SULTAN 2.OSMAN HAN VE RÜYASI

 
ONU TANIYALIM

Osmanlı Devleti’nin 16. sultanıdır.
1604 senesinde doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya, matematik ve fen tahsili gördü. Babası 1.Ahmed Han’ın genç yaşta vefatından sonra, amcası 1.Mustafa Han’ın tahta geçmesi, fakat rahatsızlığı yüzünden kısa sürede tahtı bırakması üzerine, Osmanlı Sultanı oldu. 1618 yılında Padişah ve Halifei Müslimin olduğunda henüz 14 yaşında çocukluğunun içinde biriydi. Babası 1.Ahmed Han da 14 yaşında padişah olmuştu.
2.Osman Han çok iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olması sebebiyle, siyaseti ve askerliği öğrenmiş ve yetişmiş bir devlet adamıydı. Eksik olan sadece tecrübesi ve henüz olgunlaşmamış kişiliği idi. İran’la daha önce başlamış bulunan savaş devam ederken tahta çıkmıştı.
Tecrübe eksikliği yüzünden mecburen etrafındaki en yakınlarının tesiri altında kalacaktı. Kendisine 2.Osman Han (1.Osman, devletin kurucusu Osman Gazi’dir) ya da Genç Osman denilmektedir.
Genç Osman zeki, enerjik, atılgan, cesur ve gözüpek bir Padişah’tı. Sportmen yapısı ve savaş kabiliyeti yönünden de temayüz etmişti. Katıldığı Lehistan seferinde ordunun en önünde bizzat düşmanla çarpışmış olduğu düşünülürse, cesaret ve kahramanlığının derecesi anlaşılır. 
“Farisi” mahlasını kullanarak şiirler yazdı. Bu fevkalade sanat eseri olan şiirleri, divan şeklinde günümüzde halen kütüphanelerde mevcuttur.

NELER YAPTI?

Neler yaptığına geçmeden önce bir cümle kurmak gerekirse o da şudur:
Genç ve tecrübesiz Padişah, kendini ispat etme gayretindeydi. Etrafındaki vezir vüzeranın ve ilim adamlarının görüşleri aksine hareket ederek, vesayet görüntüsünü kıracağını ve kendisini bir hükümdar olarak ispat edebileceğini düşünüyordu. Bunun için kendisine edilen nasihatleri ve yol göstermeleri dinliyor fakat kendini ispat etme gayretinden olmalı ki, onların aksine kararlar vererek yürürlüğe koyduruyordu. Bu hareketleri etrafındaki devlet büyüklerince içten içe bir kırgınlığa sebep oluyordu.
Askerler arasında da hoşnutsuzluk meydana getiren uygulamalar yaptırmaktan çekinmiyordu. Mesela mali imkanların darlığını ileri sürerek sipahilerin ücretlerini erteletmesi gibi. Yeniçerileri de alınganlığa sevkeden uygulamalar yapıyordu:
Firarların tespiti ve kaydı olup da savaşa gelmemiş olanların bulunması için, sık sık yoklamalar yaptırması, sayımlar aldırması gibi. Bunlar açıktan olmasa da bir takım homurdanmalara sebep oluyordu.
Bununla da kalmayıp, ilmiye sınıfını disiplin altına alabilmek için, gelirlerini azaltması veya kesmesi, sık sık tebdili kıyafetle sokaklarda gezip, gördüğü aksaklıkları çok şiddetle cezalandırması, çeşitli sınıfların kızgınlığını üzerine çekiyor, halkın ise muhabbetini azaltıyordu.
Bütün bu uygulamalarının kendi başını yiyecek olan büyük olayın fitilini ateşlediğini anlayacak tecrübede değildi. Ya da anladığında iş işten çoktan geçmiş olacaktı.
İkinci Osman Han’ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış andlaşması imzalanarak harbe son verildi. Doğu sınırları istikrara kavuşmuş oldu. Şimdi tüm gözler batıya, Lehistan’a çevrildi. Yaklaşık 2 yıldan beri Lehistan Osmanlı’yı rahatsız edip durmaktaydı.
Boğdan Voyvodası Gratiani de Osmanlı‘ya karşı cephe almış, bu ihaneti üzerine azledilmişti. Bu hain Voyvoda da gitti, Lehistan’a sığındı. Böylece Lehliler’le ittifak ettiler ve yaklaşık 60 bin kişilik bir ordu ile Osmanlı’ya saldırdılar. Ancak Özi Beylerbeyi olan İskender Paşa, bu kuvvetleri karşıladı ve olayın daha fazla gelişmesini önleyerek mağlup etti. Düşman ordusundan sayısız silah, araç, gereç ve ganimet elde edildi.

KARDEŞ BEDDUASI

Genç Osman tahta çıktıktan sonra batıya ilk seferine karar verecekti. Fakat babası 1.Ahmed Han’ın vefatından sonra kendisinin değil de, akıldan malul olan amcası Mustafa Han’ın tahta geçirilmesini bir emrivaki ve haksızlık olarak görüyor, kendi hakkının yenildiğini düşünüyordu. Şimdi ise sefere çıkacaktı. Kendisinin yokluğunda İstanbul’da bir takım entrikaların çevrilmesinden korkuyordu. Kardeşi veliahd Şehzade Mehmed’in tahta geçirilebilme ihtimalini düşünüyor, rahatsız oluyordu. O halde sefere çıkmadan önce bu ihtimali ortadan kaldırması lazımdı. Bunun da tek yolu şehzadenin hayatına kıymaktı.
Günlerce düşündü, bir çare bulamadı. Neticede Şeyhülislam’dan kardeşinin katline dair fetva istedi. Şeyhülislam Esat Efendi (ki Padişah’ın kayınpederidir) böyle bir teklifi şiddetle reddetti. Böyle bir olayın, damadı olan Padişah’ın başını belaya sokacağını düşünüyordu. İstediği fetvayı veremeyeceğini genç Padişah’a iletti.
Genç Padişah pes etmedi. Bu sefer aynı olay için fetvayı bir din adamı olan Rumeli Kazaskeri Mehmet Kemalettin Efendi’den istedi. O da reddetti. Padişah ısrar etti. Mehmet Kemalettin Efendi mevkiini korumak, hem de başkalarından fetva almasını önlemek için, istediği fetvayı şartlı olarak vermek zorunda kaldı. Şartı ise şuydu:
“Suçu var ise…”
Bu şart önemli değildi. Padişah istediği fetvayı aldığını düşünüyordu.
Kendisine rağmen başkasından fetva alınmış olması, Şeyhülislam Esat Efendi’nin kırılmasına sebep olmuştu.
Padişah bu fetvayı alır almaz hemen Şehzade’nin öldürülmesini emretti. Cellatlar şehzadenin odasına girip işlerini yapacaklardı ki, Şehzade bedduaya başladı:
“Osman! Allah’tan dilerim ki, ömr ü devletin berbad olup, beni ömrümden nece mahrum eyledinse, sen dahi behremend (nasipdar) olmayasın!..”
İşte tarih şahittir ki, tarihçiler yazmıştır ki, şehzadenin bu bedduaları kabul edilmiş, Genç Osman da tıpkı boğdurduğu şehzade gibi, ömrünün baharında, bin bir eziyetle askerleri tarafından katledilmiştir. Bu olay da, Genç Osman’ın halkın nezdindeki itibarına gölge düşürmüştü. Bundan sonra şiddetli kış olması, İstanbul Boğazı’nın donması, Lehistan seferine çıkılacağı gün güneşin tutulması gibi olaylar da, halktan bazılarının nezdinde, kıyamet alameti olduğuna ve Padişah’ın uğursuzluğuna bağlanacaktı. Bunlar elbette batıl itikatlardı, ama halkın bir kısmı böyle inanıyordu. İşte bunların da dikine hareket etmesi, halkın nezdinde itibar kaybını güçlendiriyordu. Çünkü bunlara kendisi inanmasa dahi, inanan ve kanan kitleleri karşısına almaması gerekiyordu.
Böylece yerine geçme ihtimali bulunan şehzadeyi katlettirmişti. Şimdi veliahtlık Şehzade Murad’a intikal etmişti. Şehzade Murad ise daha sonra 4.Murad Han adıyla padişah olacaktı…

