardımı olduğuna göre, İstanbul’u boşaltma kararını bu yönüyle biraz irdelemekte fayda vardır:
Yukarıda da izah edildiği gibi, İttihatçılar durumdan ümitsiz olduklarından, Vekiller Meclisi’nde 28 Şubat 1915’te,  İstanbul’un bombardıman edilmesi halinde ne gibi tedbirler alına-cağını müzakere ederler. Böyle bir olay zuhur ederse, İstanbul’u idare edecek olan Polis Müdürlüğü emrine, şehrin acil ihtiyaç-larının karşılanabilmesi için, gerekli paranın ayrılmasına karar verirler. Sonra da 28 Eylül 1915 tarihine kadar meclisi tatile sokarlar. Tatile sokarlar ki, alacakları her türlü kararda meclis kendilerine ayak bağı olmasın. Öyle ya, Sadrazam kendilerin-den, Padişah’ı da ikna etmek gayet kolay, ama Vekiller Mecli-si’nde kendilerine problem çıkaracak birileri bulunabilir. Meclisi de tatile sokarlarsa canları ne isterse o kararı almaları mümkün olacaktır. Ve de öyle olmuştur. Meclisin tatile girdiği 28 Şubat’-ta, tamamı ittihatçılardan oluşturulmuş bulunan o günkü Bakan-lar Kurulu’nda şu önemli kararlar alınır:
“Düşman Gemilerinin Çanakkale Boğazını geçmelerinin tahakkuk etmesi halinde, İstanbul Telefon Şirketi şebekesine el konularak haberleşme hizmetlerinin de, düşman tarafından, şiddetli bir şekilde kontrol altına alınması kesin olduğundan, bu şirketin bütün hatlarının işletilmesi için, düşman devletlerin tabiiyetinde bulunan teknik elemanların işten çıkarılmaları zaruridir. Bu tür teknik elemanların yerine ikame edilmek üzere Macaristan’dan aynı vasıflarda eleman getirilmesi için 2 000 liranın ayrılmasına”
Karar verilir.
Ayrıca Vekiller Meclisi Başkanı olan Halil Menteşe Bey’-in de, İstanbul’un işgal edilmesi ihtimaline karşı, daha fazla si-lah, cephane ve teknik yardımın alınması için Almanya’ya gönderilmesi kararlaştırılır.
Aslında, Almanlar da, boğazın İtilaf Devletleri’nin  muh-temel hücumlarına dayanamayacağı görüşünde idiler. Berlin-İs-tanbul yardım yolunun açılması ve daha fazla yardımın süratle gönderilmesi konusunda sadece, Halil Menteşe Bey’in sırtını okşamak ve birkaç teselli edici söz söylemekten öte bir şey yapmadılar.
Biz dönelim İstanbul’a İttihatçıların marifetlerini incelemeye:
Evet, İstanbul’un boşaltılması kararı alınmıştır. Bu konuda yapılması gereken işler de, teker teker planlanmıştır. Padişah Sultan Reşad da, boşaltma işine razı edilmiştir. Artık istedikleri anda hemen İstanbul’u terkederek Eskişehir ve Konya’ya hareket etmeleri mümkündür. Ancak planlara dahil edilmesi unutulan, sonradan hatırlanan önemli bir konu vardır:
O sırada daha önce kendileri tarafından tahttan indirilen ve önce Selanik’te, buranın elden çıkması ile de, Beylerbeyi Sa-rayı’nda zorunlu ikamete mahkum edilen Sultan II. Abdulhamid ne olacaktır? Sabık Sultan İstanbul’da bırakılacak olursa, işgal kuvvetlerinin eline geçer, kendileri ve Sultan Reşad için tehlikeli bir durum meydana gelebilir. O halde O’nu da, beraberlerinde götürmeleri gerekecektir. Ama Sabık Sultan’ı ikna etmek her ba-bayiğidin karı değildir.
İttihatçıların o zaman dahiliye nazırı olan, sonradan da sadrazamlık yapacak olan öncülerinden, Talat Paşa başkanlığında bir heyet, II.Abdülhamid’e, istediği hazırlıklarını yapması için, alınmış olan bu kararları tebliğ etmek üzere görevlendirildi.
Bu heyetin Sabık Sultan’ın huzuruna nasıl çıktığını, neler konuşulduğunu ve kendisinin bu kararları nasıl karşıladığını, o zamanın teşrifat müdürlerinden olan, sonradan gazeteci ve ya-zarlığı ile şöhrete ulaşmış bulunan, Ercüment Ekrem Talu’nun ağzından dinleyelim:
“Öğle yemeğinden henüz kalkılmıştı. Başmabeyincinin odasına çağrıldım. İçeride her zamanki güleryüzlü Dahiliye Nazırı Talat Bey vardı. Bana Tarafı Şaha-ne’den mühim ve gizli bir vazife ile hep birlikte me-mur edildiğimizi ve görüp işiteceğim şeylerden, hiç kimseye bahsetmeyeceğime yemin etmemi söyledi. Yemin ettim. Fakat bu vazifenin mahiyeti hakkında fazla malumat edinemedim. Teşrifat odasına dön-düm ve yarım saat merak içinde bekledim. Yarım saat sonra biri, başmabeyincinin odasına gelip, ‘Beyler sizi bekliyor.’ dedi.
