SULTAN ABDÜLAZİZ HAN VE RÜYASI

 

ONU TANIYALIM
 
2.Mahmud Han’ın 2.oğlu olup 1830 yılında dünyaya gelmiştir. Annesi ise, halen yaşayan eserleri ile gönüllere taht kurmuş olan büyük Osmanlı kadını Pertevniyal Valide Sultan’dır.
Ağabeyi Sultan Abdülmecit Han’ın uzun sayılabilecek saltanat yıllarında, kendini hem ilim, hem devlet idaresi, diplomasi; hem de spor ve atıcılık yönünden yetiştirmiştir.
Çocukluğundan tahta geçeceği 1861 yılına kadar, adeta halkın içinde büyüdü ve kendini geliştirdi diyebiliriz. Kendinden önceki şehzadeler gibi saraya kapanıp orada gelişme göstermek yerine, halkın arasına girerek onlarla beraber olmuş, aralarına karışmıştır. Bu durum ileride tahta cülus ettiğinde kendisine halkın dertlerini daha iyi tanıyıp, onlarla beraber düşünme açısından büyük avantaj sağlamıştır.
Arap dili ve edebiyatı ile şeriata ait ilimleri mükemmel bir şekilde tahsil ettiği gibi, musiki dersleri de almıştır. Böylece hem güfte yazarlığı, hem de bunları bestelemek suretiyle musiki dünyasına önemli eserler kazandırmıştır.
Yaratılış itibarıyla iri yarı bir yapıya sahip olan Abdülaziz Han, yaptığı idman ve spor sayesinde bu vücudu terbiye etmiş, bir sportmen olacak şekilde geliştirmiş, güçlü kuvvetli silahşör bir kişi idi. Her türden savaş aletini maharetle kullanmayı öğrendiği gibi, çok iyi bir binici, yüzücü, avcı ve güreşçi olarak nam salmayı başarmıştır. Tantanalı hayatı hiç sevmemiş, hep sade yaşamayı tercih etmiştir. Dini hayata önem veriyor, ibadetlerini aksatmıyor, halkla iç içe olan bu tür yaşantısını sürdürüyordu.
 Ağabeyi Sultan Abdülmecit Han’ın vefatı üzerine, 32. yaşının içindeyken 1861 yılında tahta geçtiği zaman, halk kendisini çok iyi tanıyor, aralarından biri olduğundan sevinç duyuyordu. Sportmen, bilgili, sevecen ve cengaver bir insanın padişah olmasından dolayı çok memnun olmuştu. Ancak zevk ve safaya alışmış, debdebeli bir hayat sürmekte olan devlet ileri gelenleri ise bu işten dolayı pek memnun olmuşa benzemiyorlardı. Onlar Abdülaziz Han yerine, Şehzade Murad’ı tercih ediyorlardı. Zira Murad batılı tarzı benimsemiş, hatta mason localarına kaydolmuş, içki ve alemi seven, etrafındakilerin yönlendirmesine göre hareket edebilen bir kişi idi. Ama tahtın meşru varisi Sultan Abdülaziz Han idi. 32. Osmanlı Padişahı olarak 32 yaşında tahta cülus etti.
Merhum ağabeyi Sultan Abdülmecit Han, şehzadeliği sırasında kendisine nasıl baktı ve serbest olarak yetiştirdi ise, O da tahta geçtiğinde diğer şehzadelere öyle davrandı. Onlara serbestçe hayatlarını sürdürmelerini, Cuma namazlarını diledikleri camilerde diledikleri kişilerle kılabileceklerini ve kendilerine her türlü imkanları ile destek vereceğini ifade etti. Hatta kendisinin tahta geçmesiyle veliahd durumuna gelen küçük kardeşi Şehzade Murad’a şunları söyledi:
-Benden sonra bu tahta sen geçeceksin. Çalışıp kesbi terbiye ve malumat etmelisin!
Oğlu, 5 yaşındaki Yusuf İzzettin Efendiyi de, diğer şehzadelere emanet etmiş, onun da yetişmesinde katkı sağlamalarını istemiştir.
Abdülaziz Han, gayet dindarane ve intizamlı bir hayat süren dürüst bir insandı. Hayatı boyunca su yerine zemzem içecek kadar takva sahibi idi. Hatta Avrupa’ya seyahate gittiği zaman, abdest suyunu beraberinde götürdüğü rivayet edilir. Muntazaman namaz kılar ve çok çok Kur’anı Kerim okurdu. Caniyane bir surette katledildiği zaman, odasındaki küçük masanın üzerinde, Surei Yusuf açık olduğu halde bir Kuranı Kerim bulunmuştu. Onun kanlarının bulaştığı bu Kuranı Kerim, halen Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmektedir.
Allah ve Peygamber isimleri anıldığı anda derhal toparlanır, hürmetkar bir duruş sergilerdi. Bir gün hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatarken Sultan Abdülaziz Han’a:
-Medinei Münevvere halkından bir dilekçe var!
Denildiğinde yaverlerine:
-Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasulü’ne komşu olanların talebleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugayir bir şekilde dinlenmez!..
Diyerek Medine’ye ve Hazreti Peygamber’e olan muhabbet ve saygısını güzel bir şekilde göstermiştir.
Her Medinei Münevvere postası geldiğinde abdest tazeler, mektupları “Bunlarda Medinei Münevvere'nin tozu var!” diye öpüp alnına götürür, ondan sonra başkatibe uzatır ve okuttururdu.

OSMANLI’NIN GENEL DURUMU

Abdülaziz Han’ın tahta geçtiği yıllarda Osmanlı yıkılış sürecine girmişti. Girmişti ama, hala dünyada hatırı sayılır güçlü devletlerden biri olarak yerini koruyordu.
Onun saltanatından önceki yıllarda “Gülhane Hattı Hümayunu” ve "Islahat Fermanı" ile batı taklitçiliği yolu açılmış ve bu istikamette atılan adımlar, halkın ruhunda devlete karşı ilk küskünlük tohumlarını filizlendirmeye başlamıştı. Sultan 2. Mahmud Han ve ondan sonra tahta çıkan Sultan Abdülmecid Han, bu yolda yürümüş, ananevi ordu şeklimiz olan yeniçeriliğin kaldırılmasından, cenazelerin bando mızıkayla defnine kadar çeşitli değişiklik hareketleriyle devletin halkına yabancılaşması ve şeriat hükümlerinden uzaklaşılır gibi olunmaya başlanması çığırını açmışlardı. Halk küskün; insanlar, batı aleminin kaydettiği terakki karşısında şaşkın ve tereddütlü idi. İslam’ın düşmanları ise, batı ile aramızda oluşan sanayileşmişlik farkının vebalini, İslam Dini’nin hükümlerine yüklemek için sinsi bir propaganda faaliyetine girişmiş bulunuyordu. 
Halbuki Avrupa’daki sanayileşme,Hıristiyanlığın veya ona dayanan usul, erkan ve kültürün mahsulü değildi. Bu keyfiyet, Amerika’nın keşfi ve buradan sömürü yoluyla büyük bir servet elde edilmesi, Afrika’daki zenci yurtlarının yağmalanıp servetlerinin Avrupa’ya transferi, buharlı geminin icadıyla uzak diyarların zenginlik kaynaklarının batıya akıtılması, bu suretle baharat, ipekli kumaşlar gibi uzak şark mallarının batıya intikaliyle ticaret yollarının değişmiş bulunması ve başta Afrika ve Amerika’da olmak üzere, yerli halkın katliama uğratılarak servetlerinin yağmalanıp istif edilmesi gibi olayların neticesinde Avrupa’da bir sanayi devrimi vücuda gelmesi gibi büsbütün başka ve sırf iktisadi ve haram servet şişkinliği gibi sebeplerin eseriydi. Hal böyleyken, düşmanlarımız iki alem arasındaki farkı, yanlış bir tevil, tefsir ve telkin ile bizi kendi dünya görüşümüzden, ictimai nizamımızdan ve İslami olan hayat tarzımızdan uzaklaştırmaya başladılar. Bu yanlış yolu, bize kasden doğru gösterip kalkınma için yegane çare imiş gibi göstermeye kalkıştılar. Bu telkin, başta devrin paşaları olmak üzere padişahları bile tesiri altına alacak bir yaygınlık kazandı.
Abdülaziz Han tahta çıktığı zaman, batılılarca adeta büyülenmiş ve onların siyasi emellerine tabi bir hale gelmiş bulunan ve kendilerine Jön Türk (Genç Türk) denilen insanlar elinde devletin içten çökertilme faaliyetinin doruğa ulaştığı bir devredir. Bunlar ekseriyetle Fransa’da tahsil görmüş ve orada hususi bir şekilde misyonerler tarafından sinsice yetiştirilmiş, İstanbul’a kalbleri Fransız, fakat üniformaları Osmanlı olarak dönmüş kimselerdi. Sanki devletin içinde batının gönüllü askerleri olmuşlardı.
Memleket, dıştan maddi istilaya uğrarken, içten de manevi bir tahribata maruz bırakılıyordu. Tanzimat Fermanı ile misyonerlik faaliyetleri artmış, başta Ermeniler, Rumlar, Sırplar ve Hırvatlar olmak üzere, Hıristiyan azınlıklar üstündeki tahrikler çoğalmıştı. Mesela Harput bölgesinde altmışiki misyoner merkezi açılmış, yirmibir kilise yapılmıştı. Tıpkı günümüzde İslam Medeniyeti’nin yenilmiş olduğu psikolojisine girerek, ne pahasına olursa olsun, batı dünyası ile entegre olmamız, hatta Avrupa ile bütünleşerek tek devlet olmamız gerektiğine milletimizi inandırdıkları, desteğini aldıkları gibi. Bu yolda atılan adımlarda milletimizin mensup olduğu medeniyet geleneğini yok farzetmek ve hatta aşağılamak, tek kurtuluşun batının kapitalist temelli sömürüye dayalı medeniyetinde olduğunun propagandasının yapılması ve bu yönde icraatlara girişilmesi gibi.
Ne dersiniz, tarih tekerrür mü ediyor acaba? Yoksa ders alınmadığı için hatalar mı tekerrür ediyor da, tarihi tekerrür ettiriyor.
Konumuza dönüyoruz:
Yine Abdülaziz Han’ın tahta oturduğu yıllarda, lisan öğretmek gayesi ile Anadolu’nun her tarafında, aslında birer misyonerlik karargahı olan birçok mektepler açılmıştı. Bu faaliyetlerin en yoğun görüldüğü yabancı okullar arasında, Gaziantep’teki Antep, Merzifon’daki Anadolu ve İstanbul’daki Robert Koleji başta gelir. Bu okulların bazılarına ise, hiç Türk talebe alınmamıştır. Okul müdüriyetlerine papazlar tayin edilmiştir.
Diğer taraftan 1826 yılında yeniçeriliğin kaldırılması ile geleneksel ordu nizamı bozulduğundan, iki yıl sonra Ruslar’ın onbeş bin kişi gibi cüzi bir kuvvetle Edirne’ye sarkabilmeleri, 1829 yılında Yunanistan’ın kuruluşu oldu bittisi ile karşılaşılması, 1832 yılında bir Osmanlı valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kurduğu Mısır ordusunun, Kütahya’ya kadar gelebilmesi ve asırlardan beridir kimseden yardım istememiş bir devletin, bu durum karşısında Rusya’dan yardım istemek zorunda kalması, Milli gururu rencide etmiş, vicdanlar rahatsız olmuştu.
2.Mahmud Han ile Halefi Sultan Abdülmecid Han da, etraflarının telkinleri ile aynı batı taklitçiliği yolunda yürümüşlerdi. Bunların arkasından gelen Sultan Abdülaziz Han ise; cesur, hamleli, fikren ve ruhen sağlam bir Padişah olarak halkın ruhunda birikmiş olan üzüntüleri, kısa zamanda sevince çevirmiş, Osmanlı’nın parlak günlerinin artık geri geleceği ümitlerinin belirmesine sebep olmuştu. Pehlivan yapılı vücudu da, bu hissi takviye ediyordu. Gerçekten düşmanlarına karşı harbi göze almaktan çekinmeyen, bu maksatla ordu ve donanmayı dünyanın en ileri seviyesine çıkarmaya çalışan Sultan Abdülaziz Han’ın devri, Tanzimat’la başlayan yılgınlıktan milletçe silkinip doğrulma sürecinin bir başlangıcı olmuştu. Onun faaliyetlerinin ana hedefi, Tanzimat'la açılmış bulunan batılılaşma hareketlerini durdurarak, kendi Milli ve Dini hüviyetine sadık kalmak ve bu yolda ilerlemekti. Lakin kendisinden önceki yıllarda bu kendinden kaçış, o dereceye varmıştı ki, Fransız Medeni Kanunu aynen tercüme edilip alınarak, Müslüman tebaya tatbik edilmeye niyet edilmesi gibi büyük yanlışlıklar yapılmaya bile teşebbüs edilmişti.
Sultan Abdülaziz Han, bu cinayet derecesinde vahim olan hareketi, devrinin büyük ilim adamı ve tarihçi olan Ahmed Cevdet Paşa ile elele vererek, İslam hukukundan yapılmış bir medeni kanun demek olan Mecelleyi Ahkamı Adliyye'yi kısaca "Mecelle" denilen büyük kanun metnini ortaya çıkararak önlemiştir.
 Zamanının bütün silahlarını en iyi bir şekilde kullanmayı öğrenmiş olan Sultan Abdülaziz Han, dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi olmaya çalışıyordu.
Osmanlı Devleti'nin durumu son derece karışık idi. Mali sıkıntı son haddindeydi. Karadağ'da çıkan isyan, Sırplar'la savaşa yol açabilecek durumda idi. Avrupa devletleri bu hali fırsat bilerek, aracılık tekliflerini arttırıyorlardı. Zira Sultan'ın Tanzimat'tan vazgeçmesinden endişe duyuyorlardı. Böyle bir durumun meydana gelmesi Osmanlı içine sızmış bulunan faaliyet kollarının felç olması sonucunu doğuracaktı.
İşte bu kritik ortamda Sultan Abdülmecid Han'ın ölümü üzerine 1861 tarihinde Sultan Abdülaziz Han tahta çıktı.
 
NELER YAPTI?

Tahta çıkar çıkmaz hemen ilk günlerinde bir Hattı Hümayun yayınladı. Şöyle diyordu:
"Devletin maddi gücünün artırılması ve halkın hayat seviyesinin yükseltilmesinden başka maksadımız yoktur. Devlet malının telef edilmemesi ve israfdan korunması şarttır. Müslim ve gayri müslim ayırd etmeksizin memleketimizde yaşayan herkes, dinimizin emirleri çerçevesinde adaletle yönetilecek ve hepsi adalet önünde eşit muamele görecektir.
Yüce devletimizin istiklalinin devam etmesi ve halkın refah içinde yaşaması, en büyük gayemizdir. Cenabı Hakk, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem hürmetine cümlemizi muvaffak eylesin!"
Bu ferman ile hem halka esas gayeyi izah etmek, hem de batılı devletlerin Sultan hakkında duydukları “Batılılaşma hareketlerinden geri çark mı ediliyor?” endişelerini yumuşatmak gayesi güdülmüştü.
Sultan, israfa karşı, kendinden ve saraydan başlayarak tedbirler aldı. Devletin mali durumunu düzeltmeye başladı.
Sultan Abdülaziz Han, gayet ileri görüşlü bir Padişahtı. Belgrad, İstanbul, Bağdad ve Kahire’yi elimizde bulundurmadıkça cihan siyasetinde asla büyük bir rol oynayamayacağımızı söylerdi. 
Halifei Müslimin sıfatı sebebiyle Sultan Abdülaziz Han’ın ilgi alanı içinde tüm İslam dünyası vardı. Bu maksatla İran ve Türkistan’da Müslüman Türk unsurlar için Türkçe eğitim yapan mekteplerin açılmasına sebep olmuştur. Donanmasının Kızıldeniz’deki bölümü, Endonezya’yı bombalayıp ezmeye gitmek isteyen İngiliz donanmasının önünü kesmiş, onu geri dönmeye mecbur bırakmıştı. Gerçekten de denizciliğe o kadar ehemmiyet vermişti ki, onun zamanında Fransız gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakıyetle tamirinden dolayı Fransa Devlet Başkanı, kendisine bir teşekkür mektubu göndermişti.
 Bu durum, Osmanlı’nın hasta adam diye ifadelendirildiği bir devirde bile, gösterdiği kudret ve muvaffakıyetin şahane bir misalidir. O böylece hala "Devleti Ebed Müddet" diye isimlendirilmeye layık bir devlet olduğunu göstermişti.
Sultan Abdülaziz Han’ın saltanat yıllarında, otuz sene müddetle Ruslar'a karşı şanlı bir mücadele vermiş olan büyük mücahid Kafkas Kartalı Şeyh Şamil, Hacc’a gitmek için önce İstanbul’a, Halife’yi ziyarete gelmişti. Sultan, sarayda birçok hazırlıklar yaptırmış, bütün İstanbul’u büyük bir sevinç kaplamıştı. Herkes Şeyh Şamil’i karşılamak için sahile toplanmıştı. Onu getiren vapur Dolmabahçe önünde demirlediğinde, Sultan Abdülaziz Han’ın saltanat kayıkları, İmam Şamil’i ve aile efradını saraya getirdiler. Abdülaziz Han, onu sarayın kapısında karşıladı ve büyük bir hürmetle:
-Babam kabrinden kalksaydı, ancak bu kadar sevinebilirdim!
Diyerek bir çok iltifatlarda bulundu.
Abdülaziz Han, vatan sevgisi ve millet aşkı ile yaptığı gayretleri sonunda yedi-sekiz yüz bin kişilik, son sistem silahlarla mücehhez bir kara ordusu yanında, dünyanın ikinci büyük donanmasını da ortaya çıkarmıştı. O tarihte dünya donanmaları, bugünkü hava kuvvetleri gibi süratli bir gelişme arzetmekte ve büyük bir ehemmiyet taşımaktaydı. Osmanlı donanması da bu gelişmeye ayak uydurmalı, hatta liderlik yapmalıydı. Bunun için de Haliç’te büyük bir tersane kurdurmuştu. Askeri ve sivil pek çok fabrika tesis ettirerek sanayi inkılabı yolunda da ciddi adımlar atmıştı.
 Sultan Abdülaziz Han’ın ordu ve donanmaya bu kadar ehemmiyet vermesi sebepsiz değildi. O, Rusya’yı yenersek, bu zaferin bize en az yüz sene daha münakaşasız bir surette büyük devletlerden olmak imkanını sağlayacağını söylüyor ve çoktan elden çıkmış bulunan Kırım’ı geri almak gayesini güdüyordu. Tersanelerde imalini gerçekleştirdiği yeni gemilerin bizzat resimlerini çizmesi, bu konudaki idealinin bir göstergesidir. Bu gemilerin topları da yine, tophanede kurulan modern dökümhanelerde yapılmıştır.
O, dünyada silah sanayiinde gerçekleşen gelişmeleri anında takip ediyordu.
Söz gelimi piyade tüfekleri:
Amerika’da yeni üretilen üstün özellikli Martini Henry tüfeklerinden 1000 tane getirtmiş, bunları ustalara havale edip şu talimatı vermiştir:
-Bunların benim ülkemde imalatını mutlaka gerçekleştirteceksiniz. Gerekirse hepsini sökün ve aynısını yapın. Hepsini hurdaya çıkaracağınızı bile bilseniz bunu gerçekleştirin.
Ustaların çalışmasını yakınen takip etmiştir. O kadar ki bazen gecenin bir saatinde gecelik elbiseleri ile bile olsa teftişe giderdi. Tophane’deki imalathanede bu tüfeklerin seri olarak üretimi bu şekilde gerçekleşmişti. Böylece menzili 200 metreyi geçmeyen, orduda kullanılan tüfeklerin yerine ordu bu tüfeklerle donatılmıştır ve tüfeklerin menzili yaklaşık 500 metredir.
 Daha sonra meşhur “Plevne Müdafaası” bu silahlar sayesinde gerçekleşebilmiştir.
Sultan, fevkalade hassas, intizamlı, bilgili, selim ve muhakeme sahibi bir zattı. Ressamlar dergisinde yayınlanmış olan, eliyle çizdiği gemi krokileri, onun bilgi, beceri, ideal ve muhayyilesinin genişliğini gösteren şaheser örneklerdir. Beste yapan, musikiye aşina olan, şair, sanatkar mizaçlı Sultan, bu derecede ince kalpliliğine rağmen gerektiğinde savaş yapılması ve zafer kazanılması taraftarı olan Padişah’tı. Ruhu fetih arzularıyla doluydu. Kırım’ı geri almak hayalini besliyordu. Bunun için de gerekli her türlü hazırlığı ikmal etmişti.
Memleket bir kültür erozyonu ile karşı karşıya gelmişti. Abdülmecid Han devrinden kalan bu çöküntü, Abdülaziz Han’ın direnmeleri ile asgariye inmiş, neticede bu mukavemet, onun şehadet kanlarına bürünmesine vesile olmuştur.
Tahta oturur oturmaz şunları söylemiştir:
-Biz merhum Abdülmecit biraderimiz gibi, zevk u safa ile ve kadınlarla eğlenerek vakit geçiremeyiz! Biz mühimmat ile, gemi teçhizi ile ve asker tertibi ile meşgul olmak isteriz.
İstilacı ve Osmanlı’yı hem kültür, hem de coğrafya olarak yok etmek isteyen batının ancak ve tek yol olarak kuvvetten anlayacağını her vesile ile tekrar eder, kuvvetli bir ordu ve donanma için, ne gerekirse yapmak lazım geldiğini ifade ederdi. İfade etmekle kalmamış, bu yolda büyük mesafeler de katetmiştir. Bu mesafeleri bir bir alırken, içeride halkın büyük teveccühünü kazanırken, batılılar tarafından, “Dolmabahçe’nin çılgını” olarak nitelendirilmiştir.
Şimdi tarih sırasına göre yaptıklarının bir özetini verelim:
 
İSRAFIN ÖNLENMESİ

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kendinden önceki Padişah olan Sultan Abdülmecit Han zamanında israf almış yürümüş, devlet borç batağına düşürülmüş, eğlence ve şatafatlı hayat tarzını benimseyen Padişah ve üst düzey devlet adamlarının lüzumsuz harcamaları, devleti sarsar duruma gelmişti.
Sultan Abdülaziz Han, hemen sarayda bol maaş alan lüzumsuz memurların işine son vermekle başladı. Altın, gümüş ve kıymetli madenlerden yapılmış eşyaların sarayda kullanılmasına son verdi. Hassa, yani kendine özel hazinesinin gelirlerinden üçte birini devlet hazinesine bırakacağını açıkladı ve icraatına geçti. Siyasi mahkumlar için genel af ilan etti. Rüşvetçi ve irtikapçıları sıkı takip altına aldı, bunları yakalattı ve mahkemelere sevketti. Alınan bu tedbirler biraz olsun mali durum bakımından devleti rahatlattı.

