KARDEŞLİK HUKUKUNUN ÖTESİNDEKİ İLİŞKİLER

 


Danışmanlarından Ahmet Sever, geçenlerde Cumhurbaşkanı’nın ikinci kez adaylığının Akparti tarafından engellenmeye çalışılmasından dolayı Sayın Abdullah Gül’ün çok üzüldüğünü açıklamıştı.

Bu söz üzerine birçok polemik yaşandıktan sonra Cumhurbaşkanı Gül şöyle demişti:

“Tayyip Bey’le ilişkimiz kardeşlik hukukunun ötesindedir. Cumhurbaşkanlığı seçimine daha 2 yıl var. Zamanı gelince oturur konuşur, en doğru sonuca varırız…”

Acaba kardeşlik hukukunun ötesinde bir ilişki, nasıl bir ilişkidir? Her iki Türk büyüğü ile ilgili yaşadığım, ya da yakinen bildiğim bazı olayları hatırlayarak zihnimde bir cevap bulmaya çalışacağım.

Ne günlerdi… 12 Eylül’ün mütekebbir generalleri siyaseti ve siyasetçiyi öyle bir kötülemişler ki, toplum siyasetçileri çanağı pisleten insanlar diye algılıyordu. Maddi ya da manevi destek bir tarafa siyasetçiler neredeyse linç edilmeye müstahak insanlar olarak kabul ediliyordu. Refah Partisi’nin İstanbul İl Yönetim Kurulu üyeleri olan birkaç kişi, başta İl Başkanımız Tayyip Bey olmak üzere o mahrumiyet şartları içinde “Hakk’ı temsil etmeye” çalışıyorduk. Destek yok, imkan yok, mekan yok, para yok. Ama iman var, azim var, gayret var, kardeşlik var, fedakarlık var. Yasaklı olan Liderimiz Erbakan’ı yaşayan bir evliya olarak, yılda bir ziyaret eder gayret ve inancımızı tazeler, aldığımız emirlerini uygulamaya çalışırdık. Kardeşliğimiz “Ensar-Muhacir” kardeşliğinden örneklenirdi. 5 kuruşu 30 a böler birbirimize ikram ederdik. Zeytin peynirle günlerimiz geçerdi. Hafta sonu, bayram, gece ya da gündüz mefhumumuz olmaksızın çalışırdık. Kendimizin ve etrafımızın zekat ve sadakalarımızı imkanı ve geliri olmayan başkan ve üyelerimizle paylaşırdık. Kardeşliğimiz evdeki fertlerimizden, eşimizden, çocuğumuzdan, işimizden daha önce gelirdi. Birbirimize hep nasihat ederdik. Hakkı ve Sabrı tavsiye eden ayetlerin gereğini yapardık. İşi ve sigortası olmayan başkanımızı kendi cebimizden kendi işyerlerimizde sigortalı gösterirdik, gözümüz gibi korurduk. Arabalarımızı tahsis ederdik başkanımıza. Biz yaya kalıyor muşuz, olsun, başkanımız rahat etsin. Bazı başarılardan sonra onu tebrik edenlere başkanımız hep derdi ki:

-Liderimiz Erbakan’dır. Biz onun kara tırnağı bile olamayız!..

“Refah Gelecek Zulüm Bitecek”ti! Avrupa Birliği’ne girilmesini biz önleyecektik. Amerika büyük şeytandı. Avrupa Haçlı zihniyetini temsil ederdi. İslam Birliği’ni mutlaka kuracaktık. Faizi mutlaka kaldıracaktık. Komünizm nasıl bir tehlike ise kapitalizm ondan beter bir tehlike idi.Tek vücuttuk. Birbirimizle istişare etmeden adım atmazdık. Hep Liderimizden ışık alır, İstanbulumuzda Hakk’ı temsil ederdik. O zamanın süper partisi Anap’tan parlak teklifler gelir, elimizin tersiyle itelerdik. Allah’a dua ederdik, ayağımızı kaydırmasın diye. Muhafazakar gibi gözüküp de bize destek olmak bir tarafa, kapıdan kovan zenginlere islah olmaları için dua ederdik. Çalışmalarımızdan verim aldığımızda kardeşçe sevinir, ters gittiğinde de beraberce üzülür ağlardık.