HOTİN SEFERİ

Sultan 2.Osman Han, Lehistan olayını kökten halletmek, daha ileri gidip Baltık denizine çıkmak, burada inşa edeceği bir donanmayla Avrupa’yı kıskaca alarak, batıda artık hiçbir tehlikenin kalmayacağı bir düzen kurmak gayesiyle, 29 Nisan 1621’de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. Asker bu sefer için motivasyon eksikliği içinde olduğundan isteksizlik gösteriyordu.
Yağmurlu bir yıl olduğundan, Balkanları aşıncaya kadar çok zahmetler çekildi. 2 hafta kadar Edirne’de kalındı. Genç Padişah yine kendi şahsına münhasır uygulamalar gösteriyordu. Yolda nişan atma ve hedef vurma müsabakaları yaptırıyor, başarılı olanlara çeşitli hediyeler veriyordu.
Çamura saplanan araç ve gereçlerin kurtarılmasında filler görev yapıyordu. Ayrıca büyük bir mehter takımı da orduyla beraber götürülüyordu. Bu mehter takımının devasa kösleri vardı. Böyle büyük kösler ekseriya aslan derisinden yapılırdı ki, muazzam sesler çıkarsınlar ve düşmana korku salsınlar. İşte bu devasa kösler de, bu filler tarafından taşınırdı. Evliya çelebi seyahatnamesinde o tatlı üslubuyla bu köslerin büyüklüğünü şöyle tarif eder:
“Develer ve filler sırtında taşınan bu büyük kösleri görenler, ters çevrilmiş hamam kubbesi zannedebilirlerdi.”
Yolda Eflak kuvvetlerinin de katılımı ile Hotin kalesi önlerine 1 Eylül’de gelinmiş oluyordu. Ordu mevcudunun 200 bin silahlı asker, atlar, develer, arabalar ve ateşli silahlarla dev bir savaş makinası olduğu kayıtlıdır. Orduda çeşitli muharip sınıf askerle beraber 12 bin de yeniçeri bulunuyordu. Bunların padişahtan hiç de hoşnut olmadıkları malumdur.
  Polonyalıların elindeki Hotin kalesini, Leh kumandanı Kalinowski koruyordu. Kırım Hanı Canibek’in de katıldığı Osmanlı ordusu kaleyi kuşattı. Dinyester üzerine kurulan köprüler, bağlantıyı kolaylaştırdı. Tatarlardan oluşan süvariler Kamaniçe’ye ve daha ötelere akınlar yaparak, Hotin’in, çevresiyle ilgisini kestiler.
Hotin önündeki vuruşmalar çok kanlı oldu. Fakat bir sonuç alınamadı. Dördüncü hücumda, Budin beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa şehit oldu; onu Doğancı Ali Paşa’nın şehitliği takip etti.
Yeniçerilerin bir kısmı alamadıkları sefer bahşişini bahane ederek düşman karşısında “iş yavaşlatma eylemi” yaparlar. Bunu fark eden Genç Padişah son derece hiddetlenir ve 100 civarında yeniçeriyi orada idam ettirir. Bu ise yeniçerilerin hoşnutsuzluğunu had safhaya çıkarır. Bu arada zamanında hücum eden kıtalara yardımda geciktiği için Sadrazam Hüseyin Paşa, görevinden alınarak, yerine Diyarbekir valisi Dilaver Paşa getirilir. Beşinci ve altıncı saldırılar da başarı kazanamayınca, toplanan harp divanı, kışı da Hotin önlerinde geçirmek isteyen Genç Osman’ın aksi fikirde olmasına rağmen, onu barışa ikna etti. Osmanlılarca aracı seçilen Eflak voyvodası ile Polonyalılarca tam yetkili olarak görevlendirilen bir elçi, barış antlaşmasını yaptılar. Antlaşmaya göre Kazak ve Tatar akınları durdurulacak, Hotin, Boğdan’a verilecekti. Boğdan da Osmanlı Devleti’ne bağlı olduğundan dolayı, anlaşmanın bu maddesi Hotin’in dolaylı olarak alınmış olduğu anlamına gelmekteydi. 
Sonuç itibariyle, bu seferde, askerlerin gayretsizliği yüzünden, üstün bir başarı sağlanamadı, fakat Boğdan’ın emniyeti sağlanmış oldu. Ayrıca genç Padişah 3 ay içinde 3 defa asker yoklaması yaptırarak ağaların husumetini de üzerine çekmiş oldu. Amcası Sultan Mustafa Han’ın kısa süren iktidarı ve kendisinin cülus etmesi ile üst üste cülus bahşişi alan ordunun, bu durumun her defasında askerin yüzüne vurur gibi ifade edilmesi, bir subay gibi her fırsatta ordunun teftiş edilmesi, kusurlu askerlerin en ağır cezalara çarptırılması, askerler arasında büyük homurdanmalara sebep oluyor, yeniçeri ağaları bu işte öncülük yapıyorlardı.

PADİŞAH’IN MÜŞAVİRLERİ

Genç Osman etrafındaki bazı devlet ve ilim adamlarının da telkiniyle, son seferde denendiği gibi, başarısız olan orduda çeşitli değişiklikler yapılması gerektiğini düşünüyordu. Devlet çarkının daha güzel dönmesi için birçok devlet müessesesini islah etmek, ya da söküp atıp yerine yeni ve daha modernini kurmak gerektiğine inanmıştı. Ne var ki bu değişikliğin ordudan başlatılmasının nasıl bir sakıncası olabileceğini kestiremeyecek kadar tecrübesizdi. Etrafındaki ona tesir edebilecek devlet adamlarının tamamının bilgisiz, akılsız ve siyaset ilminden habersiz olduğunu söyleyen tarihçiler bile vardır.
Bunlardan biri de Yahya Efendi isimli tarihçidir.
İsim vererek, vasıflarını sayarak, Osman Han’ın etrafındaki akıl hocalarını şöyle anlatır.
“Bunlardan biri soysuz Ömer’dir. Bu bir bunaktı. Adı Ömer amma, fesatta Haccac’dan daha zararlı olup kendisine kaza ve kader sevkiyle o adaletli Padişah’a hocalık görevi verilmişti. Mevkiinin yüksekliği sebebiyle rütbesi de yükseldi. Küçük büyük herkesin mercii oldu. Örs iken çekiç oldu.
Bunlardan birisi de, Süleyman adında hadım bir uğursuzdu. Buna Darüssaade ağalığı verilmişti. Hiç kimsede, Padişah’a iyi yolu göstermek gücü kalmadı. Doğru söyleyip doğru iş görmek pazarına kesat geldi. İki fesatçı kıskanç, nifak kemerini kuşanıp ittifak kuşağını bağladılar.
Bunlardan biri de o kara yüzlü Kadıasker Sünbül’dür. Bir nesne çok kötü ise, ikide kalmaz, ille de üçlenir, dendiği gibi, sefahat ve cehaletle halk içinde ün almış, Sünbül adında bodur, kara suratlı bir zenci idi. Rumeli Kadıaskeri oldu. Allah’ın işi, ayaktı kol oldu. Şeriat hükümleri ve örf adet işleri ortadan kalktı.
Onlardan biri de Hekimbaşı Musa idi. Ömrü boyunca bir şeriat meselesi öğrenmemiş, fıkıh kitaplarından bir şey görmemiş, Hekim Musa adında bu adam, bilgisizlikte parmakla gösterilen çirkin suratlı bir kimse idi.”
Hadi diyelim ki bu tarihçi taraflıdır ve böyle yazmıştır. Lakin bu yazılanlar değil tamamen, kısmen bile doğruysa bundan sonra olacak olanları anlamak kolaylaşır.