 İSYANLARIN BASTIRILMASI

 Sultan Abdülaziz Han tahta çıktığında, Rusya ve batıda Fransa’nın teşvik ve kışkırtmasıyla, Hersek ve Karadağ isyanları başlamıştı.
Denizden Adriyatik denizine ve karadan da asiler üzerine yürüyen Osmanlı kuvvetleri, asileri bozguna uğratıp asayişi tekrar sağlamaya muvaffak oldular.
Bilhassa Rusya, Slav ırkının hakim olduğu Balkanlar’dan Akdeniz’e yol açabilmek için bölgeyi kaşıyor, isyanları kışkırtıyor, Osmanlı’nın iç işlerine müdahaleden geri kalmıyordu. Hersek ve Karadağ’ın isyanlarının Osmanlı ordusunca bastırılmış olması, isyan için sırada bekleyen diğer Balkan milletlerinin kendi durumlarını gözden geçirmeleri ve beklemeye geçmeleri, sınırlı da olsa bir müddet bölgenin sükunet bulmasına sebep oldu. Romanya ve Sırbistan’da bir takım olaylar vuku buldu. Osmanlı Devleti bazı küçük tavizlerle bölgedeki varlığını korumayı başarmıştı.
Bu arada Yunanistan’ın teşvik, tahrik ve himayesi ile Osmanlı Devleti’ne bağlı Girit adasında bir takım terör olayları baş gösteriyordu. Adada bulunan Müslüman ahaliye zulüm ve baskı yapan Rum halkı, Yunanistan’a bağlanmak için oyun üstüne oyun tezgahlıyordu. Elbette batılı Hıristiyan devletler, bilhassa İngiltere, Fransa ve İtalya başta olmak üzere Rumlardan ve Yunanlılardan yana politikalarıyla Girit’i koparmaya uğraşıyorlardı.
Sultan Abdülaziz Han’ın kumandanlarından Ali Paşa Girit’e gönderildi. Kısa sürede asayiş sağlandı. 1869 yılında uluslararası bir konferansla Girit sorun olmaktan çıkarıldı. Asayiş tamamen sağlandığı gibi, Yunanistan’ın müdahalesi de önlenmiş oldu.

ORDUNUN GÜÇLENDİRİLMESİ

Sultan Abdülaziz Han’ın en büyük hizmeti, ordunun güçlendirilmesi sahasında olmuştur. Batının emperyalist devletlerinden hiçbir şekilde dost olmayacağını her vesile ile ifade eden Sultan, onların ancak ve yalnız kuvvetten anlayacaklarını biliyordu. Bunun için ordunun ve donanmanın çok güçlü olması gerektiğini tekrarlıyor ve ona göre adımlarını atıyordu.
Osmanlı Maliyesi’nin zayıflığını öne sürüp, ordunun güçlendirilmesi, yeni savaş gemilerinin alınması konusunda menfi tavırlar takınan devlet yetkililerine aldırmadan, harekete geçti. Hem savaş gemileri satın almak, hem de bu gemilerin yurtta yapılması için gerekli teknolojilerin transferi ve kurulması için olağanüstü çabalar harcadı. Buna muvaffak da oldu. Önce 20’den fazla zırhlı geminin yapımı için İngiltere’ye sipariş verdi. Bununla paralel olarak Haliç Tersanesi’nin modernizasyonuna el attı. Tersane o hale getirildi ki, dünyanın en modern ve güçlü savaş gemilerini burada inşa etmek mümkündü. Fransa’nın donanmasını oluşturan büyük savaş gemileri burada revizyona girmiş ve Osmanlı ustaları tarafından modernleştirilmiştir. Bundan dolayı Fransa bir şükran mektubu yazarak Abdülaziz Han’a göndermiştir.
Abdülaziz Han tahta oturduğunda Osmanlı donanmasında mevcut gemiler ve küçük araçlar şunlardı: 4 tane eskimiş gemi, birkaç tane ahşap fırkateyn ve korvet, birçok küçük deniz aracı… Sultan kısa sürede bu gücü 25’i zırhlı gemi olmak üzere, 180 parçalık güçlü bir filoya çıkarmayı başarmıştır. Bu donanma o günün ölçülerine göre Akdeniz’de en güçlü donanma sayılmıştır. Dünya ölçülerine vurulduğunda İngiltere’nin donanmasından sonra ikinci güçlü donanma kabul edilmiştir. Gemi adamı ve gemi ustası, teknisyen ve diğer ekipler de yetiştirilmiştir.
Ordunun teçhizatı konusunda da önemli adımlar atmıştı. Kurdurduğu silah fabrikalarında o devrin en modern piyade tüfekleri imal edilerek ordunun teçhizi sağlanmıştı. Dışarıdan da önemli miktarlarda silah ve teçhizat alınmış, Osmanlı ordusu modern bir ordu hüviyetine bürünmüş, dünyanın sayılı ordularının başında geliyordu. Bu orduyla hem batıya karşı caydırıcı güç gösterisi yapılmış, hem dahilde çıkarılmakta olan isyanlar bastırılmış, hem de Rusya’nın istila ettiği Osmanlı topraklarının geri alınabilmesinin altyapısı hazırlanmıştır.
İmal ettiği modern piyade tüfekleri, atış menzili itibarıyla çağdaşlarından daha uzun menzilli olduğundan dolayı, bir çok avantajlar sağlanmıştır.
Mesela kendinden sonra gelecek olan Sultan 2.Abdülhamid Han döneminde başlayacak olan Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Gazi Osman Paşa’nın başarıyla tarihe yazdırdığı Plevne Müdafaası’nda, zaferin kazanılmasında en önemli sebeplerden biri de, kullanılan bu tüfeklerin Rus askerindeki tüfeklere nazaran yaklaşık 300 metre daha uzun menzilli olmasıdır.
Sultan Abdülaziz Han, o devrin modern muharebe usüllerini dikkatle takip ederek gerekli tedbirleri alıyordu. Bu konuda büyük bir azim ve gayret gösteriyordu. Muhtemel ve kaçınılmaz bir Osmanlı Rus savaşında, mutlaka zafer kazanılması gerektiğini hesaplayarak tedbirler alıyordu. Onun bu düşünceleri ve gayretleri Milli, İslami iman ve düşünceye ne kadar bağlı olduğunu gösterir. O, Rusya’ya karşı kazanılacak bir savaşın, devletin ömrünü hatırı sayılır bir süre daha uzatacağını düşünmekteydi. Bunu çeşitli vesilelerle ifade etmiş bulunmaktadır. Nitekim bu ve benzeri modern silahlar ve üstün donanma Osmanlı’nın yıkılış sürecini önemli oranda uzatmıştır denilebilir. Ordunun ve donanmanın güçlenmesi ise, başta İngiltere ve Rusya’yı endişelendirmiştir. Denilebilir ki, Ordu’da yaptığı bu güçlendirme ve modernizasyon, İngiltere’nin dahilde bir takım gafil devlet adamlarıyla işbirliği içine girmesine sebep olmuş, bu durum da Sultan’ın tahttan indirilmesi ve şehit edilmesinde mühim bir rol oynamıştır.
Askeri hazırlıklar dolayısıyla devletin borcunun artmış olmasını dillerine dolayarak Sultan Abdülaziz Han’ı müsriflikle itham edenler vardır. Fakat bu doğru değildir. Zira Sultan Abdülaziz Han, askeri yatırımların pek çoğunu, başta saray mensupları olmak üzere yapılan yardımlar ile finanse etmiştir.  
                         
 MISIR ZİYARETİ

Bir Osmanlı vilayeti olmakla beraber, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyan etmesiyle vali olarak atanmasından beri, Mısır’ın özel bir statüsü vardı. Mısır Hidivliği denilen valilik, babadan oğula geçiyordu. Adeta saltanat içinde ayrı bir saltanat olarak belirlenmişti. İç işlerinde bağımsız gibi hareket etmekle beraber, Osmanlı’ya bağlılıkları dış işlerinde sürüyor, sanki imtiyazlı bir vilayet halinde varlığı devam ediyordu. Osmanlı Sultanlarının bu vilayette otoriteleri zayıflatılmıştı. Mısır valilerine Hidiv denilmekteydi.
Sultan Abdülaziz Han’ın ilk yıllarında, Mısır Hidivi İsmail Paşa, Padişah’ı ziyarete gelmişti. Padişah’ın ileri derecede iltifatına mazhar olan Hidiv İsmail Paşa, bundan çok etkilenmiş ve mukabilinde kendisini ısrarla Mısır’a davet etmişti.
Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’ı fethinden beri yaklaşık 350 yıldır, hiçbir Osmanlı Padişahı Mısır’a ayak basmamıştı.  Hidivler Mısır yönetiminde yetkilerini aşmış bile olsalar, bundan Osmanlı Sultanı’nın haberi olmuyordu. Osmanlı’nın hareket tarzları ise Mısır tarafından pek de yakından takip edilemiyordu. Mısır Hidivlerine karşı, Osmanlı ağırlığını hissettirmek, onlara bir vilayet olduklarını hatırlatmak için bu seyahat bir fırsat olabilirdi.
Sadrazam Yusuf Kamil Paşa da, bu seyahatin faydalı olacağı kanaatini açıklayınca, Mısır seyahatine karar verildi.
3 Nisan 1863 Cuma günü büyük bir merasimle Sultan Abdülaziz Han yola çıktı. Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde cuma selamlığı ve namazının arkasından, Dolmabahçe’de yapılan merasimden sonra, kıyıya yanaşan vapura binip yola çıktı. Donanmadan, yük ve yolcu gemilerinden oluşan refakatçi filo ile Mısır’a doğru hareket edildi. Beraberinde Veliahd Murad, yeğenleri Şehzade Abdülhamid ve Şehzade Reşat Efendiler de bulunuyordu. 
İstanbul’dan büyük halk yığınlarının sevgi gösterileri ve resmi merasimle, top atışlarıyla uğurlanan Sultan, Çanakkale Boğazı’nı geçerken de, halk tarafından tezahüratlarla ve top atışlarıyla selamlanmıştır.
3 gün sonra ise İskenderiye’ye çıkılmış, Mısır halkı tarafından çok coşkulu bir şekilde karşılanmıştır. Mısır Hidivi İsmail Paşa da, bu karşılamanın görkemli olması için elinden geleni yapmıştır. Daha sonra İskenderiye’den Kahire’ye geçen Padişah, halkın tezahüratları ile uğurlanıp karşılanmıştır. Mısır’da tarihi yerleri ziyaret eden Padişah mümkün mertebe halkla kucaklaşmak için sokaklara ve pazarlara çıkmış, namazı büyük cemaatlerin iştirakı ile camilerde kılmıştır.
Böylece Mısır resmi görevlileri ile halkı, kendilerinin Osmanlı’ya bağlı olduklarını bir defa daha hatırlamışlardır. Mısırlılar da Halife’yi konuk etmenin tarihi şerefine nail olmuşlardır.
Mısır seyahati dönüşünde de aynı uğurlama ve kabul törenleri ile gösteriler yapılmıştır. Padişah dönüşte Çanakkale Boğazı’nda Gelibolu’da karaya çıkmış, Rumeli Fatihi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki mezarını ziyaret ederek, adına Kur’an okutmuş ve çeşitli hayır ve tasadduk işlerini yerine getirmiştir.
Padişah’ın dönüş yolunda Sarayburnu’nu geçerken başlayan top atışları ve çeşitli resmi ve sivil gösteriler çok görkemli olmuş, bu seyahat de böylece tarih sahnesindeki yerini almıştır.
 
AVRUPA SEYAHATİ

Sultan Abdülmecit Han zamanında vuku bulan Kırım harbinde, batılı devletler Osmanlı’nın yanında Ruslara karşı savaşa girmişlerdi. Bu olayın üzerinden 10 sene gibi bir zaman geçmiş, bu devletlerin Osmanlı’ya karşı tutumlarında değişiklik hissedilmeye başlanmıştı.
Sultan Abdülaziz Han’ın devlet adamları, bilhassa Ali Paşa, bu devletlere bir dostluk gösterisinde bulunup, Kırım savaşı sırasındaki ittifakın devam etmesine katkıda bulunmayı arzuluyordu. Bu da Padişah’ın bu devletlere bir nezaket ve dostluk ziyaretinde bulunmasıyla sağlanabilirdi. Ancak o güne kadar hiçbir Osmanlı Sultanı başka bir devlete sadece nezaket maksadıyla bir ziyaret yapmamıştı. Bu olacaksa, bir ilk olacaktı. Ali Paşa’nın bir gayesi daha vardı:
 Sultan Abdülaziz Han, batı taklitçiliğini sevmiyor; öze, İslam’a dönülmesini savunuyor, bu yönde icraatlar yapıyordu. Bu seyahate razı olursa belki Padişah batılıların kaydettiği sanayileşme ve yaşayış tarzlarını görerek etkilenir, fikirlerinde ve icraatlarında değişmeler olabilirdi.
Abdülaziz Han ise, bu seyahati geleneklere uygun bulmuyordu. Bilhassa Halifei Müslimin sıfatı kendi üzerinde bulunduğuna göre, bu sıfatla batılıların ayağına gitmeyi hoş görmüyordu. Bundan dolayı pek sıcak bakmamasına rağmen Padişah bu teklife razı edildi.
Yapılan plan gereği İtalya, Fransa, İngiltere, Almanya ve Avusturya ziyaret edilecek, hem Osmanlı’nın tanıtımı, hem de dostluğun pekiştirilmesi sağlanacaktı. Fransız İmparatoru 3.Napolyon’un himayesinde, Paris’te organize edilecek olan Sanayi Fuarı bu seyahatin görünürdeki sebebi oldu.
21 Haziran 1867’de başlayan bu seyahate, Veliaht Murad, Şehzade Yusuf İzzeddin ve Şehzade Abdülhamid Efendiler de katıldılar. Hariciye Bakanı Fuad Paşa ve kalabalık diplomatik bir heyet de beraberindeydi.
Sultaniye vapuru ile yola çıkan Abdülaziz Han, tüm yiyeceğini, içeceğini, hatta kullanacağı suyunu dahi yanına aldırdı. Gerek İstanbul’dan uğurlanışında, gerek Çanakkale Boğazı’ndan geçişinde, kalabalık görkemli törenler yapılmış, top atışları eşliğinde tezahüratlar ve sevgi gösterilerinde bulunulmuştur. Ege denizinde ise karşılamaya gelen Fransız Donanması top atışları ile Sultan’ı selamlamışlar ve kumandanları huzura kabul edilmiştir.
Önce İtalya’nın Napoli kentine giden Sultan, burada üç günlük kabul ve görüşmelerden sonra, Fransa’nın Tulon Limanı’nda debdebeli bir karşılama merasimi ile karaya çıkmıştır. Saatler süren top atışları, Fransa’nın bu misafirine ne kadar önem verdiğini gösteriyordu. Halk sokaklara dökülmüş Sultan’ı görmek için birbirlerini eziyorlardı. Beraberlerinde giden seçkin heyet giyim kuşam ve davranışlarıyla Avrupalıları büyülüyordu. Mesela önden giden Bolu’lu aşçı kafilesini şehzadeler sanıp yerlere kadar eğilerek selamlamaya kalkıştıkları kayıtlıdır. Limandan sonra trenle Marsilya üzerinden Paris’e varılmıştır.
30 Haziran 1867 sabahı... Bütün Paris ayaktaydı. Sanki rüyaları gerçek oluyordu. Kırmızı beyaz çiçekler ve yeşil defne dallarıyla süslü Kraliyet Treni, saat 11’de Lyon Garı’na girdi. Başta Fransa İmparatoru 3.Napolyon olmak üzere bütün kordiplomatik temsilciler oradaydı. İmparatorun heyecanı açıkça belli oluyordu. Abdülaziz Han vakarla, yavaş yavaş trenden indi. Napolyon koşarak yaklaştı. Sultanı kucaklamak istedi. Fakat Padişah sadece el sıkışmalarına müsaade etti. Kraliyet bandosu iki ülke marşlarını çalıyordu...
Halktan tren garına girebilenler Padişah’ı çılgınca alkışlıyorlardı. Karşılamalarda Hilafet makamına saygıdan dolayı kadın görevliler yanında İmparatoriçe de bulunmamıştır. Biraz sonra süslü ve açık saltanat arabası ve öteki arabalarla, uzun bir konvoy halinde saraya hareket ettiler. Yol boyunca Parisliler, inanılmaz sevgi gösterilerinde bulunuyorlardı. Cezayir, Fas, Tunus, Libya ve bütün Afrika’dan da on binlerce Müslüman gelmişti. Halifeyi, bir kerecik olsun dünya gözüyle görebilmek için onca yol aşmışlardı. Abdülaziz Han, bilhassa bu din kardeşlerini gönülden selamlıyordu...
Yemekten önce Osmanlılar, öğle namazını kılmak istediler. Müezzini Sultani, Ezanı Muhammedi okudu. Herhalde bu sarayda ilk defa ezan okundu ve namaz kılındı. Avrupa sosyetesinin en seçkin Kontes ve Kontları, Amiral ve Generalleri, hayret dolu gözlerle, kılınan bu seferi namazı seyrettiler.
Misafirler akşama doğru ikametlerine tahsis edilen Eliza Sarayı’na geçtiler. Ertesi gün Osmanlı Sultanı, dünyada yaşayan en büyük düşmanı ile tanıştırıldı. Rus Çarı 2.Alexandr, çok merak ettiği Osmanlı Sultanı’nı görebilmek için binlerce kilometre yoldan gelmişti. Sözde Paris Fuarını bahane etmişti. Abdülaziz Han asaleti, davranış ve konuşmasıyla Çarı da tesiri altına aldı. Alexandr bir ara:
- “Devleti Aliyye” tarihteki en büyük devlettir...
Deyince, Padişah gayet sakin;
-Büyüklük ancak Allahü Teala’ya mahsustur...
Diye onu susturdu.
Sanayi sergisinin de bulunduğu Paris’te 10 gün kalınmış, çeşitli görüşmeler, kabuller ve ziyaretler yapılmış,  gerek Sultan Abdülaziz Han, gerekse Osmanlı heyeti herkesi adeta büyülemiştir. Bu arada Sultan, şerefine tertip edilen balo türü toplantılarda vakarına yakışmayacak hiçbir davranışta bulunmadığı gibi, onların yaşantılarına özendiğini gördüğü Veliahd ve şehzadeleri de uyarmaktan geri kalmamıştır. O günlerin en aktüel konusu Girit meselesi idi. Adada Rumlar, tıpkı Kıbrıs’ta bugün yaptıkları gibi, çeşitli tedhiş olayları ve sindirme hareketleri ile Türk ve Müslüman nüfus üzerinde baskılara girişiyor ve adayı Yunanistan’a bağlamaya çalışıyorlardı. İşte böyle bir baloda Fransız İmparatoru 3.Napolyon:
-Ekselans Hazretleri! Girit için en güzel çözüm yolu olarak, adanın Yunanistan'a terkini düşünseniz!..
Diye bir söz söylemişti. 
 Bu sözler padişahı hiddetlendirmiş ve tarihe geçen şu cevabı vermiştir:
“Girit için Devlet i Aliye 27 sene kan dökerek cezirei mezküreyi (o adayı) Memaliki Osmaniyye’ye ilhak eylemiş ve Girit toprağı, Osmanlı kanı ile yoğrulmuştur. Sureta hayırhahane ve manen devletimin baisi berbadisi olan şu teklif, beni me’yus etmiş ve düveli muazzama ittifak ederek Girit’in Yunanistan’a terkini notalarla teklif etseler bile, teklifatı merkumeyi red ve askerimi son neferine varıncaya kadar cezireye sevkeder ve çaresiz kalınır ise Girit’i öyle terk ederim!..”
İmparator adeta baltayı taşa vururcasına yapmış olduğu bu gaftan çarkederek:
-Madem ki Efkarı Şahaneleri bu merkeze dairdir, Girit meselesi bertaraf olunmuştur. Müsterih olunuz!..
Diye durumu kurtarmaya çalışmıştır.
Lakin Sultan yatışmamış, toplantı sonrasında kendisini bu seyahate razı etmek için çeşitli diller dökmüş bulunan Fuad Paşa’ya:
-Beni bu soytarının karşısına niye getirdiniz!
Diyerek azarlamıştır.
Fransa ziyaretini böylece tamamlayan Sultan Abdülaziz Han, büyük merasimlerle İngiltere’ye gitmiştir. İngiltere kraliçesi Victoria, Sultan’ın Halifei Müslimin sıfatına hürmetle karşılama merasimine katılmamış, yerine Veliahd Prens Edward’ı görevlendirmiştir.
İngiltere ziyareti boyunca Kraliçe Victoria da, Fransızlar’dan geri kalmamak üzere elinden geleni yapıyordu. Aslında İngilizler de, Fransızlar da kendi menfaatlerinin peşindeydiler. Çünkü zengin Müslüman memleketlerini işgal etmişler, sömürüyorlardı. Müstemlekelerinde yaşayan Müslümanlara hoş görünmek zorundaydılar. Bu ziyaret bu iş için uygundu. Halife’nin kendi ülkelerini ziyareti, Cezayir ve Hindistan Müslümanlarını pek mesud edecekti. Sultan Abdülaziz Han, Londra’da 11 gün kaldı.  Büyük ilgi ve yakınlık gördü. Kendisi gemiciliğe meraklıydı. İleri seviyedeki İngiliz tersanelerini gezdi. Donanma tatbikatını takip etti. Avam Kamarası müzakerelerinde bulundu.
Yapılan görüşme ve merasimlerde Kraliçe Victoria kendi hanedanından bir kızı Osmanlı Hanedanı’ndan Veliahd Murad’la evlendirmeyi teklif etmiş, Sultan Abdülaziz ise bu teklifi şiddetle reddetmiştir.
24 Temmuz 1867’de Kraliçe Victoria, şanlı misafirlerini, şanlı bir merasimle bizzat uğurladı. Gözleri, büyük bir zafer kazanmış gibi ışıklıydı. Sömürgelerindeki Müslümanlara karşı bu ziyareti kullanacak ve onların kendilerine daha bağlı olmalarını sağlayacaktı. Yani öyle umuyordu.
Misafirler İngiliz Donanması’nın refakatinde kıta Avrupa’sına çıktılar.
 Sultan Abdülaziz Han bundan sonra Belçika ve Prusya’yı ziyaret etmiştir. Budapeşte ve Viyana gezilip görülmüştür. Bu arada Budin’de duygulu anlar yaşanmıştır. Çünkü Avrupa’nın Osmanlı izlerini taşıyan en önemli kentlerinden biri de Budin’dir. Sonra da Ruscuk ve Varna üzerinden deniz yoluyla İstanbul’a dönülmüştür.
İstanbul, Sultanı’nı büyük bir coşkuyla ve top atışları ile karşılamıştır. Gerçekten millet, onda yükseliş devri padişahlarının temayül ve dirayetini görüyor ve yeni zaferlerle devletin, bir kere daha silkinip şahlanacağını umuyordu.
Sultan Abdülaziz Han, ecdadın devri ile kendi devri arasındaki kudret ve ihtişam farkını şu sözleri ile ne güzel ifade etmiştir:
-Atalarımız batıya at sırtında fütuhat için giderlerdi. Bizler ise, şimdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyahat için gidebiliyoruz!
 