Sebeplere tevessül ettiğimizden olmalı ki, Allah yardım etti, İstanbul’da güzide bir teşkilat kurduk. 150 bin mensubumuz parti bağları ile değil kardeşlik bağları ile birbirine bağlıydı. Genel Başkanlığımızdan, ya da İstanbul İl Başkanlığımızdan gelecek bir tek cümlelik emirle toplanıp çalışacak, ya da verilecek görevi yapacak bir teşkilatımız vardı. Liderimizin onayı ile başkanımızı aday gösterip Allah’ın yardımı, kardeşçe çalışmanın semeresi olarak İstanbul Belediyesi’ni ve birçok başka belediyeleri kazandık. Başkanımızı yüzbinlerce teşkilat mensubu kardeşler olarak beraberce götürüp yeni makamına oturttuk. O gün yaptığımız istişare sonunda grevdeki işçi ve memurların engellemesine rağmen, kardeşlik hukukumuza dayanarak tüm teşkilatlarımızı seferber ederek, 100 binden fazla kişi ile bir gecede İstanbul’u çöp dağlarından temizledik. Araçlarımızın yakılmasına, kardeşlerimizin kurşunlanmasına, ya da dövülmesine aldırmadan. Vanaların başına emin kişileri oturtarak belediyeyi düzene soktuk. Herbir teşkilat mensubumuz gönüllü belediyeci oluvermişti.  Rüşvet yolsuzluk dibe vurmuştu. İlk bir yıl Allah’ın yardımı ve teşkilatımızın dua ve desteği ile büyük atılımlar yapıldı. Allah’ın bedeva ikram ettiği yağmur sularını satıp hizmete çeviriyorduk. Kardeşlik hukuku tıkır tıkır işliyordu.

Nasıl oldu neden oldu bilemiyorduk  Bir şeyler tersine dönmeye başlamıştı. Yokluk yıllarımızda bizi kapısından kovan iş adamları, makama dadanmışlardı.  Parti çalışmalarımızda bize atmadığı çelme kalmayan kişiler belediye birimlerinde yönetici oluyorlardı. Şöhretler gelip gidiyorlardı. Önce günlük, arkasından haftalık istişarelerimizi yapamaz olmuştuk. Çünkü başkanımızın hep yüksek tabakadan ziyaretçileri vardı. Daha sonra yanına randevu ile girer olduk, şöhretler rahat giriyor olmalarına rağmen. Daha sonra randevu da alamaz olduk. Ama başkanımızın etrafı tanımadığımız, kelli felli, eli bond çantalı, çelik zırhlı lüks araçlardan inen, bazen de Türkçe bile bilmeyen adamlarla dolup taşmaya başlamıştı. Yeni ilişki türleri gelişiyordu. Kardeşlikten öte. Seneler sonra anladık ki “Cesaret ödülleri” alacağı çevrelerle altyapı çalışmaları yapılıyormuş. Kardeşleri ile ilişkiler koparıldı, istişare bile etmek lüzumunu görmedi. Hatta Liderimiz Erbakan Hocamız Belediye’yi ziyarete gelmeye karar verdiğinde, onu içeri sokup sokmama alternatifini bile tartışmışlar.

Kardeşlik hukuku bitmişti. Sadece bizle değil, İstanbul’daki 150 bin kişilik teşkilat mensubu ile de. Yeni çevresi ile “Kardeşlik Hukuku’nun ötesinde bir hukuk” gelişmişti. Bu hukukun temeli yıllarca süren ve bizi bir yere getiren hukukun temellerine hiç benzemiyordu. Ben yaşadığım olayların satırbaşlarını yazdım. Başka çok şeylerin de olmuş olduğu malumdur. Hatırladığım kadarıyla öteki hukuk böyle oluştu “Tayyip Bey”de.