Sofaya çıktığımda, Talat ve Tevfik Beylerle Fahrettin Ağa, konuşa konuşa sarayın mermer merdivenlerini ini-yorlardı. Kendilerine yetiştim. Dolmabahçe Mey-danı’na açılan ve daima açık duran büyük kapıdan çıktık. Saatin yanındaki rıhtıma yanaşmış olan is-timbota bindik.. Dördümüz beraber ufacık kamara-ya tıkıldık. Nereye niçin gideceğimizi hala bilmi-yordum.
Arap, köşede tesbih çekiyordu. Talat Bey’le Tevfik Bey ko-nuşmaya başladılar. Başmabeyinci, Sultan Reşad’-ın meziyetlerini, iyi hallerini sayıp  döküyor, Dahi-liye Nazırı da ona münasip cevaplar veriyordu. Bir aralık Talat Bey ‘Hakanı Sabık teklifimizi nasıl karşılayacak?’ deyince, Beylerbeyi’ne gideceğimizi anladım.

Ama benim bu heyet arasında işim ne idi? Buna aklımı erdiremiyordum. Bittabi soramıyordum da.. Bes-belli kalabalık etmem için beni yanlarına almış-lardı. Teşrifat memurları hem kuş, hem deve kabi-linden kimselerdi. Sadaret kadrosunda kayıtlı idiler ve oradan maaş alırlardı, fakat çok sayıda vazife görürlerdi. İhtimal böyle birini, doğrudan doğruya saraya mensup herhangi bir memura tercih et-mişlerdi.
Rumeli kıyısını, Hisara kadar takip ettikten sonra, karşı sahile varan çatanamız, Beylerbeyi Sarayı’nın rıh-tımına bir çırpıda yanaştı. Bizi bekliyorlarmış. Eski Padişah’ın muhafızlarından Miralay Rasim Bey ta-rafından karşılandık ve doğru içeriye alındık. Talat Bey sordu:
-Haberleri var değil mi?
-Evet beyefendi, yukarıya buyurun ben geldiğinizi arz edeyim.
Merdivenleri çıktık. Deniz üzerinde bir odaya alındık ve ayakta beklemeye koyulduk. Burası sade, fakat te-miz ve güzel döşenmiş bir odaydı. İstorları yere ka-dar indirilmiş  pencereden içeriye yine de bol ışık giriyordu.
Kızlarağası kapının önünde duruyor, Talat Beyler ortada, yavaş sesle konuşmaya devam ediyorlardı. Ben du-var dibine çekilmiş, heyecanımı zapta çalışıyordum.
On dakikalık bir zaman geçti. Yavaşça aralanan bir kapıdan içeriye, bu milletin otuz üç yıl encamına hükmetmiş olan, Abdülhamidi Sani ağır adımlarla gir-di. Yalnızdı. Kulaklarına kadar geçmiş koyu renk fesinin altında, tepeden tırnağa mermerden bir heykel gibi bembeyazdı. Saçları, sakalı, sakosu, tekmil düğmeleri kapalı yüksek yakalı ceketi, pantolonu ve ayakkabıları, hepsi bembeyaz… Sırtı hafif kamburlaşmıştı. Gözleri pek canlı idi. Hepimizi çe-nesi hizasından alnına kadar kısa temennalarla ayrı ayrı selamladı; yerden mukabele ettik. Talat Bey bizleri takdim etti. İsim ve sıfatlarımız söy-lenirken bunlara fazla ehemmiyet vermiyormuş gi-bi davrandı ve Fahreddin Ağa ile görüştü. Ne de-diklerini işitmedim.
Derken Başmabeyinci Selamı Şahane’yi tebliğ etti ve sözü tekrardan Dahiliye Nazırı’na bıraktı. Hepimiz hu-zurunda elpençe divan durarak dizilmiştik. Talat Bey, uzun uzun ve pek hürmetkar bir ifade ile önce vaziyeti anlattı ve lakırdıyı döndürüp dolaştırarak asıl ziyaretmizin sebebine intikal ettirdi. Hulaseten şöyle diyordu:
-Acil bir tehlike arzetmemekle beraber vaziyet çok ciddidir. Düşman denizden ve karadan Çanakkale’yi zorluyor. Şiddetli müdafaaya rağmen, Allah göstermesin boğazı geçecek olursa, Padişah, hükümet ve Hanedanı Saltanat esarete düşerek elim bir mu-salehaya mecbur olmamak için, gerek Zatı Şahane ve gerek Meclis ve Hükümet karar vermiştir. Ana-dolu’ya geçip harbe oradan devama… Hatta Zatı Şa-hane için Konya’da Çelebi Efendinin konağı tahliye olunmuştur. Korkulan vaziyet maazallah olacak oluverirse, Zatı Hümayunları’nın hangi şe-hirde ikamet buyurmak istiyeceklerini, Biraderi Şa-haneleri tarafından öğrenmeye memur edildik. Emir ve iradelerine muntazırız.