ULAŞIMDA HAMLELER

Denilebilir ki, Sultan Abdülaziz Han, ulaşıma hak ettiği değeri veren ve ulaşım için en çok yatırım yapan padişahlardan biridir.
Öncelikle Osmanlı Devleti’nin yerleşim yerlerinin birbirine bağlanması için kolları sıvamış, devlet borç içinde çırpınıyor olmasına rağmen, atılımı başarıyla yürütmüştür.
Söz gelimi yurdun Bosna, Niş, Vidin ve havalisinin yolları süratle yapılmış, eskiler de onarılmıştır.  Anadolu tarafında ise İç ve Karadeniz bölgelerinde mevcut yolların genişletilmesiyle, Kastamonu, Amasya, Samsun, Sinop ve Zonguldak taraflarında yeni yollar açılması onun devrinin önemli yatırımlarını oluşturmuştur.
Trenlerin, ulaşım sektörüne yeni girmiş olduğu, kendinden önceki Padişah Abdülmecid Han zamanında bazı kentlerin demiryoluyla birbirine bağlandığı bilinen bir gerçektir. Ancak yurt genelinde tüm demiryollarının uzunluğu, 400-450 km’yi geçmiyordu. Abdülaziz Han’ın en önemli gördüğü işlerden biri de demiryollarının yaygınlaştırılmasıdır. Nitekim yaptığı yatırımlarla, döneminde toplam demiryollarını 1000 km daha uzatarak 1400 km’ye çıkarmıştır. En önemli demiryolu ise, İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan ve bugün bile halen kullanılan Rumeli şimendifer hattıdır. Bu hattın son durağının İstanbul dışında mı olması gerektiği, yoksa Sirkeci’ye kadar uzatılmasının mümkün mü olduğu tartışmaları çıkmıştı. Çünkü Yenikapı-Sirkeci arasında son derece kıymetli tarihi eserler mevcuttu. Bunların tamamen ya da kısmen yıkılması gerekiyordu. O meşhur sözünü söyleyerek ilk istasyonun Sirkeci’ye kadar uzatılmasını emretmiştir:
-Şimendifer hattı geçsin de isterse sırtımdan geçsin…
Bu hattın inşa edilmesiyle İstanbul; Roma, Viyana, Berlin ve Paris’e demiryoluyla bağlanmış oluyordu.
Onun devrinde deniz ulaşımında Dünya’da asırların olayı sayılacak bir hamle yapılmıştır. Bu da Süveyş Kanalı’nın açılmasıdır. Akdeniz’i Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan Süveyş Kanalı, o tarihten beri dünyanın atardamarı olma özelliğini korumuştur. Dünya siyaset dengelerini de derinden etkileyen bu geçit hakkında bazı bilgileri buraya taşımak istiyorum.

SÜVEYŞ KANALI

Hazreti İsa’nın doğumundan 14-15 asır önce, Mısır’da egemen olan Firavunlar döneminde, bu kanalın açılmış olduğu tahmin edilmektedir. Ancak daha sonra kapandığı ve kaybolduğu ifade edilmektedir.
İslamiyet’in gelişinden kısa bir süre sonra, Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde, Kudüs ve arkasından Mısır fethedilmiştir. Şam Valisi Muaviye Bin Ebi Süfyan ile Mısır Valisi Amr Bin As, Halife’ye müracaat ederek Kızıldeniz’in Akdeniz’e bağlanması amacıyla bir kanal inşa edebileceklerini ve kendilerine müsaade edilmesini istemişlerdir. Hazreti Ömer de, etrafında bulunan danışmanları ve sahabelerle istişare etmiş ve şu sonuç çıkmıştır:
O devirde İslam kara orduları çok güçlüdür. Dönemin süper güçleri olan İran ve Bizans, bu ordular önünde sürekli gerilemektedir. Ancak Müslümanların henüz deniz gücü mevcut değildir. Bizans ise asırlardan beri denizde de güçlüdür. Karada uğradığı bu mağlubiyetleri telafi etmek ve Müslümanların birliğini bozmak için açılacak bu kanaldan donanma sevkederek, Mekke ve Medine üzerinde tehlike oluşturabilecek durumdadır. Mekke ve Medine’nin güvenliği için, şimdilik böyle bir kanalın açılması tehlikeli görülmüştür. Dolayısıyla bu fikirden vazgeçilmiş, valilere müsaade edilmemiştir. Nitekim olayın üzerinden henüz birkaç yıl geçmişken, Hazreti Osman devrinde Bizans İmparatorluğu Akdeniz’de 600 parçalık bir donanmayla saldırıya geçmiştir. Bu kadar büyük deniz gücüne o günden önce rastlanmamıştır. Gerçi o döneme kadar Müslümanlar da belirli deniz gücüne sahip olmuşlardı. Ancak bu kadar büyük bir deniz gücüne karşı koyacak donanmaları yoktu. Buna rağmen, Müslümanların küçük bir güçle, olağanüstü kahramanlıklara imza atarak zaferi kazanmışlardır. Bu zafere“Zat üs Savari” zaferi denilmiştir. Buna rağmen, Müslümanlar küçük bir güçle, olağanüstü kahramanlıklara imza atarak “Zat üs Savari” adı verilen zaferi kazanmışlardır.
Emevi ve Abbasiler döneminde de çeşitli zamanlarda gündeme gelen Süveyş Kanalı projesi, her defasında bir sebebe dayandırılarak ertelenmiştir.
Osmanlı Sultanı 2. Selim Han ve Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa döneminde, gücünün zirvesinde olan Osmanlı Devleti’nin gündeminde üç tane proje vardır:
Don-Volga nehirleri arasına açılacak bir kanalla, Karadeniz, Hazar Denizi’ne bağlanacaktır.
İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri bir kanalla birleştirilecek, Karadeniz’e ulaşılacak, İstanbul Boğazı’na alternatif bir su geçidi inşa olunacaktır.
Üçüncüsü de Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayacak bir kanal inşasıyla, dünya su yolları kontrol altına alınacaktır.
 Maalesef bu üç proje de, kaynak ayrılmasına, malzeme toplanmasına ve hatta inşasına başlanmasına rağmen, çeşitli sebeplerle yürütülüp yapılamamıştır.
Yine bu tarihten sonra da, zaman zaman gündeme gelen Süveyş Kanalı projesi, Fransızların yaptıkları bir projenin Abdülmecid Han’ın son döneminde kabul edilmesiyle, 1859 yılında inşasına başlanmış, Abdülaziz Han döneminde yapımı devam etmiş, 10 küsür yıllık bir inşa sürecinden sonra hayata geçirilmiş, 1869 yılında hizmete girmiştir.
Akdeniz’den başlayıp Kızıldeniz’de son bulan bu kanalın uzunluğu 63 km, genişliği yer yer 65-100 metre, derinliği ise, 8-10 metre kadardır.
Açıldığı yıldan bu yana dünya ulaşımında çok büyük hizmetler görmüş bulunan bu kanal, devletler arasında çeşitli problemlerin çıkmasına da sebep olmuştur. Bu kanalı yakından kontrol altında tutmak isteyen İngiltere’nin, Kıbrıs adası iştahı kabarmış, Ruslara karşı Osmanlı’dan tarafa tavır takınması karşılığı, 1878 yılında 60 yıllığına adayı bir üs olarak kullanmasına müsaade edilmiştir. Bununla da yetinmeyen İngiltere, Süveyş Kanalı’nı da işgal etmiş, 70-80 sene sonra bu işgali kaldırmıştır.
İşte bu büyük proje Sultan Abdülaziz Han döneminde açılarak dünyanın hizmetine sunulmuştur.

İLİM VE KÜLTÜRDE HAMLELER

Kendinden önce ilan edilmiş olan Gülhane Hattı Hümayun’u ve Tanzimat Fermanı ile, yabancılara ve azınlıklara tanınan hak ve hürriyetler çerçevesinde, İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere çeşitli devletler ülkemizde kültür faaliyetlerine girişmişlerdi. Asıl maksat batıya hayran ve batı menfaatlerine çalışacak bir Osmanlı gençliği vücuda getirmekti. Böylece kendi kültürlerini daha kolay bir şekilde Osmanlı halkına kabul ettireceklerdi. Bunda kendi menfaatlerine uygun bir çok netice umuyorlardı.
Abdülaziz Han, bu gidişin zehirli meyvelerini tahmin ederek bunlara arternatif somut adımlar atmıştır. Ecnebilerin kurmuş oldukları Robert Koleji ve Galatasaray Lisesi’ne panzehir olmak üzere, Daruşşafaka Lisesi’ni kurdurdu. Hem de bir sivil teşebbüs olarak planladı. Bunun için de “Cemiyeti Tedrisiyyei İslamiyye” adıyla bir dernek kurdurarak Daruşşafaka Lisesi’ni tesis ettirdi.
Bunun yanında Askeri Rüştiyeler ve Bahriye Mekteplerini açtırdı. Mahreci aklam, yani katip mekteplerini o kurdurmuştu. 
Maarifi Umumiye Nizamnamesi ile, Milli eğitim hizmetleri yeni ve modern bir hüviyete kavuşmuştur. İnas Rüşdiyesi ile de kızlara mahsus rüşdiyeler kurulmuştur. Keza Dar ul Muallimat isimli, kızlara mahsus öğretmen okulları açılmıştır. Yine o yıllarda Üniversite ayarında Dar ul Fünun kurulmuş ve faaliyete geçirilmiştir. Çocuklar ve gençlerin teknik ve mesleki eğitimleri için daha nice müesseseler kurulmuş ve faaliyete açılmıştır. İlk askeri olmayan Tıbbiye ve Eczacılık mektepleri de, keza bu dönemin ürünüdür. Osmanlı’da ilk müzecilik bu devirde başlatılmış, Müzei Hümayun kurulmuştur. Abdülaziz Han’ı zevk ve sefa ile meşgul göstererek, israf, lüks ve debdebe için devlet hazinelerini sarfettiği iftiralarını atanlar, bütün bu hizmetlerini maalesef görmezden gelmekte ya da küçümsemektedirler.

ABDÜLAZİZ HAN’IN RÜYASI

Sultan Abdülaziz Han, Hüseyin Avni Paşa’yı Seraskerlik makamına getirmiştir. Ara sıra görüşmektedirler. Bir gün kendisine bir rüya gördüğünü söyler.
Abdülaziz Han rüyasını şöyle anlatır:
-Bu gece bir rüya gördüm. İngiliz Donanması İstanbul’a top atıyordu. Askerler Taşkışla’dan inip, sarayımı kuşattılar. Deniz tarafına geldim, saraydan çıktım. Serasker Avni Paşa nerededir diye sordum. “Askerler onu parçaladı”, diye cevap verdiler. Bu ne acayip bir rüyadır.
Hüseyin Avni Paşa bu rüyayı bizzat Padişah’tan dinlemiştir. Sonra da Babı Ali’ye gelince Maliye Nazırı Yusuf Paşa’yı bulur. Aralarında şu konuşma geçer:
-Padişah beni azletmek kararındadır. Ustalıklı rüyalar görmeğe başladı. Dün gece şöyle şöyle rüya gördüğünü söyledi.
Yusuf Paşa:
-Padişah için suizanda bulunmayınız. Çünkü devlet görevlilerini ya da vekilleri değiştirme konusunda ustalıklı rüyaya ihtiyacı yoktur. İstediği zaman istediğini değiştirebilir.
Diyerek görüşünü ifade eder ve Hüseyin Avni Paşa’yı sakinleştirir.
Bu rüyanın üzerinden 40 gün geçmiş ve rüya aynen çıkmıştır.
Ancak önce Hüseyin Avni Paşa’yı biraz tanıyalım:

HÜSEYİN AVNİ PAŞA KİMDİR?

 1820 yılında doğan Hüseyin Avni, Eşekçi Ahmet adında bir uşağın oğludur. 15 yaşında İstanbul’a geldi. Bir müddet medresede okuduktan sonra Harbiye’ye girdi ve 1849 yılında Kurmay Kıdemli Yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. 1855’te paşa olan Hüseyin Avni, Kırım Harbi’ne katıldı. Sadrazam Fuad Paşa’nın himayesinde hızla yükseldi. 1863 yılında müşir rütbesiyle Birinci Ordu Kumandanı ve Serasker oldu. Girit ve Teselya valiliklerinde bulundu. 13 Şubat 1874’te Sadrazam oldu ise de, 1875’te azledildi. Getirildiği mevkilerde padişah ve devlet aleyhine entrikalar çeviren Hüseyin Avni, bu sebeple sık sık vazifesinden alınıyordu. Aydın ve Konya valiliklerinde bulunduktan sonra, bir defa daha Seraskerliğe getirildi. Çok geçmeden bu görevinden alınan Hüseyin Avni Paşa, Bursa Valisi oldu ve 13 Mayıs 1876’da son defa Seraskerliğe getirildi.
Hüseyin Avni Paşa, yakın arkadaşlarından Sadrazam Rüşdi Paşa, Şurayı Devlet Reisi Midhat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi ile beraber Sultan Abdülaziz Han’ı tahttan indirdiler. Hüseyin Avni Paşa böylece Osmanlı Devleti gibi dünyanın en büyük devletlerinin birinde bir diktatör rolü oynadı.
Kısa süre sonra da, Abdülaziz Han’ı alçakça kurduğu rezil tuzak ve planla şehit ettirdi.
Sultan Abdülaziz Han’ın daha önceden de devrilmesi için birçok çalışmalarda bulunan Hüseyin Avni Paşa, Padişah’ın devrileceğini birkaç sene önce Londra’da İngiliz nazırlarına söylemek cesaret ve hıyanetinde bulunmuştu. 
Hüseyin Avni Paşa’nın devlet idaresini ele geçirmesinin sevinci pek kısa sürdü. 15 Haziran'da Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi Kurmay Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey tarafından vurularak ve parçalanarak öldürüldü.
Hüseyin Avni Paşa, tarihin kaydettiği en kindar şahsiyetlerden biriydi.  “Bu adamın saltanatında on bir sene azledilmiş, görevden alınmış bulundum” diye Sultan Abdülaziz Han’ı açıkça tenkit ediyor ve Padişah’ın aleyhinde çok rahat bir şekilde konuşuyordu. Ancak, onun intikam almaktaki ustalığını bilenler, bu sözleri Padişah’a duyurmaktan her zaman çekinmişlerdi. Yine “Kinim dinimdir!” diyecek kadar ileri gitmesi onun bu yönünü çok iyi ifade etmektedir. Hüseyin Avni Paşa, geçimsizliğinden ve meziyetsizliklerinden dolayı pek çok defa azlediliyor, sonra çeşitli entrikalarla bir makam kapıyordu. O, iki yüzlü, aşırı kiniyle garazından ve bilhassa önü alınmaz ihtirasından başka özelliği olmayan bir insan olarak tanınmıştır. Tanzimat’tan sonra Osmanlı Devleti’nde başlayan ve Türk siyasi edebiyatında “kahtı rical” (adam kıtlığı) deyimi ile isimlendirilen devirde ortaya çıkan Hüseyin Avni Paşa, bu dönemin bütün karakteristik özelliklerini üzerinde toplamıştı. Genel olarak bu devirde vatan sevgisinin, Osmanlı Hanedan’ı ve Padişah’a bağlılığın azalması, ahlaksızlık ve körü körüne iktidar hırsı, üst kademeleri işgal eden bazı devlet adamlarının özellikleri olarak sayılabilir.
Hüseyin Avni Paşa; kaba, görgüsüz, laubali ve zalim biri olarak tanınmıştır. Bazı askeri hareketlerde başarısının görülmüş olması neticesinde Fuad Paşa tarafından da himaye edilmesi, yükselmesini kolaylaştırmıştır. İçki müptelası olduğu, her türlü ahlaksızlığı pervasızca işlediği yazılmaktadır. Ahlaksızlık vukuatlarının içinde Haremi Hümayun mensubu Padişah’ın en yakınındaki kadınlara tacizde bulunmak bile vardır.
Tanzimat döneminin ileri gelen devlet adamlarından Ali Paşa, ondan nefret etmekle beraber, Fuad Paşa’yı kırmamak için terfi ve yükselmesinin önüne geçememiştir.
Devlet içinde kendi düşüncesine göre bir şeyler yapmaya meraklı olan Hüseyin Avni Paşa’nın, Mahmud Nedim Paşa tarafından azledilip nişanlarının alınması, Padişah’a bitmez bir kin bağlamasına sebep olmuştur.
Şurası muhakkak ki, Hüseyin Avni Paşa’nın bu menfi hal ve hareketleri, Sultan Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesine ve devletin başına 93 Harbi başta olmak üzere, çok feci felaketlerin gelmesine sebep olmuştur. Hüseyin Avni Paşa, son yüzyıl Türk tarihinin en karanlık ve menfi şahsiyetlerinden biri olarak anılmaktadır.
Söz buraya gelmişken, Hüseyin Avni Paşa ile beraber hareket ederek, hatta onu kullanarak Abdülaziz Han’ı önce ihtilalle tahttan indirten ve şehit olmasına en azından müdahale etmeyerek razı ve sebep olan Mithat Paşa’yı da özet olarak tanımakta fayda vardır.
 
MİTHAT PAŞA KİMDİR?