2.OSMAN HAN VE YENİÇERİ OCAĞI
 
Osmanlı’nın ikinci beyi olan Orhan Bey zamanında temelleri atılan yeniçeri ocağı, bir çok parlak zaferler kazanmış bir ocaktır.
Vatanseverliği ile, insaniyetliği ile, kul hakkına önem verişi ile, cihad ruhuyla bezenmiş olması ile, İlayı Kelimetullah’ı birinci gaye edinmiş asker olarak yetiştirilip kendini ispat eden bu ocak, kısa sürede nice başarılara imzasını atmıştı.
Akıllara durgunluk veren Sırpsındığı zaferi, Kosova’da defalarca kazandığı zaferler, Niğbolu, Varna, İstanbul’un Fethi, Otlukbeli, Çaldıran, Merci Dabık, Ridaniye, Mohaç, Akdeniz adalarının fethi gibi zaferler, hep bu ocağın başarı hanesine yazılıp gelen zaferlerdir. Zaferdeki sırlar ise, bilgi, disiplin, itaat, ideal ve Allah korkusudur. Bağdat’tan Viyana’ya, Ukrayna’dan, Ekvator’a kadar uzanan Osmanlı Ulu Çınarı’nın dallarını, bu umdelerle beslenen ordular uzatıyordu. 
Seferlerde o derece emre itaat vardı ki, izin verilmedikçe mağluptan, ya da fethedilen yerlerden bir çöp bile almazlardı. Çok mecbur olup açlıklarını gidermek için herhangi bir yiyecek almak zorunda kalırlarsa, bedelini mutlaka öderlerdi. Meşhur örnektir; üzüm kopardıkları bağlara kopardıkları salkımın yerine bedelini bir çıkınla asar öyle giderlerdi. Daha önceki sayfalarda zikredildi, Edirne gibi daha nice beldeler onların bu vakarlı ve ahlaklı davranışları yüzünden savaşsız olarak teslim alınmıştı. Olayı kısaca hatırlatayım:
Muradı Hüdavendigar Edirne’yi kuşatmıştır. Şehirde kalan Bizans kuvvetleri, Edirne’yi bir müddet savunmaya muktedir olduğu halde,  buradaki yerel yöneticiler toplanıp ne yapacaklarına dair müzakerede bulunurlar.
Sonunda, aldıkları karar gereğince kuşatmacı Türk askerleri tarafında bulunan pınara, kale içinden seçecekleri bazı güzel kızları su getirmeleri için göndereceklerdir. Türk askerleri kızlara sarkıntılık yapmaya kalkarsa, kale kapılarını sıkı kapatıp savunmaya geçeceklerdir. Şayet kızlara dokunmazlarsa, ahlak ve disiplin olarak bu kadar ileri seviyede bulunan bu askerlerle pazarlık yapıp kale kapılarını açacaklardır.
Yeniçeriler suya gelen güzel kızlara dönüp bakmadılar bile. Bunun üzerine yapılan pazarlıkla, kale içinde istedikleri yerleşim planını kabul eden Türk askerine kapıları açıp, Edirne’yi kan döktürmeden, memnuniyetle teslim ettiler.
Her müessese gibi bu ocak da, kuruluş ve yükselişini yaşamış, artık duraklama ve bozulma dönemine başlamıştı. Bunun gibi daha nice tarihi olaylar, onların ahlak seviyesine işaret etmektedir.
İlk bozulma emareleri Fatih Sultan Mehmed Han döneminde başlamıştır. Fatih tahta oturunca, İstanbul’un fethinden önce, Anadolu’da çıban başı olan Karamanlıları yola getirmesi gerekmektedir. Karaman üzerine yapılan sefer mükemmel bir zaferle sonuçlanmıştır. Dönüşte asker para yüzünden Hünkar’a zor anlar yaşatmıştır. Elbet bir isyan söz konusu değildir ama, disiplin zedelenmesi meydana gelmişti.
Yavuz Sultan Selim Han’ın, Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinde de, benzeri hoş olmayan bir iki vaka meydana gelmişse de, Yavuz gibi otoriter bir padişahın kurduğu disiplinle pek ileri derecede bir hareket meydana gelmemiştir.
Daha sonraki padişahlar devrinde yapısal ve ahlak bozuklukları tırmanışa geçmiş, bir çok üzücü olay meydana gelmişti.
Sık sık “kazan kaldırma” adı altında isyanlar başlamış, kumandanlarına ve Padişah’a karşı itaatsizlikler yapılması neredeyse gelenek haline gelmişti. İki de bir para ve menfaat hesapları yüzünden seslerini yükseltip, kelle istemeye ve ihtilal yapmaya tevessül eder hale gelmişlerdi. Osmanlı’nın ideali ise, Avrupa’yı kıskaca almak, Atlas ve Hint Okyanuslarındaki soygun, vurgun ve zulümleri önlemek, Afrika kıtasında batılı sömürgeci devletlerce yapılmakta olan Müslüman Zenci kıyımın ve yağmaların önüne geçmek, dünyada sulhü ve sükunu sağlamak, Halife sıfatının verdiği sorumlulukla inanç ve ibadet hürriyetlerini sağlamak, Hacc yollarını ve kutsal mekanları koruyup bakmak idi…
Osmanlı’nın ideali, işte bu ve benzeri görevleri başarabilen bir dünya devletini hayata geçirebilmek idi. İşte bütün bunlar, bilgili, tecrübeli, disiplinli, emir dinleyen bir orduyla başarılabilecektir. Ama gelin görün ki, ordu bu vasıflarını hızla yitirmeye başlamıştır. İşte şimdi de Hotin’de savaş esnasında pasif direniş ve bir askerde olmaması gereken hareketler zuhur etmiştir. Bunlar kokuşmuşluk yolunda çok önemli göstergelerdir.
Bir şeyler yapmak, çareler üretmek gerekmektedir. Padişah’ın yakın danışmanlarının da yönlendirmesiyle şu çareler düşünülmektedir:
“Artık bu yeniçeri ocağı miadını doldurmuştur. Bunlardan, bundan böyle Osmanlı’ya artık fayda gelmez. Bu ocağı kökünden kaldırmak, yerine de, yeni baştan bir asker ocağı kurmak lazımdır.”
Aslında düşünülenler yarısına kadar doğrudur. Yeniçeri ocağı kokuşmaya başlamış, bu haliyle artık Osmanlı’ya fayda değil zarar verecek konuma gelmiştir. Böyle devam edemez. Ancak bir gerçek daha vardır ki, o da şudur:
Yeniçeri askerleri halen dünyada savaş ağır makinesi olarak eğitilip kurulmuş, geçmişinde bunu başarmış birinci teşkilattır. Dünyada yeniçeriler karşısında tutunacak bir başka askeri kuvvet bulunmamaktadır. Bu teşkilatın ayarında başka bir teşkilat kurmak, eğitmek ve savaşa hazır hale getirmek kolay bir iş değildir. Kısa zamanda da başarılabilecek bir iş de değildir. Bu teşkilatı kaldırdığınız zaman, devlette öyle bir boşluk doğar ki, bunu kapatmak yıllar alır. Yıllar sonra belki daha güzel bir teşkilat kuruldu denilebilecek seviyeye gelebilir. Koskoca devletin yıllar boyu savunma teşkilatı olmaksızın ayakta durabilmesi mümkün müdür? Bunun düşüncesinin bile akla getirilmesi doğru değildir. Ayrıca bu teşkilatı bir çarpışma ile yenip ortadan kaldırabilecek başka bir teşkilat kurmak, kısa sürede eyleme geçirmek akla aykırı bir düşüncedir.
Genç Padişah’a empoze edilmiş olan düşünce ve eylem şudur:
“Padişah Hacc’a gidiyorum bahanesiyle Anadolu’ya geçecek, orada asker kaydedecek, bunları eğitecek, silahlandıracak ve geri dönüp İstanbul basılarak, Yeniçeri Ocağı cebren kaldırılacak.”
Bu çocukça bir düşüncedir. Fiilen ve güç olarak yapılabilecek bir iş değildir. Padişah bu işin olabileceğine o kadar inandırılmıştır ki, hazırlıklar başlamış, Padişah’ın Hacc’a gideceği ilan edilmiştir. Tunus ve Cezayir Beylerbeyilerine birer Hattı Hümayun gönderilerek, donanmalarıyla Mısır’a gitmeleri emredilmiştir. Ayrıca Kaptanı Derya Halil Paşa’ya da, Mısır’a gitmek için hazırlık yapması emredilmiş, gerekli tahsisatı da verdirilmiştir.
Yeniçeri ocağının istihbaratı güçlüdür. Hele sarayda olup bitenler anında haber alınmaktadır. İşte bu Hacc olayı da hemen yeniçeriler tarafından iç yüzü ile haber alınmış, büyük bir dalgalanmaya sebep olmuştur. Padişah aleyhine öyle bir cereyan hazırlanmış ki, halk da Padişah’ın aleyhinde kışkırtılmaya başlanmıştır. Dilden dile şöyle bir haber dolaştırılıyordu:
“Padişah; Suriye, Lübnan ve Mısır’a gidecek, oralardan Türkler ve Türkmenlerden oluşan bir asker taifesi hazırlayacak, Yeniçeri ve Sipahi kullarını bu askerlerle kırdıracaktır… Ulemadan bu işin doğru bir iş olmadığına dair alınıp kendisine takdim edilen fetvaları da yırtıp yerlere atıyor…”
Halk her ne kadar Yeniçeri ve Sipahi askerlerinin taşkınlıklarından hoşlanmıyorsa da, bu ocakların ata yadigarı olduğunu düşünerek, kırdırılma olayına büyük tepki gösteriyordu. Hele fetvaların yırtılıp yerlere atılması o güne kadar alışık olmadıkları ve infiale sebep olan hareketlerdi.
Yeniçeri ocağı gibi köklü ve tecrübeli bir ocağı kaldırmanın mahzurlarını yukarda saydık. Peki doğru olan neydi dersek, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor:
Bu köklü ocağın her şeyi elden geçirilmeli, yeni yazılacak askerlerin temel eğitimleri, askeri eğitimleri, statüleri, silah ve teçhizat olayları, kaidesi, kurumu velhasıl her şeyi yeni baştan dirayetli bir şekilde ele alınıp, ıslah edilmeli idi. Kuruluş asırlarındaki temel felsefe ve insani değerler verilmekle birlikte, çağa uygun teşkilatlanma, silah ve araç gereç, emir komuta zinciri ve kaidesi, kuralı, her şeyi ıslah edilerek, yeni ve daha güçlü bir ordu çıkarmak mümkündü. Veya mümkün kılacak tedbirleri almak daha makuldü.
 İleride de yazacağız. Böyle başarısız bir girişim, zaten fesat yuvası haline gelen yeniçeri ocağının daha fazla azmasına ve ıslahının daha da zorlaşmasına sebep olmuştur.
Biz yine mevzumuza dönersek, Padişah’ın bu şekilde Yeniçeri ocağını kaldırabileceği kendisine empoze edilince, Hacc’a gideceğini ilan ettirerek süratle hazırlıklara başlamıştır.
Aslında Hacc tamamen uydurma bir bahanedir.
Esasen kendinden önce hiçbir Osmanlı Padişahı ve Halifei Müslimin, Hacc’a gitmemiştir. Hacc’a gitmeme sebeplerini hep Şeyhül İslam fetvaları ile karara bağlamışlardır. Gerekçe şudur:
Ulaşım imkanları kısıtlı olduğundan Hacc yolu aylar sürmektedir. Ayrıca yanlarında ordu götürmeleri de uygun değildir. Böylece bir padişahın aylarca tahtından ayrı kalması, üstelik ordu kuvvetlerinden uzak olması, hem memleket meseleleri, hem de saltanatı yönünden uygun düşmemektedir. Yerine bedel göndererek bu farizaları ifa etmişlerdir.
Şurası da unutulmamalıdır ki, Hacc’a gitmemekle beraber, Hacc yollarının güvenliği, Harameyn’in bakım ve korunması, hacıların güvenliği gibi konularda, çok büyük meblağlar harcayarak, sürre alayları düzenlemişler, tedbirler almışlardır. Her yıl bu günkü Üsküdar sınırlarındaki Harem mevkiinden hareket eden sürre alayları, adeta deprem etkisi yapar gibi, yer yerinden oynardı.
Yemen ve civarının elde tutulmaya çalışılması, bu uğurda verilen yüzbinlerce şehit, bu civarın muhafazası için kocaman donanmalar bulundurulması hep Mekke, Medine ve Kudüs’ün muhafaza edilmesi gayesiyle tahakkuk ediyordu. İşte Osmanlı’nın bu gayesini kavrayamayan bazı günümüz devlet adamı ve bürokratları, Yemen’de verilen bunca zayiatın sebebini bilemediklerini ifade etmekte ve cahilliklerini ortaya koymaktadırlar. Olaya bu kadar önem veren Osmanlı padişahlarının hiç birisi görev başındayken Hacc’a gidememiştir. 
Şimdi ise Sultan Osman Han, Hacc bahanesi ile Anadolu’ya geçecek, buradaki Türk nüfusu esas alınmak suretiyle yeni askerler kaydedilecek, bunların eğitimi, silahlandırılması ve teşkilatlandırılması sağlanarak, Mısır’da bekletilen donanma ile eşzamanlı olarak İstanbul’a yürünecek ve Yeniçeri ocağı cebren kaldırılacaktır. Yapılan plan özet olarak anlattığımız gibidir.
 