İşte bu kardeşlik hukukunun ötesinde kardeşlerin sırtına basarak girişilen ilişkilerle Türkiye bu günlere geldi: Vahşi kapitalizmin şahlanması, zinanın ve domuz etinin serbest bırakılması, faizin çağın realitesi sayılması, yıllık 30-60 milyar dolarlık faiz ödemeleri, iç ve dış borcun kat kat fırlaması, ülke değerlerinin, tesislerinin ve arazilerinin yarın bize hançerini dayaması muhtemel olanlara satılması, her şeylerimizin dış borç ve faize yatırılması, ülkemize yabancı asker sokacak olan tezkerelere evet dedirtilmeye çalışılması, memur maaşlarının ödenebilmesinin bile bu tezkereye bağlanması, başarılamayınca da sınırların, limanların, havaalanlarının, hava koridorlarının açılarak, askeri üslerden her biri komşularımıza öldürücü ve yıkıcı binlerce sortinin yapılmasına izin verilmesine, zalime engel olmaya çalışılacağı yerde, onlara dua edilmesine, milyonlarca ölüye, yüzbinlerce tecavüze, onmilyonlarca yetim ve öksüze, sıfır sorunlu komşulardan sıfır komşulara, Kıbrıs’ın evet-hayır oyunu ile masaya sürülmesine, etrafımızı saran Haçlı ordularına, destek verilen bombardıman ve katliamlara, yağmalanan trilyonla servet ve sermayelere, mahvolan tarihi eserlere, daha nelere nelere!.. İşin acı tarafı da bütün bu olumsuzluklar yandaş medyaca olumlu boya ile boyanıyor olması.

Kardeşlik hukukunun ötesinde kurulan ilişkilerle gelinen seviye budur.

Sayın Cumhurbaşkanı’na gelince:

Kardeşlik hukuku çerçevesinde banka uzmanlığından Milletvekilliğine, Refah Partisi gurup Başkanvekilliği’nden Genel Başkan Yardımcılığı’na, Dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanlığı’na uzanan hızlı bir tırmanış. Kardeşlik hukuku ile önünü devamlı açan Lider Erbakan’ın bir gün:

-Bizim partimizdeki kardeşlik hukukunun temelinde “Tekke Adabı” vardır. Asıl kurucumuz Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin odasının duvarında ölünceye kadar hep “Edep Yahu” levhası vardı. Abdullah Bey, yersiz ve erken çıkışınız bu edebe aykırıdır.

Demek zorunda kaldığı, kardeşlik hukuku içinde, başkalarıyla   kardeşlikten öte ilişkilerin kurulması konusunda en bariz örneklerini vermiştir.

Şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşınca bu kardeşlikten öte ilişki söylemi tekrar gündeme getirilmiştir.

Bu iki büyüğümüz bana göre gerçekten “kardeşlik hukukundan öte ilişkileri” en iyi bilen ve uygulayan kişilerdir. Bir araya geldiklerinde ortak bir noktada buluşacaklarından kimsenin şüphesi olmamalıdır. Şunu da gözden ırak tutmamamız gerekir ki, bu özel ilişkinin, bu büyüklerimizden birinin elindekilerin tamamen alınması şeklinde bir sonucu asla olmayacaktır. Bu sözler bir elense ve yoklamadır. Beni unutamazsınız, demektir. Bu sebeple diyorum ki aralarında bir denge kurulacaktır.

Duamız odur ki Rabbımız ayağımızı sabit, bastığımız yeri de sağlam kılsın! Allah’ım bizleri yakmasın!..


İnsan yakan üç ET;

ŞöhrET, servET, şehvET.

Rabbım bizi hıfz ET!..



Ekrem Şama

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

TOP