Osmanlı Devleti’nde ve toplumunda batılılaşma hareketlerinin öncülerinden sayılan bir devlet adamıdır.
 1822’ de İstanbul’da doğmuştur. Babası Rusçuk’lu ilim adamı Mehmet Eşref Efendi’dir. Asıl ismi Ahmet Şefik olmasına rağmen Mithat ismi ile şöhret bulmuştur. 13 yaşında iken Divanı Hümayun’da çalışmaya başlamış ve Mithat ismini almıştır.
Gençliğinde Arapça, Farsça ve Kuran öğrendi. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa ile tanıştı.1840 yılına gelindiğinde Sadaret (Başbakanlık) Kaleminde çalışmaya başladı.
Şam, Sayda, Kastamonu ve Konya’da divan katibi olarak görevler yaptı.
1856’da Kırım Savaşının ardından yolsuzluk suçlamalarının bulunduğu Silistre ve Vidin valilerinin teftişleri için gönderildi. Mithat Paşa, teftişleri sırasında bölgedeki Bulgarların yabancı etkisinde kalarak Osmanlı Deveti’ne başkaldırdıklarını gördü. Bu isyanları bastırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bunu üzerine yabancı dil eğitimi almak için Fransa’ya gitti.
Paris, Londra, Belçika ve Viyana’yı ziyaret etti. Burada jöntürklerle sıkı temasları oldu. 
Ardından 1859 Ekiminde Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rus elçilerinin 1856 Islahat Fermanı’nın Balkanlarda uygulanmadığına dair verdikleri bir nota gereğince, bölgeyi tanıdığı için Niş’e vali tayin edildi. Bölgede halkın da yardımıyla huzur sağlandı. Bölgedeki başarılı reformları sayesinde tanındı ve Sultan Abdülaziz tarafından yeni bir genel reform hazırlaması için görevlendirildi. Mithat Paşa’nın, Babıali’ye karşı tutumunda değişiklikler bu dönemde başladı. Yabancı etkisinde kaldığı her halinden belli oluyordu. 
1864’te Silistre, Vidin ve Niş’in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayeti’nin başına getirildi.   
Vilayette devlete ait bir okul bulunmuyordu. Rusçuk’ta Türk ve Bulgar gençlerinin eğitim göreceği okullar açtırdı. Vilayet matbaasının açılmasını sağlayarak eğitim görenlere Bulgarca ve Türkçe harflerden bastırıp dağıttı.
1864 yılında yapılan Vilayetler Nizamnamesi’nin hazırlanmasında görev aldı. Devlet adamlarının etkin bir nizamname hazırlamalarının önemini ve ıslahatların halka inmesi gerekliliğini savunuyordu.
Mithat Paşa,1868 yılında Şurayı Devlet başkanlığına getirildi.
Daha sonra Bağdat Valiliği’ne atandı. Bağdat Valiliği süresince de kendince ıslahat fikirlerini hayata geçirmeye çalıştı.  İstanbul’da hükümet ile çıkan anlaşmazlıklar yüzünden istifa ederek döndü fakat kısa bir süre sonra Edirne Valiliği’ne tayin edildi.
Sultan Abdülaziz Han’ı tahttan indirme planlarını Hüseyin Avni Paşa ile beraber yaptılar. Olayın bir İngiliz tertibi olduğu sonradan ortaya çıkan delillerle anlaşıldı. Meşrutiyetin kurulmasını sağlamak için bu tertiplere karıştığı ifade edilmişse de, 5.Murad Han’ın cülusu sonrasında bu fikrinin ısrarlı takipçisi olmamıştır.
Adi bir tertiple Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinde dahli ve rolü bulunmuş olduğu Yıldız Mahkemesi’nde ispat edilmiştir.
İhtilal karışıklıklarının henüz giderilemediği günlerde, Mithat Paşa’nın konağında yapılan Vekiller Meclis’i sırasında Çerkez Hasan’ın baskın yapması ile Hüseyin Avni Paşa ve yardımcılarını öldürmesi sırasında canını zor kurtarmıştır.
Sultan Abdülaziz Han’ın yerine getirdikleri 5.Murad Han’ın akli dengesinin yerinde olmadığının anlaşılması üzerine tahta 2.Abdülhamid Han oturtuldu. Kısa süre sonra da 1.Meşrutiyet ilan edilerek Kanuni Esasi (Anayasa) kabul edildi.
Mithat Paşa ise artık sadrazamdır.
Sadrazam olmuştur ama, Osmanlı’yı Rusya ile bir savaşa tutuşturmak, oradan elde edilecek bir zaferle de rakipsizliğini ilan etmek, Osmanlı Saltanatı’nın yerine Mithat Saltanatı’nı kurmak ihtirasındadır. Ne var ki savaşa giren Osmanlı, büyük bir hezimet yaşamış ve çok büyük kayıplara uğramıştır.
Savaş devam ederken Meclis’i fesheden ve Kanuni Esasi’yi askıya alan 2.Abdülhamid Han, Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azletti. İspanya, Paris ve Londra’da bir süre kalan Mithat Paşa,1878 de Suriye Valiliği’ne, ardından da Aydın Valiliği’ne tayin edildi. Abdülaziz Han’ın şehit edilmesi ile ilgili kurulan mahkemeye gelmek istemeyen Paşa, İzmir’deki Fransız Konsolosluğu’na sığındı ise de derdest edilip mahkemeye getirildi.
Yıldız Mahkemesi’nde suçlu bulunup idama mahkum edildi. 2.Abdülhamid Han tarafından cezası sürgüne çevrilerek Taif’e gönderildi. 1884 yılında zindanda boğdurularak öldürüldü. Zindandaki bu meçhul ölümü tarihe bir sır olarak intikal etmiştir. Ne şekilde ve kimler tarafından öldürüldüğü anlaşılamamıştır.
Biz yine Sultan Abdülaziz Han’ın rüya olayına dönelim.
 
HAİN PLANLAR

İzahına çalıştığımız gibi, Sultan Abdülaziz Han, körü körüne uygulamaya sokulmak istenen batılılaşma siyasetinin önüne set çekmeye çalışıyor, Osmanlı’nın özüne, yani İslamiyet’e dönülmesi için, hem fikirler geliştiriyor, eğitim kurumları tesis ediyor, hem de ordu ve donanmayı güçlendirerek, batıdan gelebilecek tehlikeleri önlemeye çalışıyordu. Bu elbette batılılar tarafından endişeyle takip ediliyordu. Osmanlı’nın üstündeki emellerinin zayıflamakta olduğunu görüyorlardı.
Bundan dolayı Osmanlı içindeki maşalarını kullanarak bu işe bir çözüm bulma yönünde adımlar attılar. Bunun için yerli işbirlikçi ve körü körüne batı taklitçiliğinin önderlerinden faydalanmalıydılar. Abdülaziz Han’ı ne pahasına olursa olsun iktidardan düşürmeliydiler. Veliahd Murad Efendi de tam istedikleri gibi batı hayranı bir kişi idi. Ayrıca aktif bir kişiliğe de sahip değildi. Abdülaziz Han’ı tahttan indirip, Murad Efendi’yi oraya çıkarmak için paşaları kullanmaya başladılar.
Çeşitli vesilelerle yakışıksız halleri görülerek, önce azledilmiş, sonra tekrar kendilerine mevki verilmiş olan dört kişi; Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ile Hayrullah Efendi, bu iş için seçilmiş kişilerdi.
Zaten bu şahısların her birinin alınacak şahsi öçleri olduğundan ve bu işe de hazır olduklarından, artık tezgahlarını kurma zamanı gelmiş idi.
Hüseyin Avni Paşa, 1871’de görevinden azledilip rütbeleri sökülerek Isparta’ya gönderilmişti. Daha sonra Mahmud Nedim Paşa tarafından seraskerlikten de azledilmişti. Yapmak istediklerini “kinim dinimdir!” diyerek ifade eden Hüseyin Avni Paşa, Sultan’ın tahttan düşürülmesi ile yetinmeyecek,  onu öldürmek için de plan üstüne plan kurup gerçekleştirmeyi yegane gaye olarak benimseyecekti.
Mithat Paşa ise, siyaset ve din kültüründen mahrum olarak yetişmişti. Yanlış kararlarından ve yolsuzluklarından ötürü sadrazamlıktan azledilmiş bulunuyordu. Hayalperest olan Mithat Paşa’nın, bir gün içki masasında Osmanlı hanedanını ortadan kaldırıp sultan olacağını iddia ederek:
-Bunda ne var ki? Hep Osmanoğulları olacağına biraz da Mithatoğulları olsun!..
Dediği rivayet olunmaktadır.
Mütercim Rüşdü Paşa, iki sefer sadrazamlığa, üç defa da seraskerliğe getirilmesine rağmen, kötü hallerinden dolayı azledilmişti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile Padişah’a kin bağlamıştı.
Hayrullah Efendi’ye gelince; Rüşdü Paşa’nın himayesi ile getirildiği Şeyhülislamlık makamından bir ay gibi kısa bir zamanda azledilmesi, onun da Padişah’a karşı kin bağlamasına sebep olmuştu.
Bu “dörtlü çete” grubu, talebeleri kışkırtarak nümayiş yaptırdılar. Üniversite öğrencilerini kışkırtıp sokağa dökmek isteyen bu paşalar, çok paralar harcayarak emellerini gerçekleştirdiler. Harcadıkları paraların kaynağı ise Hıristaki isimli bir kuyumcu tüccarı idi. Bu tüccarın da dış güçlere bağlı bir maşa olduğunda şüphe yoktur. Talebeler ayaklanıp, önce Fatih Camii’ne geldiler. Oradan da Süleymaniye cihetine hareket ettiler ve gittikçe kalabalıklaşıyorlardı. Saraydan bazı temsilciler gelerek ne istediklerini sorduklarında, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ve Şeyhülislam’ın azledilmelerini istediklerini ifade etmişlerdir. Bu iki insan Padişah’a samimiyetle bağlı idiler. İngilizlerin borusunu öttürmek isteyen ve böylece kendi kin ve garazlarını da tatmin etmek isteyen başta Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa, bu iki zatın azlini istiyorlardı ki, kendileri göreve gelsinler ve ihtilal için gerekli zemini hazırlayabilsinler.
Padişah, kan dökülmemesi için Mahmud Nedim Paşa’yı sadrazamlıktan azletti. Bunları iş başına geçirdi. Böylece ihtilalciler, istedikleri yere ulaştılar. Talebe hareketlerini, ciddi bir tehlike olarak algılayan Abdülaziz Han, Mahmud Nedim Paşa’dan Mührü Hümayun’u alarak Mütercim Rüşdü Paşa’ya vermişti. Böylece ihtilal heyeti hain planlarını uygulamak için köşe başlarını tutmuş oldular.
Elebaşı olarak dört kişi bu öğrenci nümayişlerini kullanarak kendilerinin şu görevlere getirilmesini sağlamışlardı:
Hüseyin Avni Paşa- Serasker,
Mithat Paşa- Nazır ve Şurayı Devlet Başkanı,
Mütercim Rüştü Paşa- Sadrazam,
Hayrullah Efendi-Şeyhülislam.
Talebe hareketinin isteği doğrultusunda göreve gelen bu ekip, çalışıp çabalayıp ülke için bir şeyler yapmak yerine ihtilal için kolları sıvamış bulunuyorlardı.
Abdülaziz Han’ın düşürülmesi ve arkasından şehit edilmesi bu dört kişinin tertibi ile gerçekleşmiş olduğundan bunlara kısaca “Hal Erkanı” denilmiştir.
İşbaşına gelen ve tek gayeleri ihtilal olan bu kişilerin faaliyetleri hakkında Cevdet Paşa şunları söylüyor:
“Bu esnada Rüşdü Paşa, Şeyhulislam, Serasker, Kaptan ve Reis Paşalar arasında gayet gizli görüşmeler olmakta idi.  Bu görüşmelerin neye dair olduğunu bilmeyip, savaş işleri ile ilgili olduğunu sanırdık. Onlar ise Sultan’ı düşürmek için gizli istişare ederlermiş. Hariçten kimsenin haberi yoktu. Bazen böyle bir söz işitilse bile değer verilmiyordu. Çünkü Hüseyin Avni ve Mithat Paşaların böyle bir işe kalkışacakları ihtimal dahilinde olsa bile, sadaret makamında bulunan Rüşdü Paşa gayet ağır ve her türlü endişeden uzak bir şahsiyet olarak biliniyordu. Şeyhulislam Hayrullah Efendi de Sultan Abdülaziz Han hazretlerinin has adamı olduğu sanılır, böyle tehlikeli ve sonu belli olmayan alçak bir işe razı olmaları ihtimal dışı olarak görünürdü. İşte bu zatlar Valide Sultan’ın sebebiyle Mahmut Paşa’nın tekrar sadarete getirileceğini gizli olarak haber aldıkları gibi, Sultan Abdülaziz’i düşürmeye karar verip, bunun nasıl yapılacağını sıkı sıkıya müzakere etmekte imişler.”
Yani adamlar devlet millet işlerini bir tarafa bırakmışlar, bir an önce ihtilal yapmak, İngiliz isteklerini tahakkuk ettirmek,   şahsi kin ve garazlarını tatmin etmek peşinde imişler. Talebe hareketini de zaten bunun için planlamamışlar mıydı?  İhtilalin ise ne rezil bir şey olduğunu, memleketi ve devleti nasıl tahrip edeceğini, hatta bir gün kendilerinin de başını yiyeceğini hiç düşünmeden, hesaplamadan…
Abdülaziz Han talebe gösterilerini önemsemiş ve bunun üzerine adeta bunlara:
-Hadi sizi işbaşına getirdim, ne hüneriniz varsa gösterin de devleti selamete çıkaralım!
Demek istemiş, bunlar da işlerini yapacakları yerde, ihtilalle uğraşmaya başlamışlar. Bu ihtilal hazırlıklarında Serasker Hüseyin Avni Paşa başrolde gözükmektedir. O günün Savunma Bakanlığı olan Seraskerlik makamına getirilen bu zat, karakteri son derece zayıf, kindar, içki mübtelası, ahlak zaafı olan ve rüşvetle iş gören biridir. Önceki sayfalarda bunu anlattık. Babasının eşekçi olması sebebiyle bu muhteris ve karaktersiz paşaya “eşekçinin oğlu” lakabı takılmıştı.
-Abdülaziz’den intikam almadıkça Allah canımı almasın!
Demiş olduğu ifade edilmektedir.
Mithat Paşa’nın ise bu ihtilale “Meşrutiyet”i gerçekleştirmek için girdiği iddiaları dile getirilmekte ise de, işe İngiliz teşvikiyle girmiş olduğu aşikardır. Onu milletin gözünde yüceltmek isteyenler bu konuda meşrutiyet tezini öne sürmüşlerdir. Onun Hüseyin Avni Paşa ve diğer elebaşılarla işbirliği, sadece Abdülaziz Han’ı devirmek konusunda olduğu, sonrası için ortak bir planlarının bulunmadığı aşikardır. Nitekim Abdülaziz Han’dan sonra tahta çıkan 5.Murad Han’ın Millet Meclisi gibi bir organı istemediği anlaşılmış, fakat Mithat Paşa bu konuda hiçbir girişim yapmamıştır. Bu da, meşrutiyet isteğinin asıl istek olmayıp, dış tesiri gizlemek için kullanıldığını göstermektedir.
Mütercim Rüştü Paşa da keza korkak ve silik bir kişilik yapısında idi. O da bu çirkin işe onbir yıl boyunca azledilmiş olması sebebiyle, intikam için girmiştir. Sonradan Yıldız Mahkemelerindeki sorgusunda, Hüseyin Avni Paşa’nın tehdit etmesi dolayısıyla bu işe bulaştığını söylemiştir. O tehdidi anlatırken de Hüseyin Avni Paşa’nın kendisine karşı nasıl davrandığını şu cümleyle ifade etmiştir:
“Bu ihtilal hazırlıklarını Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi vasıtası ile padişaha ihbar etmek istedim. Bunu Hüseyin Avni Paşa haber almış. Beş gün sonra yanıma geldi. Despot bir pozda, gözleri küçülmüş, burnunun delikleri öküz burnuna dönmüş olduğu halde, burnundan soluyarak yanıma geldi. Alnıma kurşunu dayadı. Hiçbir şey söyleyemezdim, hiçbir şey yapamazdım. Mecbur ihtilalcilerle beraber gözüktüm.”
Böyle ifade vermiştir. Vermiştir ama, onun da diğer üçü gibi sonuna kadar alçak fiili gerçekleştirmek için canla başla çalıştığı meydandadır.
Şeyhülislam Hayrullah Efendi ise keza azledilmiş olmasından dolayı kin ve intikam tesiri altında bulunuyordu. Kendisinin inancının bozuk olduğu, “Müfsit İmam” lakabının takılmış olduğu Abdülaziz Han tarafından öğrenilmiş ve kısa süren Şeyhülislamlığı böylece sona ermişti. O bunun intikamını almak istiyordu. Görevden alınmasından sonra mağdur olmaması için Padişah’ın kendisine olan ihsanlarını unutup, uyduruk “Hal Fetvası” nı tanzim etmek alçaklığını irtikap etmişti.
Bu arada Serasker Hüseyin Avni Paşa, ihtilal yapma külfetinden kurtulmak ve kısa yoldan isteğini yerine getirmek için Abdülaziz Han’ı öldürmeye teşebbüs etmiştir. Hem de kaç defa…
 Anlatıldığına göre dostlarından Eczacı Faik Bey’i Londra’ya göndererek, kokusuz, renksiz ve tadı belli olmayacak bir zehir temin ettirmiştir. Abdülaziz Han’ın Alemdağ’da olduğu bir zamanda kilercibaşı Said Bey’i ayartarak, içeceği şerbete bu zehri kattırmıştır. Abdülaziz Han tedbirli hareketlerde bulunarak, bu nevi teşebbüsler olma ihtimaline karşı planı ve zamanı belirsiz hareket ettiğinden, bu şerbeti içmemiş ve ölümden kurtulmuştur. Suikast teşebbüsü sadece bununla da sınırlı değildir. Çeşitli vesilelerle yapılan suikast teşebbüsleri hep başarısızlığa uğramıştır. Örneğin:
Onun tertibi ile Sultan Abdülaziz Han İstanbul Boğazı’nda seyahat ederken, kayığına torpido atmak, cuma selamlığına çıktığında arabasında bulunduğu sırada suikasde uğratmak, geceleyin yatarken içeriye katiller sokmak, sarayında yangın çıkararak yakmak, Alemdağı ya da Ayazağa çifliğine giderken yolda öldürmek, Beşiktaş’ta Cuma için geldiğinde binek taşını kullanırken silahla vurmak gibi çok çeşitli planlar yapılmışsa da, hiç biri başarıya ulaşamamıştı. Hatta Mısır prenslerinden, sonradan sadrazamlık makamına gelecek olan Sait Halim Paşa’dan bir fedai katil istediği de rivayet edilmiştir. Sait Halim Paşa bu isteğe karşılık:
-Dünya halkını bana katil gözüyle baktırmak mı istiyorsun?
Diye cevap verdiği tarihlerde yazılıdır.
Daha sonra ise, Adliye Nazırı Akif Paşa’dan da böyle bir istekte bulunduğunu bizzat kendisi söylemiştir.
Bütün bu teşebbüsler düşünülüp planlandığı zamanların birinde Sultan Abdülaziz Han, orduyu güçlendirmek ve askeri masrafları karşılayabilmek için sadrazamdan 80 bin altın bulmasını emretmiştir. Sadrazam böyle bir imkanın olmadığını ısrarla ifade etmesine rağmen, Padişah isteğinden geri adım atmamıştır.
Sadrazam keyfiyeti bir toplantıda ortaya koyunca, Hüseyin Avni Paşa şöyle demiştir:
-Artık bu Padişah’ı düşürmekten başka çare kalmadı, hemen icabına bakmalıyız!
Mithat Paşa da ona hak verecek tarzda cevap verir ama, Sadrazam muhalefet eder gibi olur. Aslında belki muhalefet değil, endişe belirtme şeklinde cevap verir:
-Bunu nasıl yaparız?
O zaman Hüseyin Avni Paşa:
-Bu iş kolayca ve gürültüsüzce, hiçbir kargaşayı gerektirmeksizin yapılabilir. Efkarı umumiye de bizimle olur.
Diye zaten fikren hazır oldukları hal keyfiyetini yapabileceklerini ifade eder.
Sadrazam’ın tereddütlerini gören Mithat Paşa:
-Eğer Padişah’ı hal etmek işiyle ilgili birlikten ayrılırsan, halk seni Bayezid Meydanı’nda parça parça eder.
Diyerek tehdit yoluna başvurur.
Yapılan müzakere neticesinde bu işin çok çabuk yapılması karara bağlanır. Gecikilirse, Saray’ın istihbaratı bunu duyar, silah geri teper, her birimiz görevlerimizden azledilmek bir yana, hayati tehlikelerimiz söz konusu olur, kanaati açıklanır.
İhtilalci dörtlüler İngiliz sefiri Sir Alyot’la da temasa geçerek, ihtilalin başarısız olması halinde, kendilerini İstanbul’dan kaçırıp İngiltere’ye götürmek üzere Çanakkale Boğazı’nın girişindeki Beşike limanında bir gemi hazır bulundurmalarını rica etmişler, sefir ise bunu kendilerine taahhüt etmişti. Hatta biraz daha ileri giderek, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne kadar bir gemi getirteceğini ve aksi bir durumda bu geminin onları kurtarmaya hazır olacağını ifade etmiştir. Bu da gösteriyor ki, ihtilal olayı aslında İngilizlerin bir planıdır. Dörtlü cuntacılar ise, sadece kullanılan maşadır. İngilizlerin gayesi ise, ordusu, donanması ve ekonomisi güçlenmekte olan Osmanlı’nın ayağa kalkmasını önlemek, hatta zayıflamasını temin etmektir.
Şimdi gelelim ihtilalcilerin hazırlıklarına:
Mithat Paşa, fetva emini olan Kara Halil Efendi’yi konağına çağırttırır. Der ki:
-Padişah, milletin mülkünü tahrip ve Müslümanların beytülmalini israf ediyor. Bu vaziyetlerin düzeltilmesi için hal’i gerekiyor. Buna şeriat müsaade eder mi?
Halil Efendi:
-Bu hayırlı işe çarşaf kadar fetva veririm!
Diye cevap verir.
Böylece hain kadro hazırdır, hal’ planı hazırdır, şer’i fetva da hazırdır. İş ihtilalin fiilen başarılmasına gelmiştir.
İhtilal heyeti son toplantılarını 26 Mayıs 1876 tarihinde yaparak, ihtilalin gününü belirlemişlerdir:
İhtilal günü 31 Mayıs 1876’ dır…
Hüseyin Avni Paşa harekete geçerek, ordu içindeki kumandanlardan taraftar toplama için çalışmalar yapmış, bazı askeri birliklerin ne yaptıklarını anlayamadan ihtilalde rol almalarını planlattırmıştır. Hatta bu askerlere Padişah’ın tehlikede olduğu, sarayın etrafını kuşatmaları, böylece Padişah’ın emniyetini sağlamaları için harekete geçecekleri söylenecekti. Nitekim ihtilal için Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmakla görevlendirilen askerler ve kumandanları, sonradan bu hareketlerinin Padişah’ı düşürmek için olduğunu bilselerdi asla buna razı olmayacaklarını ifade etmişlerdir.
Yapılan plan gereği Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa da, donanmayı sarayın önüne getirtip kuşatmayı tamamlayacaktı. Daha sonra ise Padişah’ın ihtilali haber alıp karşı harekete geçeceği endişesiyle ihtilal günü bir gün önceye alındı.
Kararlaştırılan gece yarısına doğru harekete geçen ihtilal heyeti, Dolmabahçe Sarayı’nı karadan ve denizden kuşattılar. Veliahd Murad Efendi’yi ikametgahından alıp, Bayezit’teki Seraskerlik binasına getirdiler. Evinden alınırken ve yola çıkarılınca, Veliaht şehzade Murad son derece korktu. Gerçi ihtilal olacağını ve tahta geçeceğini biliyordu ama, yine de içinde bir korku vardı. İhtilal için kararlaştırılan günden bir gün önce bu olayın olması, ihtilal teşebbüsünün Sultan Abdülaziz Han tarafından haber alınıp, bastırılmış olması ve kendisinin katledilmek üzerine evinden alınıyor olması da mümkündü. Yolda giderken Veliahd Murad Efendi’nin bu şaşkın halini gören elebaşı Hüseyin Avni Paşa, belinden tabancasını çıkararak Murad Efendiye vermiş, o anda da büyük bir korku yaşanmasına sebep olmuştur. Tabancasına davranan Serasker’in kendisini vuracağını zanneden Murad Efendi irkildiği anda, Hüseyin Avni Paşa:
-Hayatınızı tehlikede hissederseniz, bu tabancayla önce kulunuzu vurunuz!
Diyerek ona itimat telkin etmeye çalışmıştır.
Getirildiği Seraskerlik binasında ihtilal erkanı kendisine biat ederek 5.Murad Han ünvanı ile tahta çıkarmış oldular. Mithat Paşa bu sırada daha önce hazırlattığı fetvayı koynundan çıkararak okudu:
“Emir Ül Müminin olan bir zeyd, muhteluşşuur (şuuru bozuk) ve umuru siyasiyeden bi behre (siyasi işlerden habersiz) olup, emvalı miriyyeyi,(devletin mallarını) mülk ve milletin takat ve tahammül edemeyeceği mertebe mesarifi nefsaniyyesine (kendi masrafına) sarf ve umuru diniye ve dünyeviyyeyi ihlal ve teşviş (karıştırma) ve mülk ü milleti tahrip edip, bekay ı mülk ve millet hakkında muzır (zararlı) olsa, hal’i lazım olur mu?
Beyan buyrula.
El Cevap: Allahü Alem olur.
Ketebehülfakir, Hasan Hayrullah.
Afa Anhü”
Hasan Hayrullah Efendinin imzasını taşıyan bu fetvaya göre, Sultan Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesinin gerekçeleri şunlardır:
1-Cinnet
2-Cehalet
3-Dini kuralları çiğneme
4-Devlet mülkünü tahrip etme
5-Devlet parasını kendi nefsi için harcama
6-Devlet mülkünü ve milletin geleceğini tehlikeye sokma.
Bu sayılan sebeplerin tamamı uydurmadır. İhtilali meşru gösterme telaşındandır. İyi bir inceleme yapılırsa, burada isnat edilen suçların tamamının, aslında ihtilalci paşalarca işlenmiş olduğu, bu suçlarının yanına ihanet suçunun da ilave edilmesi gerektiği görülür. Hem suçlu hem güçlü, hem de işlenen suçları mağdura yükleme…
Tarihin cilvesi…
Fetvanın da okunmasıyla Bayezit Kulesi’ne çekilen bayrak donanmaya bir işaretti. O anda cülus topları gümdürdemeye başladı.
Abdülaziz Han’ın bulunduğu Dolmabahçe Sarayı hem denizden, hem de karadan kuşatılmıştı. Karadaki kuşatmada Arap askerler kullanılmıştır. Bunlar Türkçe bilmediklerinden, verilen emri anlamadan bilmeden daha kolay yapabilecekleri düşünülmüştür. Şayet Türk askeri kullanılacak olsa, askerler tarafından çok sevilmekte olan Sultan Abdülaziz Han’ın, bu teşebbüsü tersine çevirip, aynı askeri birlikle ihtilali bastırması dahi söz konusu olabilirdi. Hem Arap asker kullanılmış, hem de askere şu söylenmiştir:
-Hocalar ihtilal yapmak için ayaklandılar. Sultanımız Dolmabahçe Sarayı’ndadır. Onu korumak için sarayı kuşatacağız!
Kuşatma bu bahane kullanılarak gerçekleşmiştir.
Cülus topları atılırken Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan saray görevlileri de uyandılar.
 Sabahleyin, Dar üs Seade Ağası Cevher Ağa, Padişah’ı uyandırmağa cesaret edemedi. Pertevniyal Valide Sultan'ı uyandırdı. O da Sultan Abdülaziz Han’ı uyandırdı. Yeni Padişah’ın cülus topları atılıyordu. Abdülaziz Han annesine:
-Bunlar beni 3.Selim’e mi döndürecekler? Ben bunu kimlerin yaptığını biliyorum...
Diyerek ihtilalcileri saydı. Sonra dilinden:
-Ben bu felaketi, otuz-kırk defa rüyamda gördüm… Takdiri İlahi böyle imiş!
İfadeleri döküldü.
Bu da gösteriyor ki, söz konusu ihtilal ve hemen arkasından gerçekleştirilecek olan alçak uygulamaları, Abdülaziz Han en az otuz-kırk defa rüyasında görmüştür. Böylece rüya olayı basit bir tesadüf olarak asla vasıflandırılamaz. Üstelik olaylardan önce açıklanması herhangi bir şüpheyi yok etmektedir.
Abdülaziz Han ihtilali öğrenir öğrenmez, 3.Selim Han’ı anmıştır. O halde kimdir 3.Selim Han? Kısaca bilgi vermek gerekir:
 