 
2. OSMAN HAN’IN RÜYASI

Hacc hazırlıkları, daha doğrusu Padişah’ın Anadolu’ya geçme hazırlıkları sürmektedir. Bu sırada Padişah bir rüya görür. Rüya şudur:
Genç Osman, kendisi rüyasında; sırtında zırhı ile tahta oturmuş, Kuranı Kerim okumakta iken, Peygamber Efendimiz’in kendisine yaklaştıktan ve elinden Kuranı ve arkasından zırhını aldıktan sonra, yüzüne güçlü bir tokat vurarak onu tahtından düşürdüğünü, tacının başından yuvarlandığını, bunun üzerine kendisi yerden kalkıp Efendimiz’in mübarek ayağına yüz sürmek istemiş ise de buna muvaffak olamadığını görmüştür.
 Telaş ve kan ter içinde uyanan Padişah, bir müddet tefekküre dalmış, fakat rüyasına bir anlam verememiştir. İlk aklına gelen hocası Ömer Efendi’dir. Onu çağırtıp rüyasını baştan sona kadar anlatmış ve nasıl tabir edilmesi gerektiğini sormuştur.
 Hocası Ömer Efendi, Hacc ve Yeniçeri Ocağının kaldırılması fikirlerinin savunucusu ve Padişah’a empoze edenlerin başında gelmektedir. Haliyle de bu hoş olmayan rüyayı, o istikamette tabir ve tefsir edecektir. Şöyle cevap vermiştir:
 -Hünkarım, hayırlı bir teşebbüs üzerinde bulunuyorsunuz. Bu hayırlı işinizde tereddüt etmemeniz ve bir an önce icraata girişmeniz Peygamber Efendimizce arzu buyurulmaktadır. Tereddüte düştüğünüz için Efendimiz tarafından cezalandırılacağınız size bildirilmiştir. Bu Hacc olayınıza bir an önce karar verip başlamanız istenilmektedir.
 Genç Osman’ın kafası iyice karışmıştır. Hemen başka hocalar buldurup onlardan da tabir etmelerini istemiştir. Onların cevabı ise hemen hemen aynıdır:
-Hünkarım, bu mühim bir rüyadır. Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai isimli şeyh efendi duası makbul, ilmi geniş birisidir. Bu rüyayı onun tabir etmesi daha münasiptir.
Bu cevaplardan ve rüya hakkındaki tabirlerden kafası karışan Genç Osman, rüyasını bir kağıda tafsilatlı olarak yazarak Aziz Mahmud Hüdai Efendi’ye gönderdi. Tabir etmesini istedi.
Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin cevabı şöyleydi:
-Hünkarım, rüyanızda okuduğunuz Kuranı Kerim Rabbimiz’in hükmüdür. Ve ona sarılmak, gereklerini yerine getirmek lazımdır. Oturduğunuz taht, Cübbei Vücut’tur. Bu rüya fazlasıyla korkulu ve kötü sonuçları işaret etmektedir. Allah bilir bu korkulu vaka yakın günlerde olur. Tövbe ve istiğfar üzre olup, evliyanın türbelerini ziyaret edip, imdat talebinde bulunun!
Aziz Mahmud Hüdai Padişah’a ayrıca İstanbul’dan ayrılmasının büyük ve felaketli olaylara sebep olabileceğini, ayrılmaması gerektiğini de ilave etmiş, uzun boylu nasihatlerde bulunmuştur.
Bu cevap üzerine Hacc’dan ve kendisine empoze edilen fikirlerden vazgeçen Genç Osman, Ebu Eyyüb El Ensari türbesini ziyaret ederek, fukaraya sadakalar dağıtıp Allah rızası için kurbanlar kestirmiştir.
Bu arada Şeyhülislam Esad Efendi de bir fetva gönderir:
“Padişahlara Hacc lazım değildir. Yerinde oturup adl eylemek evladır. Kaldı ki, bir fitne zuhuru da büyük bir ihtimal dahilindedir.”
Hacc’a gidemeyeceğini kesin olarak anlayan 2.Osman Han, Mısır’ın uzaklığı ve muhaliflerin itirazlarından çekinerek, Halep ve Şam taraflarında vuku bulan bir isyan teşebbüsünü bahane ederek, o tarafa gideceğini ilan etmeyi düşündü, böyle niyet eyledi. O beldelerdeki devlet yetkililerine de gerekli hazırlıkları yapmaları için fermanlar gönderildi. Ancak daha sonra bunu izah etmenin güç olacağını düşünerek, yalnızca Bursa’ya gitmeye karar verdi. Böylece büyük mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdai’nin nasihatlerinden, Hacc ile ilgili olan kısmını tutmuş, İstanbul’dan ayrılmaması gerektiği şeklindeki nasihatlerini ise tutmamış görünmektedir. Bu şekilde kesin kararını bir türlü netleştiremeyen, tereddütler içinde bocalayan bir padişah görüntüsü vermiş, muhaliflerinin böyle bir padişahtan kolayca kurtulma niyetlerine dolaylı olarak destek vermiş oluyordu.
Söz buraya gelmişken, rüya ve neticelerine biraz ara verip, bu mühim rüyayı doğru olarak tabir eden Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerini tanıyalım mı?