Hakanı Sabık, Dahiliye Nazırı’nı sonuna kadar dinledi. O susunca keskin nazarlarını hepimizin üzerinde ayrı ayrı gezdirdikten sonra dedi ki:
‘-Şevketli Biraderim’in haki payi şahanelerine arzı ubu-diyet ederim. Endişeleri tamamiyle gayrı varittir. Eğer dokunulmamış ise, Çanakkale’yi ben zama-nında fevkalade tahkim eylemiştim. Oradan hiçbir donanmanın geçmesi kabil değildir. Amma farzı muhal olarak öyle bir felaket başa geldiği takdirde, Hakan’ın yapacağı şey, tacını tebaasını terk ile kaçma zilletini işlemek değil, eyvanı payitahtının taşları altında canını feda etmektir. Hazreti Fatih bu beldeyi küffar elinden fethettiği zaman, Bizans İmparatoru Konstantin kaçmayıp, harp ede ede, yıkılan kalelerin altında can vermek kahramanlığını göstermiştir. Biz Fatih’in soyu, Konstantin’-den aşağı kalamayız. Zatı Şahane’ye böylece arz edin! Müsterih olsunlar ve ezeli iradeye boyun eğsinler. Şuradan şuraya kımıldamasınlar! Düş-man buraya giremez. Bana gelince, ben artık bir yere gitmem. Yegane arzum burada ölmektir. Bira-derimden ve Hükümeti Seniye’den bu arzuma yar-dımcı olmalarını dilerim!’
Ve herhangi bir cevaba meydan vermeden, yine kısa te-mennalarla bizi selamlayarak döndü, çıktı gitti.
Saray merdivenlerini kös kös inerken rıhtımda bekleyen çatanaya tekrar bindik. Dolmabahçe’ye yöneldik.
Yolda düşüncelere dalmış gibi görünen Talat Bey, bir ara-lık bizden yana dönerek, ‘Aldık mı ağzımızın payı-nı?’ mealine bir söz söyledi.
Beşinci Mehmed’e ne dediler, mülakatımızı nasıl nakletti-ler, orasını bilmiyorum. Tek bildiğim varsa, o da bu hadisenin üzerine Padişah’ın da, Hükümet’in de  Anadolu’ya göç etmekten vazgeçtikleri ve Çanak-kale’nin de düşmanları geçirmemiş olduğudur.
33 yıl Osmanlı mülkünü idare etmiş olan bu tedbirli Sul- tan’ın, kararlı ve isabetli davranışıdır ki, Çanak-kale Boğazı’nın geçileceği ihtimaline kanaat ge-tiren İttihat ve Terakki iktidarını da, bu riskli karardan vazgeçirmişti.” 19
Gerçekten de Çanakkale Cihadı’nın o kritik günlerinde İstanbul boşaltılıp, başkent Eskişehir’e taşınsa idi, askerlerimi-zin bozulacak olan maneviyatı, direnmelerine engel olacak ve herşey baştan bitmiş olacaktı.
Bu defa Cenabı Allah Cihad eden kullarına, II. Abdülha-mid Han’ın diliyle yardım ediyor, nusretini gönderiyordu.
Şimdi de, İstanbul’un boşaltılması kararı hakkında İngiliz kaynaklarına bir göz atalım:
“Türkler İstanbul’u terketmiş olsaydılar harbe devam edemezlerdi. Çünkü  Türklerin  biricik silah ve mü-himmat fabrikaları Payitaht’ta olup bunları donanma tahrip edecek ve Almanya’dan materyal tedariki mümkün olmayacaktı.” 20
Sultan Mehmet Reşad’dan sonra tahta geçmiş olan Sultan Vahiduddin, Times gazetesine verdiği bir beyanatta  bu konuda şöyle diyor:
“Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi adeta bir kaza neti-cesidir. Eğer siyasi vaziyetimiz ile coğrafi konumumuz, ayrıca milli menfaatlerimiz dikkate alınsa idi, vuku bulan teşebbüsün asla akla uygun olmadığı anlaşılırdı. Üzülerek ifade edeyim ki, o zamanki hü-kümetin basiretsizliği bizi bu badireye sürükledi ve felaketimize sebep oldu.
Öyle dehşetli zamanlar oldu ki, mesela düşmanların Ça- nakkale’ye hücumları, devleti adeta boğazından yakalayıp felaket denizine sürüklediğine ve boğaz istihkamlarının şiddetli bombardımanlara dayanamayacağına, hükümetçe kanaat edildiğinden, eski ve yeni padişahların ve hükümetin, Eskişehir’e nak-li  kararlaştırıldı. Allah’ın yardımı ile hücumlar def edildiğinden ve boğaza girmek isteyen düşman zırhlılarından dördü batırıldığından bu nakilden vazgeçildi.” 21

TOP