3.SELİM HAN HAKKINDA KISA BİLGİ

24 Aralık 1761’de Topkapı Sarayı'nda doğdu. Şehzadeliğinde en değerli hocalar elinde mükemmel bir eğitim ve öğretim görerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimlerini, Arapça ve Farsça’yı öğrendi. Amcası 1.Abdülhamid Han devrinde hükümdarlık sırasının kendisine de geleceğini düşünerek, Avrupa devletlerinin siyasetini, idari ve askeri teşkilatlarını öğrenmeye çalıştı. Amcasının vefatı üzerine 28 Mart 1789’da 28 yaşında tahta çıktı. Aynı yıl Fransa’da büyük bir ihtilal meydana gelmişti.
3.Selim Han’ın hükümdar olduğu sırada Osmanlı-Rus ve Avusturya harpleri devam etmekteydi. Bilhassa Kırım’ın Moskof işgaline düşmesi dolayısıyla Selim Han çok üzülüyordu. Hazmedemediği bu durumu bir an önce düzeltmek istiyordu. O düşmana haddini bildirmeden ve ecdadının ahını yerden kaldırmadan Allah’ın canını almamasını ve devletin kuvvet bulmasını niyaz ederek göreve başladı.
Cephedeki serdarlara fermanlar göndererek düşmana karşı cansiperane mücadele edilmesini ve onların Kırım’dan çıkarılmasını istedi. Bu sırada Osmanlı ordusunun Rusya ve Avusturya cephelerinde bozguna uğradığı haberleri geliyordu. Sadrazam’dan Padişah’a kötü bir haber geldi:
-Askerde cenk edecek hal yoktur.
Bu haber üzerine daha da kederlenen Sultan;
-Ben kan ağlıyorum. Gece gündüz uğraşarak gönderdiğim bunca askerlerim ne oldu?
Diye sorar.
Lakin bu ordu ile zafer kazanılmasının mümkün olmadığını anlayan Selim Han, Avusturya ile 1791’de Ziştovi, Rusya ile de 1792’de Yaş anlaşmalarını imzalamak zorunda kalacaktır.
Bu sırada Avrupa’nın ve hususiyle komşularının Fransa İhtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilen Selim Han, derhal ıslahat teşebbüslerine girişti. Devlet adamlarının ıslahat hakkındaki fikirlerini raporlar halinde aldı. Bir komisyon kurarak ıslahat programını hazırlattı. Bu programda askeri ıslahatın yanı sıra mülki, idari, ticari, içtimai ve siyasi ıslahatlar da yer alıyordu. Bu programa bağlı olarak Nizamı Cedit adıyla yeni bir ordu kurdu. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek, humbaracı ve topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. 1794’te Mühendishanei Berri Hümayun kuruldu. Ticari ve iktisadi sahada yenilik yapılıp, Zahire Nazırlığı kuruldu. Avrupa devletlerinde daimi elçilikler kurularak, 1793’te ilk tayinler yapıldı. Avusturya, Fransa, Prusya ve İngiltere merkezlerine gönderilen elçiler, bulundukları memleketlerin her türlü ilerlemeleri ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayarak İstanbul’a rapor edeceklerdi.
Selim Han geceli gündüzlü çalışma ile kısa bir sürede gerçekleştirdiği ıslahatlarıyla bazı iyi neticeler alındığını gördü. Mısır’ı işgal eden Napolyon Bonapart’ın 1799’da Akka kuşatması, Cezzar Ahmet Paşa kumandasındaki Nizamı Cedit ordusu tarafından kırıldı. Akka önünde hayatının ilk ve en ağır yenilgisini tadan Napolyon, aynı yıl Mısır’ı da terk etmek zorunda kaldı. 1803’te Arabistan’da ortaya çıkan vehhabi isyanı bastırıldı. 1805’te Fransız İhtilali’nin etkisiyle Rumeli’de baş gösteren isyan hareketleri, Nizamı Cedit askeri tarafından kısa bir sürede bastırıldı. Devletin bu olaylarla uğraşmasını fırsat bilen Rusya, Osmanlı’nın içişlerine karışmaya başladı. Osmanlı topraklarına girerek Hotin, Bender, Kili ve Akkerman’ı ele geçirdi. İngilizler Mısır’a saldırdı. Osmanlı ordusu dışarıda bu hareketlere karşı başarılar kazandıysa da, oturmamış bir ocak olması dolayısıyla bir çok başarısızlıklara da sebep oldu. Fesat kazanları kaynamaya başladı. İstanbul’da Nizamı Cedit düşmanları çeşitli tahrikler sonucu harekete geçti. Fransa ve İngiltere’nin etkisi ile Osmanlı devlet adamlarının bazısı da bu olayları kışkırttı. Aleyhte büyük bir isyanın başlaması üzerine 3.Selim Han Nizamı Cedit ıslahatlarını kaldırdığını ilan etmek zorunda kaldı. Ancak bununla yetinmeyen isyancılar, Nizamı Cedit taraftarı devlet adamlarını şehit ettikleri gibi, Selim Han’ı da tahttan indirdiler. Rusçuk yaranı Alemdar Mustafa Paşa, kuvvetleriyle gelerek 3.Selim Han’ı tekrar tahta çıkarmak için harekete geçti ise de daha önce davranan asiler, Sultan’ı harem dairesinde şehit ettiler (28 Temmuz 1808). Laleli Camii yanında babası 3.Mustafa Han’ın türbesine defnedildi.
İşte ihtilal sabahı Sultan Abdülaziz Han, bütün bu olayları hatırlayıp yukarıdaki sözü söylemişti.
 
AKLINI SATMAMIŞ OLANLAR NE DEDİ?

Atılan top sesleri ile tüm İstanbul uyanmış, herkes başka yorumlara başlamıştı. Nazırlardan bir kısmı da, Abdülaziz Han’ın vefat ettiğini, yeni Padişah’ın cülus ettiğini bu topların onun için atıldığını sanmıştı. Bunlardan biri de Yusuf Kamil Paşa’dır. Top seslerini duyunca hemen seraskerlik binasına koşmuş, orada çete reisi Hüseyin Avni Paşa’dan gerçeği öğrenince de galiz bir küfür savurduktan sonra sadrazamı bularak;
-Bunca yıldır unutulmuş bir uğursuz işi yeniden yaptınız! Şahsi menfaatlerinizi muhafaza etmek için devlet ve milletin menfaatini ayaklar altına aldınız. Bu yüzden dahilde ve hariçte bir çok fenalıkların meydana geleceğini hiç düşünmediniz mi? Allah cezanızı versin!
Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa:
-Hal’ umum milletin ve ulemanın ittifakları ve Fetvayı Şerif’le icra edilmiştir.
Diye savunacak oldu. Bunun üzerine Yusuf Kamil Paşa:
-Bu garazkarane muameleye milletin bir tek ferdinin rızasının olduğu düşünülemez. Her ihtilalin arkasından Devleti Aliyye’nin başına nice musibetlerin çöktüğünü tarihler yazıyor. Şimdi de politika karmakarışık olacak. Korkarım ki bir savaş çıkıp nice kanlar akacaktır.
Rüştü Paşa’nın ihtilali meşru göstermek için ilave olarak şunları söylemesi çok manidardır. Bu ihtilalin haçlı zihniyetine sahip İngilizlerce tezgahlandığı ve ihtilal yapan paşaların, paşa değil maşa oldukları bir kere daha anlaşılmıştır:
“-Bütün Hıristiyan ve Müslümanların ittifakıyla bu ihtilal yapılmıştır.”
Müslümanların değil ittifakı, haberlerinin bile olmadığı bu ihtilalin, İngiliz Hıristiyanlarının isteği ile yapılmış olduğu, böylece Sadrazam’ın ağzından tarihe yazılmıştır. Bir İslam Halifesi Hıristiyanların isteği ile düşürülüyor. Bu nasıl bir iştir?!. Bu nasıl bir ihtilaldir, bu nasıl bir maşalıktır?
İhtilalci çeteler artık rahatlamışlardır. Hallerinden çok memnun, mütebessim, vatan kurtarmışlar gibi pozlarda üniformalarıyla mağrur mağrur ortalıkta dolaşmaktadırlar. Bıyıklarını balta kesmez olmuştur.

RÜYANIN İLK KISMI GERÇEKLEŞİYOR

İhtilalciler hiç vakit kaybetmeden Abdülaziz Han’ın Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarılıp Topkapı Sarayı’na nakledilmesini emrettiler. Kendisine bu keyfiyet söylenince Abdülaziz Han:
-Bana bunu Avni Paşa etti, Rüştü Paşa etti, Ahmet Paşa (Kayserili Ahmet Paşa) etti. Ben bu hale uğrayacağımı defalarca rüyamda görmüş idim. Bundan sonra Cebrail gelse devlet görevi kabul etmem. Artık makbulüm değildir. El hükmü lillah! Cenabı Hakk’ın takdiri böyle imiş.
Diyerek hayıflandıktan sonra:
-Ne yapalım kader böyleymiş Elhamdülillah!
Deyip tevekkül göstermiş, oğulları Yusuf ile Mahmud’un yanına gelmelerini istemiştir.
Bu arada yanına gelen Mabeynci Hafız Mehmed Bey’e şunları söylemiştir:
-Böyle olacağını biliyordum. Zira geçmiş sultanlardan benim gibi devletin şeref ve şanına hizmet edenler, felaketlere uğradılar. Amcam şehidi mağfurun uğradığı felaketin derecesi, tarih sayfalarını al kanlara boyadı. Herkese üzüntülü bir hatıra bıraktı. İşte onların gördüğü felaket benim hakkımda da zuhura geldi. Benim silahlandırdığım asker, tanzim ve ıslah eylediğim donanma, bu dakikada beni ablukaya almışlar. Bu durumda buradan nasıl giderim? Fakat gitmemek de olmaz.
Diyerek yanında gideceklere hazırlanmalarını emretti.
Aslında o anda, Dolmabahçe Sarayı’nı karadan ve denizden kuşatan askerler, Abdülaziz Han’ı bir suikastten korumak için orada bulunduklarını sanıyorlardı. Askere böyle denilerek bu görev verilmişti. Sultan Abdülaziz Han buradan çıkmayıp dirense, ya da askerlerle yüz yüze görüşse idi, ihtilalin geri tepme ve başarısızlığa uğrama ihtimali yüksekti. Elbette bunu bilmesi ve ona göre davranması o anda söz konusu olamazdı.
Bu sırada özel dairesi, harem daireleri, cariyelerin üstleri, şalvar içlerine varıncaya kadar aranıp taranmış, bulunan ne kadar kıymetli eşya veya mücevher, altın vesaire varsa ihtilal subayları tarafından yağmalanıp gaspedilmiştir.
Abdülaziz Han, yanında şehzadeleri Yusuf İzzettin ve Mahmut Efendiler ile, birinci ve ikinci mabeyinciler olmak üzere, üstü açık bir kayığa bindirildiler. Kendilerini takip eden diğer kayıkta ise annesi, eşleri ve haremden diğer görevliler olmak üzere, 11 kişi vardı. Sarayı kuşatan donanma gemilerinin yakınından geçerek Sarayburnu’na doğru yöneldiler. Savaş gemilerinin yakınından geçerken kritik dakikalar yaşandı. Şayet birilerinin o anda aklına gelse değişik şeyler yaşanabilirdi:
 Donanmanın hizasından geçildiği esnada Sultan’ın teknesi bir savaş gemisine yaklaşmış olsa, henüz Sultanlık ünvanı üzerinde bulunan Abdülaziz Han bir gemiye çıksa, geminin en rütbeli subayını yanına çağırıp:
-Seni kumandan tayin ettim! Benim sancağım gemiye çekilsin, baş kaptanlar dümene geçsin, topları doldurun, atışa hazır olun!
Dedikten sonra o büyük rütbeli subayın da:
-Ferman Efendimizindir!
Demesi ihtimal dahilinde bir olay idi. Ayrıca tüm zabitlerin, anında Sultan’ın emrine girmeleri mümkün ve muhtemeldi. Çünkü bu donanmayı o inşa etmiş, o geliştirmiş ve dünyanın sayılı donanmaları arasına girmesini sağlamıştır. Denizciler bu bakımdan Sultan’ı çok severlerdi. Bu durumda ihtilal tersine çevrilebileceği gibi, ihtilalci birkaç paşa da etkisiz hale getirilebilirdi. Ama Sultan’ın kaderine razı olduğu, karşı koymak gibi bir teşebbüsünün olmadığı görüldü.                                 
Sultan Abdülaziz Han, sağanak yağmur altında üstü açık kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldü. Abdülaziz Han ve diğer beraberindekiler sırılsıklam ıslanarak yollarına devam ettirildiler. Yolda görevliler kendilerine olmadık hakaretler yaptıkları gibi, şahsi servetini yağma edip haremindeki hanımefendilerin boynunda ve kulaklarında ne kadar ziynet eşyası varsa, çekip koparıp aldılar. Topkapı Sarayı’na götürülerek 3.Selim Han’ın şehit edilmeden önce hapsedildiği odasına adeta tıkılarak hapsedildiler. Elbise ve çamaşırları sırılsıklam olmuştu ama, yedek elbise olmadığından yapacak bir şey yoktu. Bir iki sandalyeden başka hiçbir eşya da yoktu. İlerleyen saatlerde yiyecek istedilerse de, bu da mümkün olmuyordu. Adeta terkedilmiş bir odada terkedilmiş kişiler olarak bırakıldılar.
Abdülaziz Han:
-Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!
Dedi.
Üç gün kuru tahta üzerinde aç ve susuz olarak bırakıldı. 
Sultan ve beraberindekilerin burada geçirdiği üç günü Başmabeyinci Ethem Efendi şöyle anlatır:
“Abdülaziz Topkapı Sarayı’na gönderildikten sonra 3.Selim’in şehit edilmiş olduğu daireye konuldu. Hakkında mülayim ve alicenabane muamele yapılması icab ederken, bayağıca muamele yapıldı. Bir müddet aç kaldı ve sonradan çorba verilmesine müsaade olunmuş ise de, bu defa kaşık unutuldu. Sonra bir kırık kaşık bulup verdiler. Abdülaziz bu hallere karşı mütevekkil bir vaziyet almıştı:
-Getiriniz! Ziyanı yoktur! Mukadderatı İlahiye’dendir!
Sözleriyle o kırık kaşıkla o çorbadan içti.
Abdülaziz abdest almak istediği zaman:
-Emir yoktur!
Diyerek nalın vermemişler, gece yatacağı zaman yağmurdan ıslanmış olan paltosunu çıkarıp gecelik entari vermediklerinden ıslak elbisesi üzerinde kurumuştu. Kendisini en çok üzen ve ağlatan şey, Sultan 3.Selim’in dairesine konulmuş olması idi. Bundan dolayı pek korkmuştu. Daima ağlıyor, öldüreceklerinden korkup nefsini tehlikede gördüğünden telaş ediyordu. Ve:
-Bize bir yer tayin etmezler mi? Yoksa burada mı bırakacaklar?
Demekteydi. Onun bilhassa Sultan Selim’in dairesine konulmasında bir kasıt olup olmadığı malum olmamakla beraber, vehmini tahrik ve kendisini korkutmak için yapılmış olması da muhtemeldir.
Kendisine yapılan bu muamelede de, 5.Murad’ın bir dahli yoktur. Çünkü yeni padişah hal’ erkanının elinde oyuncak gibi olup, hal’ erkanı da seraskerin emrinde idiler. Topkapı Sarayı’na girdiği zamandan itibaren, bir çok tarihi vakalara, cinayetlere sahne olan bu yerde kalmak, Abdülaziz’in vehmine dokunmuş ve kendisini öldüreceklerine zahip olmuştu. Bundan dolayı:
-Aman, beni Sultan Selim gibi öldürecekler! Düşmanlarım ahz ı ser edecekler  (Kellemi alacaklar)! Bedhahlarım (ölümümü isteyenler) var ise muhibbanım (dostlarım) da vardır. Şu halde kalırsam akibet beni itlaf ederler (sonunda öldürürler)…
Gibi sözler söylemekteydi.”
5.Murad Han’ın Abdülaziz Han’a gösterilen bu kötü muameleden haberi olmadığı anlaşılmaktadır.
Sultan Abdülaziz Han, 5.Murad Han’a mektup yazarak, Beşiktaş’taki Feriyye Sarayı’na naklini istedi. O zaman yeni Padişah bundan haberdar olmuştu. Arzusunu yerine getirerek Çırağan Sarayı’nın yakınındaki Feriyye Sarayı’na nakledilmesini emretti. Nakil yapıldı ama, mahrumiyet şartlarında pek de iyileşme olduğu söylenemez. Yazacaklarımızdan da anlaşıldığına göre 5.Murad Han’ın herhangi bir serbest emir verme ve netice alma iradesi yok edilmiş, hal’ erkanı dilediklerini, diledikleri şekilde yapıyorlardı. Aslında 5.Murad Han’ın içkiye düşkün olduğu, akli melekelerinin noksan olduğu, hatta veliahtlığında paşaların teşviki ve yönlendirmesi ile mason teşkilatına kaydolduğu bilinmektedir. Tahta çıkarılıp biat edildiği merasimlerde de, iki sözü bir araya getirmekte zorluk çektiği, iki de bir korkmadığını beyan etmek suretiyle, korkunun kendisini ne hale getirdiğini açıkça göstermiş oluyordu. Dudaklarının uçuklamış olduğu, göz aklarının büyümüş ve sararmış, gözbebeğinin de küçülmüş ve mosmor olduğu bakanlar tarafından görülebiliyordu.
Nerede Abdülaziz Han gibi bir değerli şahsiyet, nerede onu alaşağı edip yerine getirdikleri 5.Murad Han?.. Bu ihtilalle devletin geleceği açıkça tehlikeye atılmış bulunuyordu.
Bu arada Abdülaziz Han’ın kendine ve yakınlarına ait ne varsa hepsi gasbedilip, ihtilalci subayların zimmetine geçirilmişti. Tarihinde ilk defa bir padişahın haremine girilmiş, edepsizce bir soygun gerçekleştirilmiştir.
Bu rezilce soygunu tarihler şöyle kaydeder:
“İhtilal günlerinde Sultan Abdülaziz’in dairesi yağma edilmiş, bunca güzel ve değerli eşya şunun bunun elinde kalmıştır. Sultan’ın annesi ve hanımlarının üzerindeki eşya ve ziynetlerine varıncaya kadar alınmıştır.Yeniçeriler zamanında yapılan ihtilallerde bile, padişah haremleri hakkında bu türlü hakaret ve soygun olduğu görülmemiştir. Bu bakımdan bu rezilce hareketler, halk arasında duyulunca ihtilalcilere sempati duyanların bile nefret etmesine sebep olmuştur.”
İhtilalcilik işte böyle bir şey olsa gerek.
 