AZİZ MAHMUD HÜDAİ’Yİ TANIYALIM

Osmanlı devrinde İstanbul, Üsküdar’da yaşamış, Allah’ın veli bir kuludur. Asıl adı Mahmud’dur. “Hüdai” ismi ve “Aziz” sıfatı kendisine sonradan verilmiştir. Cüneydi Bağdadi Hazretleri’nin neslinden olup, “Seyyid” yani Peygamber Efendimiz’in soyundandır. 
Koçhisar’da doğmuş, çocukluğu Sivrihisar’da geçmiştir.
Bir asırdan ziyade ömür sürmüş ve sekiz padişah devrini yaşamış bir gönül sultanıdır. Asrında, gerek eserleri, gerekse sohbet, irşad, vaaz ve nasihatleri ile ümmet için bir ümit nişanesi ve feyiz kaynağı olmuştur.
İlim, tasavvuf ve edebiyat sahalarında parlak bir hüviyete sahip bulunan Hüdai Hazretleri’nin tasavvuf ve manevi rehberlik sahasında müstesna bir mevkii olmuştur. O, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında, Şeyh Edebali Hazretleri'nin yapmış olduğu kıymetli irşad, hizmet ve faaliyetleri, kendi devrinde aynı aşk, vecd ve heyecanla yürütebilen sayılı şahsiyetlerden biridir.
Allah rızası istikametinde ihlas, samimiyet ve gayret üzere hareket eden Hüdai Hazretleri, sahip olduğu zahiri ve batıni ilimlerdeki ehliyeti sebebiyle de hem padişahların hem de bütün halkın sevdiği bir Hakk dostu olarak yaşamıştır.
Osmanlı’nın yükselişinin zirvesinde olduğu bir devrinde dünyaya gelmiş ve yavaş yavaş duraklamaya doğru seyir takip eden bir devrinde yaşayarak çok önemli olaylara tanıklık etmiştir.
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, Padişah ve hüküm sahiplerinin adil, gayretli ve maneviyat bakımından zinde olmaları için büyük gayretler sarfetmiş, himmetlerini asla esirgememiştir. Bir yandan da birtakım kargaşadan bunalan devlet adamlarının ve halkın gönül yaralarını adeta şefkatli bir hekim gibi sarmasını bilmiştir. Bundan dolayı hemen herkes, onun sohbet, irşad ve hizmet sofrasına koşarak ferahlamış; dergahı, bir saadet ve gönül mekanı olmuştur.
Gerçekten onun devri, saadetle felaketin birbirini takip ettiği çileli bir zamana rastlamaktadır. Zira siyasi bakımdan gittikçe artan ve sosyal yapıyı da son derecede sarsan çalkantılar, bu devirde görülmeye başlamıştır. Askerdeki disiplin ve nizamın sarsılıp bozulmasının, feci bir surette Genç Osman’ı katletme derecesine ulaştığı ve 4. Murad Han’ın tahtının önünde sadrazamını şehit etmeye kadar vardırdığı, Padişah’ın bile katline tevessül edilmiş olduğu düşünülürse, o günlerin siyasi durumları daha iyi anlaşılır.
İşte böyle çalkantılı bir devirde İslam tasavvufunun teselli edici nefesiyle, Hakk’ın ve hakikatin sesine çağıran Hüdai Hazretleri, dergahına diğerlerine nazaran çok farklı bir hüviyet kazandırmıştır. Öyle ki, devlet idaresinden atılan ve sürgüne gönderilen kimselerin ve cemiyette zuhur eden anarşinin önünden kaçanların, yegane sığındıkları yer, onun şerefli dergahı olmuştur.
 Bu yönüyle Hüdai Hazretleri’nin dergahı kimsenin zarar ve ziyanının erişemeyeceği, günümüz tabiriyle bir nevi dokunulmazlığı olan emin bir mekan hüviyetine bürünmüştür. Denilebilir ki, o zamanlar Osmanlı mülkünde bu mekandan başka hiçbir dergah, bu kadar hürmete ve ilgiye nail olamamıştır. Bir taraftan devrin Padişahları, kumandanları, üst düzey devlet adamları dergahın müdavimleri iken, diğer taraftan sosyal bakımdan hiçbir sıfat taşımayan halk kesimlerinin de buluşma yeri aynı dergah olmuştur.
Hüdai Hazretleri, talebelik yıllarında ilim tahsil ederken, gönül kapılarını açık tutmuş, hal ve gönül eğitimlerini de gerçekleştirme yolunda ilk mesafelerini almıştır. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle hususi bir şekilde ilgilenen hocası Nazırzade’nin müridi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nazırzade ile birlikte muhtelif kadılık vazifelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tayin edildi. Hocası başkadı, kendisi de Ferhadiye medresesinde müderrisliğin yanında Camii Atik mahkemesinde kadı naibi oldu.
Her türlü ilmi liyakat ve makamına rağmen Hüdai Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazifesini yürüten Kadı Mahmud Efendi adında, sayısız kadıdan sadece biriydi. Bir gün karşısına, o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dava çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikayetle mahkemeye müracaat etmişti. Şikayetçi olan kadının ifadesi şöyleydi:
-Kadı Efendi! Kocam her sene Hacc’a gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de Hacc’a gideceğim diye tutturdu. Hatta:
"Eğer bu sene Hacc’a gidemezsem seni boşayacağım!"
Dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp Hacc’a gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle bir şey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..
Kadı Mahmud Efendi, yapılan şikayetin aslını araştırmak için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu.
Adam cevaben:
-Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten Hacc’a gidip gelmiş bulunmaktayım. Hatta o mübarek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emanet ettim… İsterseniz kendilerine sorun. Falancaya şunu, filancaya da bunu emanet ettim.
Dedi.
Kadı Mahmud Efendi, şaşırdı:
-Bu nasıl olur efendi?!.
Diye sordu.
Adamcağız da anlatmaya başladı:
-Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de Hacc’a gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmet Dede’ye gittim. O da benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kabe’deydim!..
Dedi.
Böyle bir manevi olayı ilk defa duyan ve şahit olan Kadı Mahmud Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifadelerini kabul etmedi.
Bunun üzerine hala mukaddes topraklardaki ruhaniyet ve maneviyat ikliminin taze hissiyatı içinde olan adamcağız saf, fakat manidar bir cevapla haykırdı:
-Kadı efendi! Allah Teala’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan has bir kul niçin bir anda Kabe’ye gidemesin?
Dedi.
Kadı Mahmud Efendi donmuş kalmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Hacc’a gidenler henüz dönmemişlerdi. Adamın şahit olarak söylediği isimleri ve olayları inceleyebilmek için hacıların dönüşünü beklemek üzere mahkemeyi ileri tarihe bıraktı.
Bursalı hacılar döndüğünde de, yaptığı tahkikat neticesinde meseleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde davayı iptal etmek, adamın gerçekten Hacc’a gitmiş olduğunu kabul ve tasdik etmek zorunda kaldı.
Fakat yüreğine bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Ruh ve irade çağlayanı, sarhoş bir halde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhamla derhal Eskici Mehmet Dede’ye koştu. Hakikat ve sırlar deryasına dalabilmek için ona intisab etmek istedi. Ancak Eskici Dede:
-Kadı Efendi! Nasibiniz benden değil, zamanın Mürşidi Kamil’i Muhammed Üftade Hazretleri’ndendir.
Dedi.
Bu defa Kadı Mahmud Efendi, aynı niyet ve saikle Üftade Hazretleri’nin dergahına yöneldi. Fakat Hikmeti İlahi olarak dergaha yaklaştığında, atının ayakları kayalara saplandı. O da, atından indi ve yürüyerek dergaha vardı. Şeyh Hazretleri’nin önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.
Meşhur Bursa kadısı Mahmud Efendi’yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazreti Üftade, olanlardan manen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samimiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:
-Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makam debdebesi içinde şaşaalı bir hayatınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zaten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?
Dedi ve dergahın kapısına doğru yürüdü.
Bir yandan şeyhin manevi cazibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerametler karşısında, hayretten hayrete düşen Kadı Mahmud Efendi, hakikati idrak etmişti. Kararı kesindi. Zira nefs engelini aşıp hikmet dergahına varabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olmasının gerekli olduğunu anladı. Hemen Şeyh’in arkasından koşup boyun büktü ve:
-Efendim! İradesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Adeta dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu biçareyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!
Dedi.
Bunun üzerine tebessüm eden Üftade Hazretleri, kendisini talebeliğe ancak şu üç şartı yerine getirirse kabul edebileceğini ifade etti:
Birincisi talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması gerekecektir.
İkincisi elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması şarttır.