ŞEHİT EDİLMESİ

Sultan Abdülaziz Han, Feriye Sarayı’na yerleştiğinde, hemen sarayın bağlantı kapıları örülerek tecrit edilmiş, bir tek önüne yapılan karakola açılan kapısı çalışır vaziyete getirilmişti. Karakol da dışarı ile temasını kesmek için devreye sokulmuştu. Abdülaziz Han, Topkapı Sarayı’ndan çıkarılıp buraya getirilirken yanına bir pala (bir çeşit kılıç) almıştı. Bu kılıç ihtilalcilerin emri üzerine kendisinin elinden alındı.
Yine yiyecek bulmakta sıkıntı çekmeye başladılar. İçecek çorba ve yiyecek ekmek bulamadılar. Haremin küçük çocukları bile aç bırakılıyordu. Yardımcı eleman olarak Mabeynci Fahri Bey bulunuyordu. Elbette ihtilalciler tarafından seçilmişti. İhtilalcıbaşı Hüseyin Avni Paşa, derhal üç kişiyi daha görevlendirip buraya gönderdi. Güya bahçevan olarak görevlendirilen bu üç kişi eski pehlivanlardan seçilmişti. Bunlar:
Süvari Mustafa Çavuş,
Yozgatlı Mehmet,
Cezayirli Mustafa,
İsimlerinde üç kişi idiler.
Bunlar güçlü kuvvetli kişiler olup gizli görevleri vardı. Şöyle ki:
Suikasdi kafasına koyan Hüseyin Avni Paşa, güçlü kuvvetli bir pehlivan olan Abdülaziz Han’ı, onun gibi pehlivanların ancak tutup öldürebileceğini hesaplamış ve bu tür insanları bulup görevlendirmişti. Kendilerine yüksek maaşlar verilerek buraya görevlendirilen bu eski pehlivanlar, daha sonra mahkemeye ne için ve kaç para maaşla görev aldıklarını, kendilerine görevin Hüseyin Avni Paşa tarafından nasıl verildiğini, görevlerini nasıl yaptıklarını bir bir itiraf etmişlerdir. Onların itirafları ve harem mensuplarının ifadeleri ile bundan sonraki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:
4 Haziran 1876 günüydü... Saat sabahın 09’u idi. Padişah, Kur’an okuyordu. Yusuf Suresi’ne gelmişti. Katiller sessizce Sultan Abdülaziz Han’ın kapısına sokuldular...
Suikastçılar kapıda beklerken,  Padişah’ın eski ikinci mabeyincisi Fahri Bey, izin alıp odaya girdi. Sultan Abdülaziz Han; Feriyye Sarayı’na getirildiğinden beri Fahri Bey özel hizmetine bakıyor, daha doğrusu Hüseyin Avni Paşa’ya dakika dakika Padişah’ın yaptıklarını rapor etmek üzere yakınında bulunuyordu.
Önce hal hatır sordu.
Abdülaziz Han:
-Hamd olsun Yüce Rabbime! Beterin beteri vardır…
Diye cevap verdi.
Bu sırada Kuranı Kerim okumaktaydı.
Gözleri kapıya kayınca Cezayirli Mustafa Pehlivan’la Yozgatlı Mehmet Pehlivan ve Mustafa Çavuş’u fark etti. Durumu kavradı. Rengi attı. O sırada kapıda bekleyenlerden Boyabatlı ve diğerleri de odaya girdiler. Fakat bir şey söylemesine fırsat kalmadan, üçü bir anda atılıp bastırdılar. Boyabatlı ile Cezayirli, Padişah’ı dizleri üzerine oturtup çırpınmasını önlemeye çalıştılar. Fakat Padişah çok güçlüydü, zaptedemediler. Fahri Bey, Sultan Abdülaziz’in kollarını arkadan tuttu. Yozgatlı Mustafa Pehlivan ise, keskin bir hançerle Padişah’ın bileklerini kesmeye başladı. Olaya intihar süsü vereceklerdi. Ama hiçbir intiharda iki bilek birden kesilemezdi. Önce sol bileğini atardamarla birlikte derince keserek kanın şiddetle fışkırmasını sağladılar. Sonra da sağ bileğini aynı şekilde. Sağ bilekten fazla kan çıkmadığı görüldü.
Bilekleri kesilen eski Padişah, ikinci mabeyinci Fahri Bey’e son kez bakıp mırıldandı:
-Şu kestirmeye kıydığın eller, iki gün önce sana kıymetli bir sedef tesbih hediye etmemiş miydi?
Kaderin hükmüne bakınız ki; baş katili Fahri Bey’i kahveci çıraklığından almış, ikinci mabeyincilik gibi sarayın en yüksek görevlerinden birine kadar yükseltmişti.
Damarlarında ileri geri işleyen hançer derinlere daldığı zaman eski Padişah dayanamadı... Acıyla inledi:
-Ahh! Aman Allahım! Can kurtaran yok mu?!.
Kapı ve pencereler sıkı sıkıya kapatılmış bulunduğundan bu feryadı duyan olmadı.
Canı, kanıyla birlikte oluk oluk damarlarından akıp gitmeye başladı.
Kan, okumakta olduğu Kuranı Kerim’e de sıçradı. Bu Kuranı Kerim, özel eşyaları arasında Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır.
Okuyucularıma hatırlatmak kabilinden yazıyorum, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler bölümünde üzerine kan sıçramış bir Kuranı Kerim daha vardır. Ama o Kuranı Kerim, Hazreti Osman’a aittir. Benzerliğe bakınız ki, o da evine giren azılı katiller tarafından şehit edilmiş, kanı Mushafa damlamış bir Halifei Müslimin idi. Hem de Hulefai Raşidin’in üçüncüsü. Adeta tarih tekerrür ediyordu. Bu olayın da acıklı bir öyküsü vardır. İbretlik bir olaydır. Henüz fırsat bulup okumamış olanlara bu konuyu okuyup öğrenmelerini tavsiye ediyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                               
Katiller korku dolu gözlerle son nefesini vermek üzere olan koca Padişah’a baktılar. Sonra pencereden bahçeye çıktılar. Süratle kaçtılar. Böylece kapının içeriden kilitli olarak kalmasını sağladılar ki, intihar olayı inandırıcı olsun. Koridora derin bir sessizlik hakim oldu... Neden sonra Padişah’ın odasının önünden geçen saray hizmetkarlarından Arzıniyaz Kalfa, odadan hırıltılar geldiğini duydu. Kapıyı zorladı, ama içerden sürgülenmişti.
-Yetişin! Yetişin!  Efendimize bir haller oldu! Yetişin!..
Diye bağırmağa başladı.
Koşup gelenler, kapıyı kırarak odaya girdiler. Şimdi saat tam dokuzu otuz altı geçiyordu. Sultan Abdülaziz Han’ın kanlar içinde vücuduyla karşılaştılar.
Henüz yarı canlı idi.. Fakat Hüseyin Avni Paşa’nın kesin talimatını önceden almış olan bazı subaylar, son çırpınışlarla titreyen vücudunu, kanları aka aka ve adeta sürükleye sürükleye saray kapısı önünde bulunan karakolun kahve ocağına taşıdılar. Bir tahta sedire uzattılar. Hala sağ olan eski Padişah’ı kurtarmak için kıllarını bile kıpırdatmıyorlardı. 
Bir süre sonra ihtilalci çetenin başı Serasker Hüseyin Avni Paşa çıkageldi.
Aslında olay yerine ilk olarak gelebilmek ve delilleri yok edebilmek için her türlü tertibatı almıştı. Konağı Feriyye Sarayı’nın tam karşısında, boğazın karşı kıyısında deniz kenarında bulunuyordu. Akşamdan Abdülaziz Han’ın katli için tüm tedbirleri aldırmış, konağına çekilmiştir. Ama uyumamış, elinde dürbünle devamlı Feriyye Sarayı’nı gözlemektedir. Sabah bu öldürme işi bitip, etraftan duyulunca ve feryatlar kopunca, beklediği anın geldiğini anlayan melun Paşa, hazır beklettiği kayığına atlamış ve olay yerine ilk gelen kendisi olmuştur. Gelir gelmez can çekişmekte olan Sultan’ı hemen karakolhaneye getirtmiştir. Hala canlı olan Sultan’ın akan kanı durdurulsa ve acil tedbir alınsa, kurtulma ihtimali vardır. Ama Hüseyin Avni Paşa kasden hiçbir tedbir almamış, alınmasına da müsaade etmemiştir. Eski bir pencere perdesini koparıp Padişah’ın üstüne örterken, Padişah gözlerini açmıştır… Şeytanın yüzüne bakar gibi Hüseyin Avni Paşa’nın yüzüne bakmış, bakmış, sonra bakışları camlaşmış, donuklaşmış ve kurumuştur…
 Bu acıklı an için tarihler şu notu düşmüştür:
“Yaralı kuşlar için bile hastaneler kurmuş olan Osmanlı! Hayvana eziyet etmeyi bırakın, haddinden fazla yük yükleyenleri bile cezalandıracak kanunnameler çıkarmış bulunan Osmanlı! Merhameti hakim kılmak için her yola başvurmuş bulunan bir Osmanlı! Ve o an, şehitlik şerbetini içmekte olan, belki bir müdahale ile hayata dönderilebilecek olan bir Osmanlı Sultanı! Halifei Müslimin! Osmanlı ve Hüseyin Avni Paşa’nın merhametsizliği, gaddarlığı, kapkara olmuş olan vicdanı. Bu ikisini karşılaştırmak! Soysuzlaşmanın bu derecesine inmiş olan bir Osmanlı Paşası…Ya orada bulunanlar; nazırlar, doktorlar, askerler, alimler, görevliler… Hiç kimsenin isyanını açığa vuramaması… Hatta Abdülaziz Han’ın annesinin ifadesine göre, oğlunun cesedi üzerine kapanıp feryad ettiği sırada, başına gelenleri sonradan anlatmıştır:
 Bu sırada şaşkınlık ve düzensizliğinden faydalanan bir subay, cesedin üzerinden kaldırıp teselli etme bahanesiyle kendisinin yüzük ve küpelerini gaspetmiştir. Hatta takma dişlerini, ağzından söküp almıştır... Belki içinde altın veya mücevher vardır diye…                                                                                                                                                                                                                               
Bu Osmanlı tarihinde gerçekten yüz kızartıcı bir durumdur. Baştaki yüksek ahlaka bakın, o andaki  ahlaksızlığa vicdansızlığa bakın!.. Ne kadar büyük bir uçurum değil mi?.. ”
Bir müddet sonra Maliye Nazırı Yusuf Paşa olay yerine geldi. Daha önce Hüseyin Avni Paşa’nın kendisine naklettiği, Padişah’ın rüyasını hatırlattı. Ve ne düşündüğünü sordu. Hüseyin Avni Paşa elini dizine kuvvetlice vurduktan sonra istihzalı bir tavırla cevabı verdi:
-Saraydan Abdülaziz’in çıkarılma rüyası evet gerçekleşti. Birinci bölüm tamamdır. Beni askerlerin parçaladığı ise yalan çıktı.
Bunu söylerken adeta gözlerinin içi gülüyordu. Öyle ya, intikamını almış, Padişah’ı öldürmüş, delilleri ortadan kaldırmış, böylece tereyağından kıl çeker gibi ihtilali yapıp, her şeyi kitabına uydurmaya muvaffak olmuştu. Askerler kendini parçalayabilir miydi?.. Her biri emrini yerine getirmek üzere koşuşturan şu askerler… Abdülaziz’in rüyasında kendini parçalıyor gördüğü askerler… Hadi canım sen de. İşte rüyası çıkmamıştı.
Daha sonra olay yerine doktorlar çağrıldı. Resmi bir rapor düzenlendi ve ilan edildi... Buna göre; eski Padişah’ın sinirleri bozulmuştu. Sakalını düzeltmek için o sabah annesinden ayna ve makas istemişti. Ve bu makasla damarlarını kesip intihar etmişti. Halbuki doktorlar şehit Sultan’ın cesedini tam muayene bile edememişlerdi. Hüseyin Avni Paşa cesedin başında:
-Orasını açma, burasını elleme, bu ahmet ağanın, mehmet ağanın cesedi değildir. Bu Cihan Sultanı bir Padişah’ın cesedidir. Bu cesedin her bir tarafını size gösteremem!
Diyerek doktorların tam görev yapmalarına mani olmuştur. Tam muayene edilebilseydi Sultan’ın vücudundaki darp izleri, sıyrıklar ve suikastı ele verecek deliller açığa çıkabilirdi.
Bu rapor yayınlandığı an bile, hiç kimseyi inandıramadı. Ama o devirde hüküm süren Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ve Mithat Paşa gibi diktatörler, olayı örtbas ettiler.
Sultan Abdülaziz Han’ın şehid edilmesinden birkaç gün önce çekilmiş son fotoğrafı çağımızda yeni ortaya çıkmıştır. Yüzyıldan fazla süredir saklanan kıyafetler, Topkapı Sarayı’nın depolarında ortaya çıktı. Giysiler pantolon, hırka, dizlik, gömlek, atkı ve iç kıyafetten oluşuyor. Yanlarında, Sultan’ın bileklerini kestiği iddia edilen bir makas da var. Tanıtıcı etikette, "Abdülaziz'in şehadetinde üzerinde bulunan giysiler" kaydı düşülmüş. Olayın üzerinden yaklaşık birbuçuk asır zaman geçmesine rağmen elbiseler hala kan kokuyor. Padişah’ın cenazesini yıkayan Sultanahmet Camii imamı Ömer Efendi’nin:
“Hala bileklerinden kanlar süzülüyordu, vücudunda darp izleri vardı.”
İfadesini doğrularcasına kıyafetler kanlar içinde. Ancak herhangi bir yırtılma yok.
Daha sonra kurulan Yıldız Mahkemesi’nde yargılanmak üzere İzmir’den alınıp İstanbul’a getirilen Mithat Paşa şöyle diyecektir:
“Yayınlanan raporu okudum. Merhumun intihar ettiğine pek ihtimal vermedim. Ama diğer vekiller ses çıkarmadığı için ben de sustum…”
Mithat Paşa da, Yıldız Mahkemesi’nde diğer yardakçılarıyla birlikte suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılacak, ancak Sultan 2.Abdülhamid Han’ın affına uğrayıp sürgünle paçayı kurtaracaktı.
 Sultan Abdülaziz Han’ın şehit edildiği, Yıldız Mahkemesi’nde kesinlik kazanmışken; resmi tarih, siyasi sebepler yüzünden, Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve diğer katilleri korumak için intihar ihtimalini savundu. Yıldız Mahkemesi’ni kanun dışı ilan ettiler.
Başka çareleri de yoktu. Çünkü bu mahkemeyi kabul etmek demek, hükmünü de kabul etmek demekti. Hükmünü kabul etmek ise, Mithat Paşa’nın katil olduğunu kabul manasına gelirdi. Oysa resmi tarih, Mithat Paşa’yı kahraman sayıyordu. Sultan 2.Abdülhamid Han’ı yerin dibine batırmak için ona karşı olan herkesi “büyük” ilan etmek, bir zamanların kötü bir alışkanlığı, gerçekdışı, tarih dışı saplantısıydı. Sultan 2.Abdülhamid Han’ı çok haklı olduğu konularda bile suçlamak, Cumhuriyet devrinin uzun süre modası halinde yaşadı. Özel sohbetlerinde Sultan 2.Abdülhamid Han’ı takdir eden bazı tarihçiler, iş yazıya dökülünce sürekli tenkit ettiler.
Sultan Abdülaziz Han’ın cenazesini Sultanahmed Camii İmamı Ömer Efendi yıkadı. Ve Sultan Mahmud türbesine defnedildi.

RÜYANIN SON KISMI DA GERÇEKLEŞTİ
 
Sultan Abdülaziz Han’ın hunharca şehid edilmesinin üzerinden oniki gün geçmişti. Bir subay olan kayınbiraderi Çerkez Hasan, Sultan Abdülaziz Han’ın uğradığı felakete tahammül edemeyerek, Mithat Paşa’nın konağında toplantı halinde bulunan vekiller heyetini bastı. Ortalık kan gölüne döndü. Ölüler, yaralılar, feryatlar, naralar birbirine karışıyordu.
En iyisi olayın tamamını özetlemek.
İşte olay:
Abdülaziz Han’ın ihtilal yoluyla tahttan indirilmesi ve sonra da hunharca şehit edilmesinde en baş rolü oynayan Hüseyin Avni Paşa’yı öldüren Çerkez Hasan, 1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmail Bey, Rus mezaliminden dolayı Kuzey Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes Beyi idi. Çerkes Hasan, 1864’te Bahriye İdadisi’ne girdi. Sonra bu okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra bir yandan atıcılığı ve biniciliği ile Padişah’ın takdirini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Abdülaziz’in zevcesi olduğu için, kendisi de Padişah’ın kayınbiraderi oluyordu. Şehzade Şevket Efendi ile Esma Sultan’ın dayısıdır. Bu yüzden Sultan Abdülaziz Han’ın büyük oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin yaverliğine getirildi.
Bu sırada 30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülaziz Han yukarıda anlatıldığı üzere tahttan indirilmişti. Çerkez Hasan’ın ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Abdülaziz Han’ın hal’ edildiği gün, Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na nakledilmesi esnasında mücevher sakladığı şüphesiyle omzundaki şal, Padişah’ın gözleri önünde çekilip alınarak hakarete uğramıştı. Kadınefendi, omuzları açık olarak boğazı geçmiş ve hastalanmış, Sultan Abdülaziz Han’ın şehit edilmesi üzerine de, şok geçirerek 11 Haziran günü vefat etmiştir.
Bu olaylar Çerkez Hasan’ın intikam ateşiyle tutuşmasına sebep olmuştu. Bu da az çok tahmin edilebiliyordu.
Hüseyin Avni Paşa, Padişah’ı devirdikten sonra onun kayınbiraderi olan Çerkes Hasan’ın İstanbul’da Birinci Ordu’da görev yapıyor olmasını, yaptığı zulümler açısından tehlikeli görmüştü. İntikam almasından çekiniyordu. Bu sebeple kolağası rütbesiyle onu merkezi Bağdat’ta olan Altıncı Ordu’ya tayin etmiş, uzaklaşmasına çalışmıştı. Ancak Hasan Bey gelişen olaylar üzerine Bağdat’a gitmeyi reddetti. Bilhassa ablasına karşı yapılan muamele kendisini son derece sarsmış olup, Hüseyin Avni Paşa’ya haddini bildirmeye karar vermişti. Bağdat’a gitmeyi reddeden Hasan Bey tutuklandı ise de, gideceğine dair verdiği söz üzerine serbest bırakıldı. Hasan Bey halasının konağında, yani Cibali’de kalıyordu. Bekardı. Bu konağa gidip baştan aşağı silahlandı.
Abdülaziz Han’ı şehid ettiren paşaların bıyıklarını balta kesmiyordu. Her biri bir gurur abidesi haline gelmişti. Artık yeni Padişah’ın da tüm yetkilerini kullanıyorlar, istediklerini asıp, istediklerini kesiyorlardı. Bu arada sık sık bir araya gelip işret ve zevkü safa alemleri de düzenliyorlardı.
İşte böyle zevk ve safa meclislerinin birindedirler. Kabine toplantısı bahanesiyle, başarılarının zevki içinde Midhat Paşa’nın Beyazıt’taki konağında, 15 Haziran gecesi toplanmışlardır. Çerkes Hasan Bey de olan biteni takip ediyor, istediği şartların oluşmasını bekliyordu. Bu toplantı esnasında içeridekilerin iyice sarhoş olduklarını tahmin ettiği bir anda, konaktan içeri daldı. Kapıdaki görevliler, üniformalı olduğu ve sarayla ilgisi bulunduğu için ve de çakırkeyif yarı sarhoş olduklarından dolayı, onu haber getirdi zannetmişlerdi. Bu sebeple kolayca konağın üst katına çıktı ve tabancalarından birini çekerek eline aldığı halde kabinenin toplandığı salona daldı. İçeride birden bire nara sesleri silah seslerine karıştı. Feryat figan ve imdat çığlıkları etrafı çınlatıyordu.
İçeride neler oldu? Bunu da orada bulunanlardan biri olan Mahmut Celalettin Paşa’dan aynen okuyalım:
“-Davranmayın!..” narasıyla toplantıda hazır olanları tehdit ve bir elinde kama, diğer elinde tabanca bulunduğundan, onları göstererek hemen odanın en başında oturmakta olan Hüseyin Avni Paşa’nın göğsüne bir kurşun attı. Hüseyin Avni Paşa ellerini yukarı doğru kaldırarak harekete başlayınca tabanca kurşunları birbirini takip ederek patlamaya başladı. Bu arada açık bulunan oda kapısına doğru da kurşun atıyordu. Toplantıda bulunanlar neye uğradıklarını bilemediklerinden ve o günlerde Abdülaziz Han’ın yakınlarının tüm paşaları yakalayıp idam etme kasdının da tahmin edilmesinden dolayı, bu kişinin tek başına bu baskına cüret edemeyeceğini düşünerek, bunun arkasında kalabalık yardımcıları bulunduğu zannıyla toplantıda bulunanların çoğu sofaya açılan ve yan odalara giden kapılardan kaçmak için hücum ettiler. Ben de yanımda bulunan Mithat Paşa’nın can havli ile sofa tarafından, canını kurtarmak için koştuğunu görüp o tarafa kaçtım. Merdiven başına vardığımda Mithat Paşa’yı yere düşmüş ve dehşet içinde kalmış olarak gördüm. Can havliyle aşağıdan hücum eden görevlilerin ayakları altında kalmamak telaşıyla tarifi imkansız bir panik içinde alt kata koştum kurtuldum. Ama, toplantı odasında tabanca sesleri devam ediyordu. Yanan barut ışıkları şimşek gibi etrafa yayılmakta olduğundan, neler olduğunu, vekillerden kimlerin öldüğünü, kimlerin kaldığını o anda bilmek imkansızdı. Kaçıp kurtulanların her biri, sıranın kendilerine gelmekte olduğu endişesiyle dehşet içinde bekleşiyorlardı. O esnada sokak kapısından, mahalle halkından ve silah sesleriyle koşup gelen zaptiye neferlerinden oluşan bir kalabalık ortaya çıktı. Daha sonra Seraskerlik binasından birkaç bölük asker çağırılmıştı. Böylece konağın avlusu savaş meydanına döndü. Askeri güçler içeriye girip, merdivenleri yukarı çıkmaya başladılar. Toplantıyı basan adamın üzerine yürümeye başladılar. O ise Hüseyin Avni Paşa’yı göğsünden vurmuş, Paşa can havliyle sofaya kadar gelmiş ve orada düşmüş idi. O kişi Hüseyin Avni Paşa’nın bu hareketini görünce üzerine doğru gelirken Bahriya Nazırı Kayserili Ahmet Paşa üzerine atlamış, arkasından ellerini tutmak istemiş ve tabancasını elinden almaya teşebbüs etmişti. Kamasını sıyıran baskıncı, Ahmet Paşa’nın elini yüzünü ve kollarını yaralamış olduğundan can havliyle kendini toplantı odasının yanındaki küçük odada gizlenmeye çalışan Sadrazam ve üyelerden Halet Paşaların yanlarına gidip kapıyı kapatmıştı. Bunun üzerine baskıncı sofaya çıkıp, Hüseyin Avni Paşa’yı kanlar içinde yatmış bulunca, bu hala yaşıyor diye üzerine çöküp kama ile vücudunu parça parça etmişti. Bundan sonra geri odaya girerek korkudan bayılmış olan Hariciye Nazırı Raşit Paşa’yı da, bana engel olur endişesiyle boynundan tabanca ve kama ile öldürüp vekillerin bir kısmının gizlendiği odaya yönelmişti. Bu sırada Mithat Paşa’nın etrafından olan Ahmet Ağa adında bir kişi ekmek bıçağı ile ensesinden vurmuş ve vurmaya devam ederken baskıncı onu da tabancasıyla öldürmüştü. Ortalığı karıştırmak için avizede yanmakta olan mumları söndürmüş, odanın perdelerini tutuşturmuştu. Bir yandan da kapalı olan oda kapılarına yüklenerek, bağırarak saklanmış olan nazırları ismen çağırmaya ve kapıları açmalarını istemeye başlamıştı. Bunu duyan Sadrazam alçak ve babacan bir sesle:
-Oğlum kapıyı açamam!.. Sen hiddetlenmişsin!.. Bana bir şey yapmayacağını biliyorum da, hiddet arasında belki bir fenalık olur diye çekiniyorum.
Diyerek onu caydırmaya çalışırken, bir taraftan da arkadaşları ile kapıların arkasına dayanmaya çalışıyor imiş. Her ne ise asker yetişip baskıncıyı süngüleri ile etkisiz hale getirip yakaladılar ve aşağı indirmeye başladıklarında, kolağası Şükrü Bey’i ve bir askeri de öldürdü. Böylece 5 kişiyi öldürüp üç kişiyi de yaralamış oluyordu. Kendisi Babı Seraskeri Hapishanesine götürüldü.”
  Hadiseyi işiten İngiliz Büyükelçisi Sir Henri Eliotte telaşla:
-Midhat Paşa’ya bir şey oldu mu?
Diye sormuştur. Çünkü, Abdülaziz Han’ın tahttan indirileceğini bilen dört kişiden biri de bu büyükelçiydi. Midhat Paşa ve Hüseyin Avni’nin samimi arkadaşıydı. Dolayısıyla Mithat Paşa’nın da, Abdülaziz Han’ın katillerden biri olduğunu biliyordu.
Yaralarını tedavi ettirmeyi reddeden Çerkes Hasan Bey, Divanı Harp kararıyla önce askerlikten ihraç edildi, sonra da idama mahkum edildi. Ertesi günü yani 17 Haziran 1876 günü Beyazıt Meydanı’nda bir dut ağacına asılarak idam edildi. Diktatör Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü halk arasında sevinçle karşılandı. Çerkes Hasan’a ise o nispette acı duyuldu ve gönüllerde Milli Kahraman olarak yerleşti.
Edirnekapı’ya defnedilen Çerkes Hasan Bey’in demir parmaklıklı mezarının büyük taşında:
 “Ümera ve guzatı çerakiseden İsmail Bey’in oğlu olup, Harb Okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken genç yaşında velinimeti uğrunda fedayı can eden Çerkes Hasan Beyin kabridir.”
Yazılıdır.
Böylece Sultan Abdülaziz Han’ın gördüğü rüyanın ikinci kısmı da aynen tahakkuk etmiş, kendisini şehid eden Hüseyin Avni Paşa, parça parça edilerek öldürülmüş, diğer işbirlikçi ve cuntacı paşaların birkaç tanesi de, intikam kasdıyla öldürülmüştü.
Hüseyin Avni Paşa’ya, Padişahın şehit edildiği o sabah karakolhanede ilgili rüya anlatıldığında elini dizine şiddetlice vurarak:
-Görüyorsunuz, rüyasının bir kısmı tahakkuk etti. Kendisi Dolmabahçe Sarayı’nın deniz tarafından çıkarıldı. Ama görüyorsunuz ki kimse beni parçalamadı!
Diyerek alaya almış olduğu olay, kendisi üzerinde bu şekilde gerçekleşiyordu. Memduh Paşa’nın anlattığına göre Hüseyin Avni Paşa, Çerkes Hasan’dan ilk kurşunu yediği anda yine elini hızlıca dizine vurmuş, böylece de rüyanın tahakkuk etmekte olduğunu kabul etmiş oluyordu.
Ama ne yazık ki, Abdülaziz Han’ın gördüğü rüya doğrultusunda kendisinin paramparça olduğunun farkına varmış olamaz. Çünkü o safhadan önce ölmüştü. Öldükten sonra parça parça edildiğini az önce okuduk.
 
KATİLLERİN SONLARI

Resmi tarih, Sultan Abdülaziz Han’ın 30 Mayıs 1876’da, tahttan indirildikten dört gün sonra, iki bileğini keserek intihar ettiğini yazsa da, gerçek tarih ve tarafsız tarihçiler, şehid edildiği konusunda hemfikirdirler. Giysilerini sandıkta saklayan Pertevniyal Valide Sultan da oğlunun intihar ettiğine hiçbir zaman inanmadı. Hatıralarında, Abdülaziz Han’ın, Feriyye Sarayı’na gizlice sokulan üç pehlivan tarafından şehit edildiğini söyledi.
Sultan 5.Murad Han’ın, çok kısa saltanatından sonra Padişah olan Sultan 2.Abdülhamid Han, amcası Abdülaziz Han’ın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vasıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde, amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, alçak bir tertiple öldürüldüğü kanaatine vardı. Olayın resmi olarak soruşturulmasını istedi.
Olayı soruşturacak savcı olarak vazifelendirilen Fındıklılı Mehmed Efendi, 1 Nisan 1881’de soruşturmaya başladı. Soruşturma komisyonunda Şurayı Devlet Tanzimat Dairesi Başkanı Çorluluzade Mahmud Celaleddin Bey’le mabeyinci Ragıb Bey de vazifelendirildiler. Yapılan soruşturma sırasında sanıklar ve şahitler dinlendi. Soruşturma neticesinde; bahçıvan ve uşak olarak üç kişinin yüzer altın lira aylıkla, Abdülaziz Han’ın hizmetine tayin olundukları, Abdülaziz Han’ın icabında kendisini savunabileceği palasının bir tertiple alındığı, üzerinde daha hayat eseri varken doktorlara odasında muayene ettirilmeden, bir pencere perdesine sarılarak alelacele Feriyye Karakoluna indirildiği, ölümü hakkında on dokuz doktor tarafından verilmiş yazılı raporun açık olmadığı ve bileklerini keserek intihar ettiği söylenen makasın, bu yaraları meydana getirilebileceği kaydıyla yetinilerek, kapalı ifadede bulunulduğu, Hüseyin Avni Paşa’nın; “Bu avam cenazesi değildir. Size her tarafını muayene ettirmem” demek suretiyle tam muayeneye mani olduğu, cenaze görülmeden yalnız Fahri Bey’in sözüyle yetinilmek suretiyle şeri ilam yazıldığı, Abdülaziz Han’ın hizmetine tayin edilen pehlivan Mustafalar ve Hacı Mehmed’in olaydan sonra cüzi bir maaşla emekliye ayrıldıkları halde, “Yüksek maaşla memleketlerine gönderilmiştir” diye halka ilan edildiği, Abdülaziz Han’a büyük kin besleyen Hüseyin Avni Paşa’nın olay günü Kuzguncuk’taki yalısından ilk olarak Feriyye’ye gelmiş olduğu, Damad Mahmud Celaleddin ve Damad Nuri Paşaların Beşinci Murad’ın annesinin isteğiyle Abdülaziz Han’ı öldürmek üzere emir verdiklerini beyan ettikleri ortaya çıktı. Soruşturma neticesinde hazırlanan raporda Abdülaziz Han’ın ölümünün intihar olmayıp suikast sebebiyle olduğu belirtildi.
Sultan 2.Abdülhamid Han bu raporu, Şeyhülislam Uryanizade Ahmed Esad Efendi, Dahiliye Nazırı Mahmud Nedim Paşa, Tunuslu Hayreddin Paşa ve Şurayı Devlet Tanzimat Dairesi başkanı Mahmud Celaleddin Bey’den meydana gelen bir komisyona ve Sadrazam, Şeyhülislam, Dahiliye Nazırı ve Hariciye Nazırı’ndan meydana gelen ikinci bir üst heyete inceletti. Bakanların tam kanaat getirmesi için sanıkların ve şahitlerin Bakanlar Kurulu huzurunda ifadelerinin dinlenmesini de uygun gören Sultan 2.Abdülhamid Han, bu görüşünü heyete bildirdi. Ayrıca bu işle ilgili görülen Mütercim Rüşdü ve Midhat Paşaların da tutuklanarak muhakeme edilmeleri için olağanüstü bir soruşturma meclisinin kurulmasını, Vekiller Heyeti üyelerine bildirdi. Bunun için sarayda toplanarak bir karar vermelerini istedi. Sadrazam Said Paşa’nın başkanlığında toplanan Vekiller Heyeti meseleyi görüştü. İfadeleri tespit edilmiş olan sanıklar hakkındaki iddianame okundu, faillerden bir kısmı getirtilip Bakanlar Kurulu huzurunda konuşturuldu. Durumu tekrar değerlendiren Bakanlar Kurulu, sanıkların cezalandırılmak üzere evraklarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmelerini, Yıldız Sarayı yakınında Malta Karakolu’nun yanındaki bir çadırda mahkeme kurulmasını, mahkemenin aleni olması ve seyircilerin Adliye Nazırlığı’ndan alınacak davetiye ile mahkeme salonuna girmeleri gibi hususları kararlaştırdı.
Mahkemeye Adliye Nazırlığı’ndan alınan davetiye ile girildiği için, yabancı muhabirlerin ve kordiplomatiğin hepsine ve sanıkların ailelerine davetiyeler verildi. Türk gazetecileri de mahkemeyi takip ediyorlardı. Sanıkların duruşma ve muhakemeleri temyize bağlı İstinaf Mahkemesi’nin Cinayet Mahkemesi tarafından yürütülecekti. Bu mahkemenin reisi Ali Süruri Efendi, ikinci reisi de Hristo Forides idi. Mahkeme heyetinin diğer üyeleri, Emin Bey, Hüseyin Hamid Bey, Emin Efendi, Gadban Efendi ve savcı, Latif Bey, yardımcıları ise Reşid ve Raif beylerdi. Ayrıca soruşturmayı yapmış olan Fındıklılı Mehmed Efendi ile Hüseyin Şükrü Efendi de bu heyette yer almıştı.
27 Haziran 1881 Pazartesi günü saat 10.00’da başlayan mahkemeye, başta Midhat Paşa olmak üzere on bir sanık getirildi. Kalabalık bir dinleyici kitlesinin takip ettiği sabah oturumunda savcının iddianamesi okundu. Sanıklar veya avukatları ile şahitler dinlendi.
Reis Süruri Efendi, şahitlere sanıkların itirazlarını dinlettikten sonra, sanık avukatlarının savunmaları ve sanıkların savunmaları dinlendi. 29 Haziran Çarşamba günü saat 11.00’de reis Süruri Efendi:
-Bugün mahkeme, müddei umumi beyle müdafileri dinledikten ve yeniden müşaverede bulunduktan sonra, hak edilen cezaların miktarını açıklayan hükmünü beyan edecektir. Söz savcınındır…
Dedikten sonra duruşmayı açtı. Savcı, sanıklar hakkında Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinin tatbikini taleb etti. Sonra söz alan sanık avukatları müvekkillerini savundular. Bundan sonra hakimler yarım saat çekildiler. Bu müddet sonunda reis Süruri Efendi verilen cezaları bizzat okumaya başladı.
Karara göre;
Abdülaziz Han tahttan indirildikten sonra kaldığı Feriyye Sarayı’nın bahçıvan ve bekçileri Pehlivan Mustafa, Cezayirli Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Pehlivan Hacı Mehmed ile Mabeynci Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve Damad Nuri Paşa idama;
Seyyid Bey ve İzzet Bey 10’ ar sene hapse mahkum edildiler. Cinayete ortak olduğu anlaşılan, fakat cezası tespit edilmemiş olan Midhat Paşa da kendisini savundu. Mahkeme heyeti karar için çekildi. İkinci reis Hristo Forides tekrar celseyi açarak, Midhat Paşa’nın da idama mahkum edildiğini, temyiz yolunun açık olduğunu, itiraz için sekiz gün mühlet verildiğini açıkladı.
Sultan Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinde eli bulunanlardan Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed Paşalar mahkemeden önce öldükleri için, Hasan Hayrullah Efendi de Taif’te sürgünde bulunduğu için haklarında işlem yapılmadı.
Midhat Paşa 6 Temmuz 1881’de temyize başvurdu. Temyiz Mahkemesi Midhat Paşa’nın itiraz başvurusunu görüşerek taleplerinin reddine karar verdi. Mahmud Celaleddin ve Nuri Paşaların cezalarının hafifletilmesinin kararı ile Temyiz Ceza Dairesinin tasdikine ait iki ilam Adliye Nezareti’ne gönderildi. Adliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa ve Başvekil ünvanıyla Sadrazam olan Küçük Said Paşa da ilamları göndererek Vekiller Heyeti’nde görüşülmesini istediler. Vekiller Heyeti toplanarak felaketlerin kaynağının Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesi olduğunu, ayrıca mahkeme kararlarını değiştirmeye selahiyet ve lüzum olmadığını, cezaların affı veya hafifletilmesinin Kanuni Esasi’ye göre Padişah’ın yetkisi dahilinde olduğunu belirtti.
Sultan 2.Abdülhamid Han, bakanlar dışında birçok devlet adamının katılmasıyla bir heyet toplayarak mahkeme kararlarının aynen tatbiki veya değiştirilmesi hakkında tek tek tekliflerinin bildirilmesini istedi. 9 Temmuz günü Yıldız Sarayı’nda eski sadrazamlardan Safvet Paşa’nın başkanlığında toplanan 25 kişilik heyetten 15 kişi kararların aynen uygulanmasını, 10 kişi ise cezaların hafifletilmesini istedi. Sultan 2.Abdülhamid Han, heyet üyelerinin yazılı mütalaalarını tek tek inceledikten sonra, kendi yetkisine dayanarak idam cezalarının hepsini ömür boyu hapse çevirdi. Sivil ve askeri rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını kaybeden mahkumların on birinin de cezalarını Hicaz eyaletindeki Taif Kalesinde çekmeleri kararlaştrıldı. Mahkumlar cezalarını çekmek üzere Taif’e gönderildi.
Sultan 2.Abdülhamid Han’a kan dökücü, cani gibi sıfatlar ile iftira edenler bu olayı acaba bilmezler mi? Bir Halife, bir Osmanlı Sultanı ve en önemlisi bir amca şehit edilmiş, katiller yargılanmış, idama mahkum edilmiş, gerek mahkemeler, gerek özel kurulan heyetler, idamların aynen uygulanması için karar üstüne karar almış, ama 2.Abdülhamid Han, onlara bile merhamet ederek idamlarını engellemiştir. Bunun kan dökücü sıfatı ile nasıl bağdaştırıldığını okuyucularımızın takdirine bırakıyorum.
Böylece Osmanlı tarihinde karanlıkta bırakılmak istenen bir cinayet de aydınlığa kavuşturuldu. Türk sanat musikisi üstadlarından Hacı Faik Bey şu şarkıyı şehid Sultan Abdülaziz Han için bestelemiştir:

Nihansın dideden ey mestinazım,
Bana sensiz cihanda can ne lazım;
Benim sensin felekte çaresazım,
Bana sensiz cihanda can ne lazım.