Ve üçüncüsü de nefsini terbiye edebilmek için aza kanaat etmesini öğrenecektir.
 Kadı Mahmud Efendi’nin bu şartları kabul ederek, canı gönülden teslim olması ile de, onu müridlerinin arasına aldı.
Sonra da Kadı Mahmud'un kalbindeki dünya meyillerinin temizlenmesi için, yani kadılık makamının kendisine verdiği gurur, kibir ve azameti imha etmek için, sırtındaki kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını emir buyurdu. Ayrıca dergahın hela temizleyiciliği vazifesini yapmasını istedi.
Üftade Hazretleri'nin huzuruna tam bir teslimiyyet ve halisiyyet içinde gelen Kadı Mahmud Efendi, üstadının emirlerine canı gönülden tabi oldu. Nefsaniyetini besleyen bütün dünyevi alakalardan el çekti. Kendisini samimiyetle mürşidinin talimatlarına ram ederek, kısa zamanda büyük mesafeler aldı. Öyle ki, onu sırtındaki süslü kaftanıyla ciğer satarken gören insanların:
 -Aaa! Şu bizim kadı efendi değil mi? Aklını yitirmiş galiba!
-Kadılığı bırakmış ama, kaftanını bırakamamış zavallı!.
Şeklindeki sözlerine dahi aldırmadan üstadının verdiği vazifeleri şevkle yerine getirmeye çalışıyordu.
Böylece yüce bir olgunluğa, hızlı bir şekilde yol almaya başladı. Şeyhinin gözünde ve gönlünde gittikçe kadir kıymet sahibi oldu.
Nefsindeki son varlık emaresini bertaraf etmesi ise, pek meşhurdur:
Bir gün Kadı Mahmud, hela temizlemekle meşgulken, dışarıdan kulağına kadar gelen bir nida duydu:
-Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin; şehrimize yeni kadı geliyor!..
O an gönlünü zayıf bulan nefsi, birden büyük bir vesvese fırtınası kopardı:
-Demek yerime yeni bir kadı geliyor!. Ah biçare Mahmud! Sen böylesine şerefli bir mesleği bıraktın da, tuttun hela temizleyiciliği yapıyorsun! Söyle bakalım, bunca yıldır ne kazandın?
 Dedi.
Nefsinin bu tehlikeli serkeşliği karşısında hemen toparlanan Kadı Mahmud Efendi, büyük bir iç ürperişiyle hocasını hatırladı. Zira ona, kendisine şart koşulan emirleri yerine getireceğine dair söz vermişti. Derhal tevbe ve istiğfar ile nefsinin son derece tehlikeli vesvesesine şiddetli bir şekilde müdahale ve mukabele etti:
-Ey Mahmud! Sen, nefsini ayaklar altına alacağına dair üstadına söz vermedin miydi? Nerede şimdi sözün? Söyle bu halin nedir?..
Ancak Kadı Mahmud, bu hale o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfaline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve üzüntüyü gideremedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine ceza olarak hela taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu dediğini yapmaya başlayacağı esnada, Üftade Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmud’a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latif bir edayla, hitab etti:
-Evladım Mahmud! Bilirsin ki sakal mübarek bir Sünneti Seniyye’dir.
Dedi ve yerleri sakalıyla temizlemesine mani oldu.
Sonra şöyle buyurdu:
-Evladım Mahmud! Seyr u süluk yolunda verdiğim hizmetlerin gayesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allah’a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazifen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!..
Kadı Mahmud, bu vazifeyi de büyük bir gayret ve olgunlukla yapmaya çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı. Elbette Pir Hazretlerinin ders ve irşadlarını da suya susamış biri gibi adeta içiyordu.
Bir kış günüydü. Kadı Mahmud, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. İrade dışı bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak "Allah!" lafzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnada hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi. O da çaresiz ve iradesiz bir şekilde bu emre uydu ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübarek ellerine değer değmez Üftade Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı haline nazar ederek tebessümle:
-Su biraz fazla ısınmış evladım!
Dedi.
Buna pek şaşıran Kadı Mahmud Efendi, hafif bir sesle:
-Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..
Dedi.
Üftade Hazretleri de:
-Evladım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..
Cevabını verdi.
Zira Hüdai Hazretleri, girdiği sıkı bir hesaplaşmayla nefsinin terbiyesi yolunda helallerden istifadeyi bile asgariye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a bağlamış, ruhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel halin bereketlerine nail olmuş, ayrıca dirilerden çok, ölülerle görüşüp konuşur bir hale gelmişti. Bir defasında dergahın yolu üzerinde daha evvel vefat etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selam verdikten sonra, bunu üstadına arzetti. Hazreti Üftade de:
-Evladım! Yapmış olduğun hesaplaşma sayesinde ruhunu iyice kemale erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahi o devremizde o hal içinde idik.
Buyurdular. Sonra da devamla;
-Evladım sen artık oldun, ayrılma zamanımız geldi.
Der ve onu başka bir yere öğrenci yetiştirmeye gönderir.
Kısa zaman sonra da, Hakk’ın rahmetine kavuşur…
Aziz Mahmud Hüdai İstanbul Üsküdar’a yerleşir. Işık saçmaya, burada ömrünün sonuna kadar devam eder.
Sultan 1.Ahmed Han kendisine intisaplıdır. Şeyhini çok sever, onun hatırını herkesin hatırından üstün tutar. Sık sık ziyaretine giderek sohbetlerinde bulunur. Sultan olduğu halde ona hizmet etmekten büyük bir haz alır. Sultan, hanımını da sık sık yanında götürür, birlikte şeyhinin hizmetinde bulunurlar.
Bir gün Sultan Ahmed Han şeyhinin abdest suyunu dökmektedir, zevcesi sultan hanım da havlu tutuyordur. O anda Sultan aklından geçirir ki;
“Şeyhim bir keramet gösterse de biz de şahit olsak.” Abdest bitmiştir, şeyhi havlu ile yüzünü kurularken kısık sesle şöyle demiştir:
-Sultan’ım, bir Padişah abdest suyumuzu döküyor, bir Sultan’ın hanımı ise havlumuzu uzatıyor. Daha bundan büyük keramet olur mu?
Sultan’ın bazen rüyalarını yorumlatmaya ferman gönderdiği olurdu. Fermanın içindekileri okumadan ilgili cevabı yazardı.
Şöyle bir olay anlatılır:
  Devrin Padişah’ı Sultan 1.Ahmed Han bir rüya görür. Uyanınca üzülür. Çünkü rüyasında, küffardan bir kralla güreşe tutuşmuş, ama kendisi sırtüstü yere düşmüştür.
Görünüşte korkunç bir şey. Ama bu bir rüyadır. Ve her rüya tabire muhtaçtır.
İyi de, kim yapabilir bu tabiri? Adres bellidir: Aziz Mahmud Hüdai.
Padişah, acele rüyasını anlatan bir mektup yazıp sorar bu büyük Veli’ye:
-Rüyamızın tabiri nedir?
Diye.
Haberci, mektubu alır. Süratle Üsküdar’daki dergaha varır. Tam kapıyı çalacaktır ki, kapı vurmadan açılır.
Hazreti Hüdai, kapıya çıkar. Elinde bir mektup vardır. Padişah’ın mektubunu alıp, kendi mektubunu memurun eline tutuşturur.
-Bu Padişahımızın mektubuna cevaptır!..
Der.
Memur hayretler içindedir. Zira bir şey söylemesine lüzum kalmamıştır. Aldığı cevabı acele Sultan’a ulaştırır.
Cevap şöyledir:
"İnsan vücudunda, en kuvvetli olarak sırt yaratılmıştır. Cansızlarda ise toprak en güçlüdür. Rüyada bu iki kuvvet bir araya gelmiştir ki, bu da rüya ilminde kuvvete işarettir. Yani Padişah’ımızın galip geleceğine işarettir.”
Padişah rahatlar. Döner vezirlerine;
- Rüyamızın tabiri budur,
Der. Ardından;
- Hüdai Hazretleri’ne bir kese altın verilsin!
Diye emreder.
Vazifeli memur, altınları alıp yola düşer.
Bu esnada Hazreti Hüdai’nin zevcesi para darlığından yakınmaktadır:
- Ay efendi, yakında çocuğumuz olacak. Ama yavrumuzu sarıp sarmalayacak bir bez parçası bile yoktur.
O anda kapı çalınır.
Sultan Ahmed Han’ın gönderdiği memur altınları takdim eder.
-Efendim Sultanımızın selamlarını ve bu altınları getirdim.
Büyük Veli, keseyi alır eşinin yanına götürür:
- Al hanım, buyur. İşte sana dünyalık!..
Ve ekler:
- Padişah göndermiş, üzülme artık.
Şeyhi ve hocası Üftade Hazretlerinin bir duası vardır; “Padişahlar peşin sıra yürüsün” diye. Onu ziyarete gelen padişah, Hüdai Hazretleri’ni atına bindirir ve peşi sıra yürür. Hüdai Hazretleri sırf hocasının duasını gerçekleştirmek adına bunu yaptığını söyler…
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri mütevazi bir hayat sürmüş ve dergahında birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bir duası vardır:
“Beni sevenler, türbemde bir kez dahi gelip fatiha okuyanlar, denizde boğulmasın, ömrü boyunca yokluk yüzü görmesin!”
Türbesi İstanbul Üsküdar’dadır. Şeyhin bu duasına mazhar olmak isteyenler her devirde ve zamanımızda da türbesini ziyaret edip, sevabını ruhuna bağışlamak üzere Kuran okumaktadırlar.  
 