Sezadır matemin tutsa felekler,
Sana insan değil ağlar melekler,
Hebaya gitti hep bunca emekler;
Bana sensiz cihanda can ne lazım…
 
5.MURAD HAN’IN SONU

Kendisi için ihtilal yapılıp, amcası Abdülaziz Han tahttan indirilmişti. Bu safhaya kadar işin içinde sayılırdı. Gerçi ihtilal kendisine bildirilen günden bir gün önceye alınmış, bu da kendisine bildirilmemişti. İhtilalin ertesi günü olacağını zannedip bekleyen Veliaht Murad Efendi, apar topar ikametgahından alınıp, kendisine biat edilmek üzere götürülürken, O ihtilalin padişah tarafından haber alındığını ve kendisinin ölüme götürüldüğünü sanmış, büyük bir korkuya kapılmıştı. İhtilalcilerin elebaşısı olan Serasker Hüseyin Avni Paşa, belinden çıkardığı tabancasını ona uzatmış ve:
-Nefsiniz için herhangi bir tehlike gördüğünüzde önce beni vurun!
Diyerek rahatlatmak istemişse de, olanları yine büyük bir kuşku ile takip etmeye devam etti. Bağımlı olacak derecede alkole alışık olduğundan, ürkekliği ve korkaklığı daima üzerindeydi. Kendisine biat edilmesi esnasında ve sonrasında anormal hareketlerine mani olamıyordu. Bu halini yukarıda kısmen izah ettik.
Tahta oturmasıyla beraber dizginler ihtilalcilerin eline geçmişti. Ona, önüne getirilen kararları imzalamaktan başka bir alternatif tanınmamıştı.
Bir keresinde, Hüseyin Avni Paşa, hapis hayatı yaşamakta olan Abdülaziz Han’ın öldürülmesi gerektiğini kendisine söylediğinde:
-Ben katil olamam!
Diye cevap vermiştir. Vermiştir ama bunun bir kıymeti yoktur. Hüseyin Avni Paşa kafasındaki planı yine uygulayacaktır. Çünkü yeni Padişah’ın yürütülecek bir iradesi yok idi. Padişah kendisi idi fakat, ferman zalim paşaların elinde idi. İhtilalin üzerinden henüz çok kısa bir zaman geçmişti. 5.Murad Han sofrada yemek yiyordu ki, acı haberi verdiler:
-İhtilalle düşürülmüş olan hükümdar amcanız, Abdülaziz Han intihar ederek vefat etti.
Elinden kaşığı çatalı düştü. Bayılacak gibi oldu. Midesi bulanmaya başladı. Lavaboya zor yetişti. İstifraya başladı. Bir yandan da:
-Eyvah! Gitti! Ben ne yapacağım! Halk bu işi benden bilecek. Avrupa bunu bir cinayet bilecek ve beni sorumlu tutacak.
Böylece, körü körüne batıya nasıl bağlı olduğunu, batıya hesap vermenin gerekli olduğuna nasıl inanmış olduğunu bu davranışı ile ortaya koymuştur.
Kandan ve kanlı haberlerden nefret ediyordu. Amcasının nasıl intihar ettiğini her sorduğunda, aldığı cevaplardan dolayı da şuuru gittikçe bozuluyordu. Annesi de bilmeden bu şuur bozukluğuna hizmet ediyordu. Onu her görüşünde:
-Sultanım, oğlum, amcanızı öldürdüler! Biz ne olacağız? Bizim halimiz ne olacak?
Bu sözler onu daha çok ürkütüyor, şuur bozukluğu ilerliyordu. Tacı da, tahtı da ona artık zindan olmaya başlamıştı. Hükümet veya halk amcasının intikamını almak için kendisini de öldürmeye kalkışırsa ne yapacaktı. Bunları düşündükçe deli oluyordu. Artık şuur bozukluğunu saklayamaz duruma gelmişti.
Sarayın merdivenlerini çıkarken, aniden geri inmeye, ya da inerken geri dönüp yukarı çıkmaya başlıyordu. Kendisinin binek atı yanına getirildiğinde, ata ters binecek kadar aklını yitirdiği görülüyordu. Herhangi bir arz için huzuruna çıkanları ani bir hareketle kucaklıyor, öpüyor ya da daha değişik hareketlerde bulunuyordu. Bir keresinde toplu halde huzura alınan gayri müslim cemaat ruhanileri kendilerine mahsus kıyafetleriyle yanına doğru yaklaşmaya başlayınca, korkup kaçmaya çalışmıştır.
Kendisine hakim olamadığı her halinden belli oluyordu.
Bir gün Yıldız köşküne götürülmüştü. Orada bahçede bulunan havuza atlayıverdi. Üstelik elbiseleriyle.
-Kan istemiyorum, padişahlık istemiyorum!
Diyerek intihar teşebbüslerinde bulunuyordu.
Yeni padişahın bu şuursuz hareketleri ihtilal elebaşlarının işine yarıyor, onu halkın gözünden saklıyorlar, onun adına işler çeviriyorlardı. Ama bu nereye kadar gidebilirdi?
Cuma selamlıklarına çıkmaması, kılıç kuşanma merasiminin iptal edilmesi gibi, halka yönelik programlara katılmıyor olması, halkta dedikodulara sebep oluyordu. Padişahın özel hizmetleri için talep ettiği tanıdık kişileri saraya sokmuyorlar, kendi istediklerini hizmete veriyorlardı. Bu durum da padişah üzerinde ürkütücü tesirler meydana getiriyordu.
Bu arada Balkanlarda savaş rüzgarları esiyordu. Rusya; Sırbistan ve Karadağ’ı kışkırtıyor, devletin bu zayıf durumundan istifade etmeye çalışıyordu. 5.Murad Han bu haberlerden de son derece etkileniyor, şuur bozukluğu artıyordu. Yanında sesli konuşulması dahi kendini tedirgin ediyordu. Paşalar, Padişah’ın bu durumunu halktan daha fazla gizleyemeyeceklerini bildiklerinden dolayı, saray doktorlarını harekete geçirdiler, Padişah’ın tedavisi için seferber olmalarını sağladılar. Ama hiçbir tedavi etkili olamıyordu. Capoleon adlı bir doktor, değişik yöntemlerle Padişah’ı iyileştireceğini söylüyordu. Kan almak, sülük yapıştırmak, soğuk su banyosu yaptırmak gibi metodları uygulamaya başladı. Padişah’ın eli yüzü dahil her tarafı yara bere içinde kalmıştı. Örneğin kafatasında, kulak arkasında ve yüzünde 70 tane sülük vardı. Bu tür tedavi iyileşmek şöyle dursun daha da kötü etkiler yapmıştı.
İngiltere Büyükelçisi garip bir teklif getirdi:
-Murad Han’ın şifa bulması için Viyana’da bulunan akıl hastanesine gitmesi ve orada 6 ay yatarak tedavi olması gerekir. Böyle olursa şifa bulacaktır.
Bu olacak şey midir? Koskoca Cihan Padişahı başka bir ülkede akıl hastanesine gidecek ve yatarak tedavi olacaktır!
Paşalar böyle bir Padişah’ın varlığını kendi emellerine uygun sayıyorlardı. Hatta Hüseyin Avni Paşa, avuçlarının içinde kukla ve hasta bir Padişah’ın varlığını bir nimet olarak telakki edip değerlendiriyordu.
Hüseyin Avni Paşa ve arkadaşlarının Çerkez Hasan Bey tarafından bir baskınla öldürüldüğü haberi kendisine getirildiğinde, yattığı yerden uzun müddet kalkamamış, gözlerini tavana dikerek etrafındakilere korkulu saatler yaşatmıştır. Hüseyin Avni Paşa’nın öldürülmesi ile de, devlet işleri Sadrazam Rüşdi Paşa ve Mithat Paşa’ya kalmıştı. Hatta denilebilir ki, Rüşdi Paşa, padişah gibi hareket etme serbestisini kazanmıştı.
Sultan Murad Han, bir gün Dolmabahçe Sarayı’nda bulunduğu sırada, pencere camlarını kırarak hızla bahçedeki havuza doğru koşmaya başlamış, kendini suya atacağı sırada görevliler tarafından yakalanmış, içeri sürüklenerek alınmak istenirken parmaklıklara tutunmuş, ellerini parmaklıklardan kurtarmak isteyen görevliler, ellerine vurarak parmaklıktan kurtarmışlardı. Penceresinden olan biteni seyreden Veliahd Abdülhamid Efendi, ellerine vurmaları yüzünden görevlileri azarlamıştır.
Bütün bunların halktan gizlenmesi mümkün değildi. Halk olan biteni haber aldıkça dedikodu kazanı kaynamağa ve ihtilalci paşaları da yerin dibine sokmaya başlamıştı. Sadrazam’ın ise, padişahın yetkilerini kullanıyor olması, halk tarafından şiddetle eleştiriliyordu. Eleştirilerin dozu o hale gelmişti ki, artık padişah yok sayılmaya başlanmıştı. Ve de iş artık bir Halifei Müslimin bulunmadığına göre, Cuma Namazlarının kılınmayacağı söylemine kadar varmıştı. Zira Cuma namazları bizzat Halife tarafından ya da onun görevlendireceği biri tarafından kıldırılmak mecburiyeti vardı. Artık Halife denilebilecek aklı başında biri olmadığına göre, Cuma kılınmaz diyenler bulunuyordu. Bu konuda yazılan pankartlar sokaklara bile asılır olmuştu.
Osmanlı tahtının veliahdı bulunan Abdülhamid Efendi bu durumu görüyor, memleketin içine yuvarlandığı bu badireden nasıl çıkılacağını hesaplıyordu. Ordu, bürokrasi ve Padişah tamamen Sadrazam Rüşdi Paşa ve Şurayı Devlet Başkanı Mithat Paşa’nın elinde bulunuyordu. Bu paşaları yok sayarak bir yere varmak mümkün değildi. O halde onlara nüfuz etmeli, yanlarındaymış gibi davranmalıydı. Öyle de yaptı. Onlarla tek tek ya da birlikte bulunuyor, onlara ne kadar kıymetli insanlar olduklarını ifade ediyordu. Hatta bir seferinde onlara:
-Habeşistan’dan gelen zencilerle Çerkezistan’dan gelen halayıklar elinde büyümüş olan bizler, devlet hakkında ne bilebiliriz? Sizin gibi kıymetli insanlar olmazsa biz devlet idaresinde ne yapabiliriz ki?
Diyerek gururlarını okşamıştı. Hatta pırlanta kol düğmelerini Mithat Paşa’ya hediye ederek onun gönlünü kazanmıştı. Abdülhamid Efendi’nin tahta geçmesine şiddetle muhalif olan bu paşalar, bu mülakat ve sohbetlerin tesiriyle, onu kullanabileceklerini düşünerek, artık bu fikirlerinden vazgeçtikleri gibi, onu tahta çıkarmanın gayretine girmişlerdi. İngiliz büyükelçisiyle de yakın temasa geçen Veliahd Abdülhamid Efendi, dış engelleri de böylece kontrol altına almayı bilmiş, etkili mevkilerdeki paşalarla da benzer irtibat ve yakınlıklar sağlamıştır.
30 Ağustos 1876 günü Vekiller Heyeti toplanmış, Mithat Paşa ve Rüşdi Paşa’nın teklifleri ile Sultan 5.Murad Han’ın hastalığı, memleketin içine düştüğü buhranlar, padişah iradesi olmaksızın birçok şeyin halledilmesinin mümkün olmadığı yolunda bir müzakere geçmiştir. Bu toplantıda Padişah’ın şuurunun bozukluğunun düzelmeyeceği gerekçesi ile hal’ edilmesi, yerine de Veliahd Abdülhamid Efendi’nin 2.Abdülhamid Han ünvanı ile cülus ettirilmesine karar verilmiştir.
Tarihin garip bir cilvesidir;
Abdülaziz Han için “şuur bozukluğu” bahanesiyle düşürülmesine fetva vermiş olan Şeyhülislam Hayrullah Efendi, bu defa Sultan 5.Murad Han için şu fetvayı vermek zorunda kalıyordu:
“İmamül Müslimin, cununı mutbık (daimi cinnet hali) ile mecnun olmağla imametten maksud fevt olsa, uhdesinden akdi imamet münhal olur mu? Beyan buyrula!
Elcevab olur. Allahü alem.
Ketebehü ül fakir Hasan Hayrullah ufiye anhu.”
Böylece mazlum Padişah Sultan Abdülaziz Han’a karşı yapılan haksız ihtilalin müsebbibi olan 5.Murad Han, tahtta 93 gün ancak kalabilmiş, yaptığı haksızlıklardan ve bir cinayete sebep olmaktan dolayı ilahi adalet çalışmış, kendisi daimi cinnet hastalığından dolayı makamından düşürülmüştür. Şu beyit bu vakayı özetlemektedir:
Doksanüç’te doksanüç gün padişah ı dehr olup;
Göçtü uzletgahına, Sultan Muradı na murad!
(Doksanüç yılında doksanüç gün, zamanın padişahı olup, muradını alamayan Sultan Murad yalnızlık hanesine göçtü.)
Sultan 5.Murad Han, 1904 senesine kadar dairesinde yaşayacak ve vefat edecektir. Sultan 2.Abdülhamid Han, Sultan Murad Han ile hep yakından ilgilenmiş, hal ve hatırını gözetmiş, isteklerini daima yerine getirmiştir. Sultan 5.Murad Han Yenicami haziresindeki türbesinde medfundur.
Facialarla başlayan kısa saltanatı, facialarla devam etmiş, cinnetle son bulmuştur. Adli İlahi bu olsa gerek…

BİR ACI İHTİLAL VE BİRKAÇ SÖZ

Sultan Abdülaziz Han’a karşı yapılan ihtilal ve sonraki kanlı komplo ve olaylar, uzun yıllar vicdanları kanatmıştır. Halen de tarih okuyucularının adeta rahatsız oldukları belli başlı konulardan biridir. 3.Selim Han ve Nizamı Cedit hareketine karşı yapılan ihtilalde ordu taraftır. Yani ihtilal, Yeniçeri Ocağı temeline dayandırılmıştır. Halk da kısmen yeniliklere karşı çıkıyor ve Yeniçerilerin safında yer alıyordu. En azından fikren iştirak ediyordu. Elbette halkın tamamı değil, bir kısmı.
Abdülaziz Han’a karşı yapılan bu ihtilal ise, adeta halka, orduya, öğrencilere rağmen yapılmıştır. İhtilali hazırlayan birkaç tane paşa, nazır ve yöneticidir. Dar çerçevede planlanıp, halkı ve askerleri aldatıp, bir gece baskını ile neticeye gitmişlerdir. Çünkü biliyorlardı ki ordu da, halk da, öğrenciler de, Abdülaziz Han’ı sever ve tutarlardı. Bunun için sarayını kuşatan kara ve deniz askerleri aldatılarak, yanlış yönlendirilerek görev yerine sevkedilmişlerdir. O askerler, bırakın ihtilal yapmayı, Padişah’ı ihtilalcilerden korumak için görev yaptıklarını zannederek orada bulunuyorlardı.
3.Selim Han’a karşı yapılan ihtilal, adım adım Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması neticesini doğurmuştur. 
Abdülaziz Han’a karşı yapılan ihtilal ise büyük felaketler doğurmuş, kan oluk gibi akmış, Osmanlı mülkü parçalanmaya, Osmanlı gemisi de hızla batmaya başlamıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin çöküşünde en büyük ivmeyi sağlayan 93 harbi de denilen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı, bu ihtilalin doğurduğu bir neticedir. Asker en adi şekilde siyasete bulaştırılmış, hiyerarşi kalmamış, gücünü kaybetmiş, halkın paşalara karşı itimadı sarsılmıştır. Bazı paşaların bu ihtilali kendilerinin yaptığı gerekçesiyle bıyığını balta kesmez olmuş, tahta oturan yeni Padişah adına emir verip asıp kesmişler ve rezil bir dikta kurmuşlardır.
Bir diğer husus da 3.Selim Han’ın ihtilalcilere karşı durması pek muhtemel değildi. İsteseydi de bunu yapamazdı. Ama Abdülaziz Han, kendisine karşı yapılan bu ihtilali, isteseydi son ana kadar engelleyebilecek güçteydi. Bu imkanları da vardı. Böyle bir ihtimal aklından geçmemiş de değildi. Bu konuda harekete geçmemiş olmasını bazı tarihçiler tenkit konusu bile yapmışlardır. Ama o koca Sultan, o anda dahi memleketini ve insanları tahtından daha çok düşünmüş, kendisi yüzünden bir damla Müslüman kanının dahi akmasını hoş görmediğinden, böyle bir teşebbüste bulunmamıştı. Bulunsaydı elbette, askerler kendisini çok sevdiklerinden ihtilali önleyebilirdi, fakat belki çok kan akabilirdi. Nitekim oğlu Abdülmecit Efendi şöyle demiştir:
“İhtilal tebliğ edildiği zaman babam Abdülaziz Han, bir müddet durakladı. Müdafaaya girişilmesi konusunu düşündü.
-Ne surette ve kimler tarafından ihtilale girişildiğini anlayana kadar direnirim, kendimi savunurum, fakat memlekette bir felaket çıkmasına sebep olurum, bu yüzden bir çok kan dökülmesine sebep olurum diye korkuyorum.
Diyerek direnmekten vazgeçmiş, Topkapı Sarayı’na gitmeyi kabul etmiştir.”
Denilebilir ki, Abdülaziz Han, nizamı alem için direnmekten ve ihtilali önlemekten vazgeçmiştir. Aslında Osmanlı Padişahları’nın nizamı alem için gösterdikleri hassasiyet ve endişe daima çok kuvvetli olmuş, devlet ve milletleri için çok geniş ve sert tedbirler alabilmelerine rağmen, şahısları söz konusu olduğu zaman, daima feragat ve yumuşaklığı tercih etmişlerdir. Kendi şahısları için düzenin bozulmasını asla istemedikleri gibi, etraflarında bulunanların bu konudaki teşvik ve tavsiyelerine de uymamışlardır. Onların bu ahlak anlayışları köklü bir eğitim ve devlet şuuruyla, halka zarar vermeme prensipleriyle yetişmelerinin bir sonucudur. Tarihte görülen bir çok hanedanda bulunmayan bu ahlak anlayışı ve halkı kayırma hissi Osmanlı Hanedanı’nda fazlasıyla mevcuttur ve çok örnekleri vardır.
Nitekim Abdülaziz Han’dan bir sonra gelecek olan 2.Abdülhamid Han’da da aynı feragati fazlasıyla görüyoruz. 31 Mart olaylarında Hareket ordusu ihtilal için İstanbul kapılarına dayandığında, elindeki mevcut askerlerle bu hareketi kolayca bastırma imkanı varken, bunu kullanmayı ve kardeş kanı dökülmesini şiddetle reddedecek, kaderine razı olarak, sürgüne gidecekti. Böylece de İttihat Terakki devri başlayacak, devletin ipi çekilecekti.
Alınacak derslerden biri de, cunta heveslilerinin daima orduyu kullanmaları konusudur. Milletimiz ordusunu daima çok sevmiş, sevmeye de devam etmektedir. Bunu bilen cunta heveslileri, hep ordu ile beraber hareket ediyor görünmek için orduyu istismar etmişlerdir. Halk da bunları ordunun tasvibi ile hareket ediyor sandıkları için, işin başında alkışlasalar bile, foyaları meydana çıktığında, karşılarına dikilmeyi bilmiştir. Kan dökerek gerçekleştirdikleri eylemlerin hesabı da er veya geç sorulmuş, masumların intikamları alınmıştır.
Adli İlahi’nin şaşmaz kanunları gereği, adalet er veya geç tecelli ve tahakkuk etmektedir.
 

TOP