RÜYA NASIL GERÇEKLEŞTİ

Maalesef Sultan 2.Osman Han’ın yukarıda açıkladığım bu rüyasının gerçekleşmesi, tarihçileri çok üzmüş olmalı ki, eserlerinde derinlemesine bilgi bulmak zordur. Adete bu olayı çabuk yazıp geçiştirmek istercesine kısa tutmuşlardır. Adına “Hailei Osmaniye” dedikleri ve Osmanlı Tarihi’nin en acıklı sahnelerinden birini içeren bu olay hakkında, bulabildiğim bilgileri aktarmaya çalışacağım.
Yukarıda ayrıntılı açıkladım, Hacc’a gitme bahanesiyle Anadolu’ya geçecek olan Padişah, orada yeni asker toplayıp, eğitip, silahlandırıp, geri İstanbul’a gelecek ve Yeniçeri Ocağı’nı cebren ortadan kaldıracaktır. Ancak bundan sonra Osmanlı Devleti’yle ilgili çok büyük yenilikleri hayata geçirebilecektir. Niyeti budur. Fatih ve Kanuni’nin koyduğu devlet kanunlarını da yenileyecek, harem kaide ve geleneklerini, savaş düzenini, hatta bir iddiaya göre de giyim kuşam alışkanlıklarını tamamen değiştirecektir.
Lakin Hacc’a gidiş olayı, verilen fetva ve görülen rüyanın Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri tarafından yorumlanması ile artık imkansız hale gelmiştir. Bunun üzerine geliştirilen yeni plan şudur:
Padişah Bursa’ya gidecek, atalarının türbelerini ziyaret edecek ve tekrar geri dönecektir. Daha doğrusu böyle ilan edilecek ama, geri dönmek yerine, Suriye ve Mısır taraflarındaki Türkmen aşiretlerinden derlenecek, silahlandırılacak, eğitilecek yeni askerlerle, yeni ordu fikriyatı hayata geçirilecektir. Bursa gezisi ilan edildiyse de halk ve askerler artık buna inanmamaktadır. Sultan’ın planının Yeniçeri ve Sipahi ocaklarını kaldırmak olduğu fikri, herkesin konuştuğu ortak konu haline gelmiştir.
Böylece Sultan 2.Osman Han’ın Hacc’a gideceği ve yeni orduyla İstanbul’a döneceği şayiası dilden dile dolaşarak yayılıyordu.
Yeniçeri ve sipahi elebaşları, aralarında görüşüp:
 “Padişah’ın gitmesi, mutlak bizden yüz çevirmesinden ötürüdür, başka türlü değildir; yeni askerle gelip bizi kırdırmak muradıdır, Padişah bu düşüncesinden vazgeçirilmelidir.”
Diyerek ayaklanıp Sultanahmet Atmeydanı’na toplanmaya başladılar. Topluluk gittikçe büyüdü. Asi askerler Şeyhülislam’a müracaat ederek, Padişah’ın Hacc’a gitmesinin engellenmesini istediler. Şeyhülislam Esad Efendi yukarıya alıntıladığım fetvayı muhtemeldir ki, bu olay üzerine vermiştir.
Gerek Şeyhülislam Esad Efendi, gerek Aziz Mahmud Hüdai, askerlere nasihat ediyor, asi duruma gelmemeleri konusunda uyarılar yapıyorlardı. Bu bakımdan Sultanahmet Meydanı’na toplanan askerler silahsızdı. Buna rağmen yine de taşkınlık yapan askerlerin bir kısmı, Sultan’ın hocası Ömer Efendi’nin konağını yağmaladılar.
Sultan Osman Han bu ayaklanmayı duyunca ulemayı saraya çağırarak sebebini sordu.
Onlar da:
-Kul Taifesi Padişah’ın Anadolu’ya geçmesini istemiyorlar ve Kızlarağası ile Ömer Hoca’nın sürgün edilmesini talep ediyorlar…
Dediler. Şayet Padişah’a birileri doğru akıl verseydi bu fesadın yatıştırılması mümkündü. Ama Osman Han katı davrandı.  Bu davranış ise olayların tırmanıp gittikçe kontrolden çıkmasına sebep oluyordu. Çünkü Sultan Osman Han, Hacc’a gitmeyeceğini ifade etti. Ama askerlerin istediği iki azil ve sürgünü de yerine getirmeyeceğini ilave etti.
Ertesi günü Sultanahmet Meydanı’na toplanan asi kalabalık, daha da çoğaldı ve azgınlaştı. Bu sefer önceki iki sürgün isteklerine kan ilave ettiler. Ellerinde bir de fetva vardı. Şunları istiyorlardı:
-Süleyman Ağa, Ömer Efendi, Veziri Azam Dilaver Paşa, Defterdar Baki Paşa, Nişancı Ahmet Paşa… Bunların kellesini isteriz!..
İstekler, oluşturulan bir ulema heyetince Topkapı Sarayı’nda Sultan 2.Osman Han’a iletilir.
Padişah bu teklifleri şiddetle reddeder. Getirilen fetvayı ve dilekçeyi yırtıp parçalayarak heyetin suratına fırlatır. Ulema ise büyük bir fitnenin çıkmak üzere olduğunu, bu kelleleri vermesinin daha hayırlı olacağını ifade ederek ısrar ederler. Yine reddedilmesi üzerine, ulema heyeti şunları söylerler:
-Sultanım, kul taifesi cemiyet ettikte istediklerini alırlar. Ecdadı izamınızdan alagelmişlerdir. Mukaddemce olmak (yani bundan önceki uygulamaları aynen yapmak) evladır.
Bu sözler Padişah’ı hiddetlendirmiştir. Şöyle bağırır:
-Bu fitneyi siz tahrik etmişe benzersiniz! Evvela sizi kırarım, ondan sonra da onları!.. Ol taifenin tedarikleri görülmüştür.
Ulema heyeti içinde bulunan Rumeli Kazaskeri Şair Yahya Efendi:
-Haşa Padişahım, bizim bunda dahlimiz yoktur… Ancak deruni (içten içe) Hacc’a gitmenizi istemezük.
Diye cevap verdi.
Vezir Hüseyin Paşa da söz alarak:
-Padişahım! Bu kulunuzu dahi isteseler veriniz. Heman siz sağ olun!
Dedi.
Diğerleri de benzer şeyler söylediler. Fakat Padişah bunları dinlemedi, kabul etmedi. Üstelik bu ulema heyeti huzurdan çıkınca serbest bırakılmayıp, Padişah’ın emriyle tevkif edildiler.
Ulema heyetinin yanlarına geri gelmesi geciken isyancılar sabırsızlanıyorlardı. Ayasofya’nın minarelerine birilerini çıkartarak, Topkapı Sarayı’nın içinde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Sarayda bulunan Padişah’ın hizmetçilerinin, aşçılarının, muhafızlarının ve askerlerin direniş için hazırlanıp hazırlanmadıklarını kontrol ettiler. Hiçbir hazırlığın olmadığı anlaşıldı. Hiç olmazsa böyle bir hazırlık yapılmış olsaydı, caydırıcı olacağından asiler saraya gelemez ve bu üzücü olaylar belki de böyle gelişmezdi. Bu bile düşünülüp yapılamamıştır. Anlaşılıyor ki, sarayın içinde de, ileri gelenlerden asilerin safında kişiler vardır.
İsyancılar bunun üzerine sarayı basmaya karar verdiler.
İsyancı askerler, aralarına asker olmayan çok miktarda çapulcunun da karışmış olduğunu gördüklerinde, önce bunları ayıklamayı ve saraya sadece askerler olarak gitmeyi düşündüler. Bu sivil güruha yapılan işin zorluğunu izah ederek aralardan çıkmalarını söylediklerinde şu cevabı aldılar:
-İslam askerleri neredeyse biz de oradayız. Asakiri İslam’sız bize dirlik haramdır. Dirilirsek beraber diriliriz, kırılırsak da beraber kırılırız!
Böylece yağmacı ve çapulcu güruhu da saraya giriyordu. Hiçbir mukavemet görmeden, önce Babı Hümayun’dan geçip birinci avluya, sonra Bab Üs Selam’dan geçip ikinci avluya doluştular. Bu sırada sarayda tevkif edilen ulema heyetinden Gubari Efendi’yi gördüler. Şöyle bağırıyordu:
-Sultan’a bizim sözümüz geçmedi, siz kendiniz girip söyleyin!..
Bu alevlere benzin dökmek gibi etki meydana getirdi. Kalabalık coşmuştu.
Asiler Sultan Osman Han’dan ayak divanı istediler. Yani Padişah’la asker veya halk temsilcilerinin doğrudan buluşup görüşmesi… Bu ayak divanı yapılabilmiş olsa, belki de olayları bazı tavizler verip yatıştırmak mümkündü. Tecrübesiz Sultan gururu yüzünden bu fırsatı da kullanamadı. Ayak divanına çıkmayı reddetti.
Askerler Enderun denilen kısma geldiklerinde içlerinden bir ses yükseldi:
-Sultan Mustafa’yı isteriz!..
Sultan Mustafa, Padişah’ın amcasıdır. Sultan 1.Ahmed Han’ın vefatı üzerine, Osmanlı tahtına çıkmış, akli dengesi yerinde olmadığı için de, verilen fetva üzerine tahttan indirilip yerine Genç Osman çıkarılmıştı. Kendisi Topkapı Sarayı’nda bir dairede kalıyordu. Şimdi asker bu akli dengesi bozuk olan Sultan Mustafa’yı tahta çıkarmak istiyordu. Daha doğrusu askerin böyle bir fikri yoktu. Başıbozuk kalabalık psikolojisini yönlendirmek isteyen bir isyancı, daha da doğrusu, Sultan Mustafa’nın validesinin, ya da onun damadı Davut Paşa’nın, kalabalık içine soktuğu kişilerden biri, bu ismi haykırmış oldu. O Davut Paşa ki,  bu isyan sırasında sadrazam olacak ve kayınvalidesi ile birlik olup genç sultana kıyacaktır. Böylece yönlendirilmiş olan kalabalık, hep birden bağırmaya başladı:
-Sultan Mustafa’yı isteriz!.. Sultan Mustafa’yı isteriz!..
Sultan Mustafa’nın dairesi öğrenilir. Bir topluluk kapıya yüklenir. Açmak mümkün değildir. Çatıya çıkarlar, kubbeleri delerler, içeri girip Sultan Mustafa’yı yanında bulunan iki hizmetçisi ile dışarı çıkarırlar. Bu sırada Sultan Mustafa korkudan tir tir titremektedir. Şaşkındır, olan biteni kavramaktan acizdir.
Sultan Osman Han ise, işin ciddiyetini işte o anda anlamıştır. Hemen Sadrazam Dilaver Paşa ile Süleyman ağa buldurularak isyancı kalabalığa teslim edilir. Her ikisi de anında parça parça edilirler. Ama isyan yatışmak şöyle dursun, alevler daha da büyümüştür.
Bu nazik anda Şeyhülislam Esad Efendi, bütün cesaretini toplayarak:
-Yoldaşlar! Gelin, Sultan Mustafa Han dursun, Sultan Osman istediğinizi verdi. Başka kimi istiyorsanız Padişah’tan alıverelim.
Diyerek olayları yatıştırmaya ve akli melekeleri olmayan bir kişinin padişah olmasını önlemeye çalıştı. Ama asiler, artık çok geç olduğunu, Sultan Mustafa’dan başkasını asla kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine asiler ile ulema heyeti arasında tartışmalar oldu. Ulema heyeti şöyle diyordu:
-Yoldaşlar, pişman olursunuz, gelin Sultan Mustafa Han dursun, şuuru bozuk olduğu için şeran tahta geçmesi uygun değildir. Üstelik Sultan Osman Han’ın tahttan indirilmesi için bir fetva gerekir, böyle bir fetva da yoktur. Fetva istenirse de verilemez, çünkü bir sebebi yoktur.
Sultan Mustafa tahta geçerse cülus bahşişi haklarının doğacağını düşünen asiler, bu sözleri dikkate almadılar. Üstelik bu işten vazgeçerlerse, Sultan Osman’ın kendilerini şiddetle cezalandıracağını düşünüyor, ürküyorlardı. Kılıç çekerek ulemayı tehdit edip susturdular. Onları Sultan Mustafa’ya biat etmeye zorladılar. Kafzade Efendi yapılan bu tehditlerden korktuğu için orada düşüp can verdi. Korku kol gezerken ulema Sultan Mustafa’ya biat etti.
Böylece Sultan Osman Han, 4 yıl 2 ay tahtta kalmış ve indirilmişti.
İsyancı kalabalık bunun üzerine, beyat ettikleri Sultan Mustafa’yı Şeyhülislam’ın atına bindirip Beyazıt Sarayı’na getirdiler. Buradaki saray muhafızlarını güvenli bulmayan asiler, onu tekrar arabaya bindirerek, Şehzadebaşı Camii’ne götürdüler. İstanbul içine münadiler çıkararak Sultan Mustafa’nın tahta geçtiğini ilan ettirdiler. Şehirdeki hapishaneler basılıp, ipten kazıktan kurtulmuş mahkumlar salıverildi.
Artık şehir tehlike içindedir. Halk evlerine sığınıp kapıları kapatmıştır.
Sultan Osman Han, durumu öğrenmiştir. Bir an önce Üsküdar’a geçip, bütün bu olaylara sebep olan Anadolu seyahatine başlamayı ve duruma yeniden hakim olmayı düşünür. Ya da gemi ile Mudanya’ya, oradan da Bursa’ya geçip mücadeleye başlamayı düşünür. Fakat asiler İstanbul Boğazı’nda hakimiyeti kurmuşlar, kuş bile uçurtmamaktadırlar. Sultan çaresizdir. Etrafında bulunan saray mensupları Yeniçeri Ocağı’na sığınmaktan başka çaresi kalmadığını bildirirler. Hem de, sipahilerle yeniçerilerin birlikte hareket etmelerini önlemek için Yeniçeri Ocağı’na sığınmasını tavsiye ederler.

HAİLEİ OSMANİYE

Akşam karanlık basınca Sultan Osman Han, çabucak kıyafet değiştirir ve Yeniçeri ağa kapısına gelir. Yeniçeri ağası Kara Ali etek öperek, onu hemen içeri alır. Sultan Osman her askere 50’şer altın vereceğini vaat ederek, Kara Ali Ağa’yı yeniçerileri ikna etmeye gönderir. Kara Ali hemen faaliyete geçer. Ali Ağa ertesi sabah ümitle asker içine girer. Ama ocak ağalarından bazıları, Ali Ağa’nın tekliflerini tehlikeli bulmuştur. Çünkü Sultan Osman Han, şöyle veya böyle tekrar tahta geçerse, hiçbirini sağ komayacağını düşünürler. Ali Ağa askerlerin arasına girdiğinde şöyle diyordu:
-Yoldaşlar, yeni padişahınız mübarek ola! Amma hali de bellidir. Sultan Osman da kapınıza gelip ocağınıza sığındı.
Daha sözleri bitmemişti ki bir ses duyuldu:
-Söyletmeyin, ne durursunuz bre hemen vurun!..
Ali Ağa’yı derhal kılıçla parçalarlar.
Bunun üzerine Sultan Osman’ı ele geçiren caniler, onu uyuz bir ata bindirerek yola çıkardılar. Yolda olmadık hakaretler ediyorlardı. Bazı zalimler çimdik ve tokatla hakaret işini fiiliyata dökmeye bile kalkışıyorlardı. Hem de:
-Söyle bakalım Osman! Hotin’de savaşan biz miydik, yoksa bize tercih ettiklerin miydi!?.
Diye alay ediyorlardı.
Bu sözlerle kastettikleri şuydu. Hotin seferinden döndükten sonra, Padişah askerlere o kadar kızgındı ki, sefer esnasında firar eden veya yüz geri kaçan askerlerden intikam alırcasına, gece sokaklarda tebdili kıyafet gezerken uygunsuz yakaladığı yeniçeri veya sipahilere:
-Bre! Hotin’de karı gibi kaçan sen miydin!?.
Diye sorarak boynunu vurduruyordu.
Şimdi devran değişmiş, bunları yapan Cihan Padişahı ellerine geçmişti. Hakaretin bini bir para misali, o Genç Sultan’a çimdik ve yumruk atarak intikam alıyorlardı. Genç Padişah’ın maruz kaldığı hakaretin haddi hesabı yoktu. Yaptıkları eza ve cefa onu boynu bükük ve perişan bir hale koymuştu. 2.Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı:
-Dün sabah Cihan Padişahı idim, şimdi bu hale düştüm, merhamet edip halimden ibret alın, dünya size dahi kalmaz, hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler!?.
Ama bu sözler zalimleri teskin etmek bir tarafa, daha da azdırıyordu.
Halk sokaklara yığılmıştı. Bu korkunç manzarayı temaşa ediyorlardı, ama hangi duygularla? Yahya Efendi’nin anlatımıyla:
“Bu korku veren ve böyle şaşkınlığa düşüren bir hareket ve zilletle onu halkın önüne çıkarmışlardı. Ama herkese bir musibet ve hayret ve dehşet geldi ki, cansız kalıp gibi olup, gizli gizli ağlayıp inleyerek, bu hale sebep olanlara beddualar ettiler. Bu duyguları meydana vurmaya ve onları kınamaya ve kötülemeye imkan var mı? O gün öyle içler yakan bir gündü ki, onu bu kırık kalem yazamaz. Süphanellah, bu bir musibet idi ki, görülmemiş, aleme sirayet edip, mülkün temelini sarsmış,  akıllı kişilerin kulaklarına velvele vermiştir. Zengin ve yoksul bu dert ve beladan hisse kapmıştır. Nice yıllar unutulmadı ve döner felek bu alemde bu acı şarabı sundu durdu.”
Yolda onun son Veziri Azam’ı Hüseyin Paşa’yı da öldürdüler. Sadrazamın son sözleri şöyleydi:
-Yoldaşlar, Padişahımız ocağınıza sığındı. Mürüvvet sizindir, padişahınızı bu hakaretlere layık görmeyin!
Sözünü bile bitirmesine fırsat vermediler. Parçaladılar.
Sultan Osman, Hüseyin Paşa’nın ölüsünü görünce ağlayıp:
-Bu mazlumun günahı yoktu, her zaman bana kul hakkında iyilik söylerdi, eğer onun sözüyle hareket etmiş olsaydım başıma bu haller gelmezdi, beni yanıltan ve bu hallere düşmeme sebep olan, Hoca ile Darussaade Ağası idi…
Diye gözyaşı döktü.
Hakaret ede ede, naralar ata ata, Sultan Osman’ı Şehzadebaşı Camii’ne götürerek hapsettiler.
Şehirde bir yağma furyası başlamıştı. Padişah taraflısı olduğunu tesbit ettikleri devlet erkanından kimin konağına gitmişlerse derhal yağmalıyorlardı.
Orta Cami’de Genç Osman’ın muhafazasına Haseki Sarı Mehmed Ağa tayin edildi. Yeniçeriler, Sultan İkinci Osman’ın hayatına dokunulmayarak kafes hayatı yaşamasını istiyorlardı.
Bu arada Davut Paşa sadrazam olmuştu. Sultan Mustafa’nın eniştesi ve Valide Sultan’ın damadı olan Davut Paşa, Hırvat devşirmesiydi ve bu isyanın en önemli elebaşısıydı.
Hem Sultan Mustafa, hem de Sultan Osman, Şehzadebaşı Camii’ndedir. Sultan Osman’ı katletme görevi Sadrazam Davut Paşa’ya verilmiştir. Kim tarafından? Sultan Mustafa daha sonra böyle bir görevi kendisinin vermediğini ilan etmiştir. İşin aslı çok hain ve asi bir kimse olan yeni Sadrazam Davud Paşa, onu öldürtmek için fırsat kollamaktadır. 
Yeni Padişah’ın akıl noksanı olduğunu, eninde sonunda gidici olup, yerine Osman Han’ın tekrar geçmesi gerektiğini bilen askerlerle, o tekrar padişah olursa, kellesini ve menfaatlerini yitirmekten korkan askerler arasında münakaşalar oluyordu. Bir taraf katlinden, bir taraf da hapsinden yanaydı. Dışarıda Sultan Osman Han’ın öldürülmemesi yönünde artan tezahüratları susturmak için, kendisini pencereye getirip sağ olduğunu askere göstermek mecburiyetinde kaldılar. Osman Han’ın sağ olduğunu anlayan ılımlı askerler yatışır gibi oldular. Bu gürültülerden etkilenen Sultan Mustafa, şuursuz hareketler yapıyordu. Amcası Sultan Mustafa’nın bu saçma hareketlerini etraftakilere gösteren Sultan Osman Han:
-Görün bakın ey derdmendler! Padişah ettiğiniz ademe bakın! Böyle yapmakla hanedanın kesilmesine sebep olursunuz. Bu devletin inkırazına sebep olup, kendi ocağınızı söndürürsünüz! Yakında pişman olursunuz!
Bu sözlerin bir çok askere tesir ettiği görüldü. Üzüntüden hıçkırıklarla ağlayanlara rastlandı. Osman Han ise, başı açık ve vücudu perişan bir haldeydi. Yüksek rütbeli askerlerden biri olan Turnacıbaşı isimli ağa, başından sarığını çıkarıp Sultan Osman’a uzattı:
-Padişahım, temizdir, mübarek başınız çıplak durmasın, sarın ve örtün!
Dedi.
Sultan Osman Han’ın böyle birkaç söz daha sarfetmesi durumunda dengelerin hızla değişeceğini kavrayan Davut Paşa, adamlarına bir işaret çaktı. Adamlarından Cebecibaşı, ani bir hareketle Sultan Osman’ın boynuna bir ip attı. İp Sultan’ın boynuna dolandı. Çok kuvvetli ve atik olan Sultan, ipi yakalayıp boynundan çıkardı ve fırlattı. Böyle bir olayı beklemeyen diğer ağalar dehşet içinde kaldılar:
-Ne yapıyorsunuz!?. Şimdi bu yaptığınız dışarıdan duyulursa hepimizi öldürürler!
Diye bağırdılar.
Osman Han, hayatına kasteden Davud Paşa’ya:
-Behey zalim, ben sana neyledim?.. İki defa öldürülmeni gerektiren suçunu affedip öldürtmedim, münasip ve makam verdim, bana gadrin nedir?
Diye bağırdı.
Sonra da ağalara dönerek:
-Bu zalim beni sağ komaz öldürür!..
Diye feryat etti.
Ağalar cevap verdiler:
-Yok Padişahım, böyle bir ihtimal yoktur. Mübarek hatırınızı hoş tutunuz! Ortalık bir miktar sükun bulsun, yine Padişahımız, Hünkarımız sizsiniz. Haşa ve kella! Sana kulların kıyabilir mi? Sana bu ihaneti layık görebilirler mi?
Sultan Osman Han’ın gittikçe taraftar topladığını gören Valide Sultan müdahale etti:
-Ağalar, ağalar! Siz bilmezsiniz bu ne yılandır! Buradan sağ kurtulur ise, bizden ve sizden bir canlı komaz, öldürür.
Tam bu sırada Cebecibaşı bir kement daha fırlattı. Bu defa kement ocak ağaları tarafından havada yakalandı. Sultan Osman hemen yanıbaşında bulunan ve kendini muhafaza etmekle görevlendirilen Sarı Mehmet Ağa’ya, Sultan Mustafa’yı göstererek:
-Anın hükmü nafız olur mu? O divanedir. Kendi ismini bilmez. Aç şu pencereyi, ben dahi kullarıma söyleyeyim.
Pencere açıldı, Sultan Osman, yumuşak tane tane ve duygusal bir konuşma yaptı. Hareketlerinden pişman olduğunu, ocak ağalarının askerlik şereflerine sığındığını, kendisine hakarete müsaade edilmemesini, ağaların şerefine halel getirilmemesini söyledi. Konuşması bazen kesiliyor, uğultulu konuşmalar arasından şunlar fark ediliyordu:
-Seni Hilafet’e kabul etmeyiz, ama öldürülmene de razı değiliz.
Osman Han, Yedikule’ye götürülmemesini, kendisini Topkapı Sarayı’nda Sultan Mustafa’nın yaşadığı daireye hapsetmelerini istedi. Bu sırada Davut Paşa’nın üçüncü işaretini de vermesiyle Cebecibaşı kemendi tekrar fırlattı. Bu sefer Sarı Mehmet ağa tarafından yakalanan kement yine maksada ulaşmadı.
Cuma namazı bu minval üzere kılındı. Cumadan sonra Davut Paşa, Sultan Osman’ı Yedikule zindanlarına gönderdi. Bu işe memur ettiği iki güvenilir adamı vardı:
Cebecibaşı ve Kilindir Uğrusu.
Sultan Osman’ın Yedikule’ye götürüleceği güzergaha halk akın etmişti. Görülmemiş kalabalıklar arasından geçilerek nakil işlemi tamamlandı. Güneş batmak üzereydi. Nakle memur edilen binlerce asker teslimden sonra geri döndü. 
 Daha sonra Davud Paşa, Cebecibaşı’na ve Kilindir Uğrusu’na dönerek:
-Yanınıza sekiz cellat alıp, Osman’ın işini bitirin. Yarına kalmasın!
Diye emir verdi.
Sultan Osman, günlerden beri perişan vaziyette, aç ve uykusuz olduğu halde, kendisini son nefesine kadar müdafaa etmeye karar vermişti. Cellatların ilk hücumu netice vermedi. O kadar cellat silahsız Padişah’la mücadele edemeyeceklerini anladılar. Hatta Sultan Osman, yumruklarıyla üç tane celladı yere sermişti. Kementten başka silah da kullanmak istemiyorlardı. Çünkü hanedandan olanın kanı akıtılamazdı. Buna rağmen, dışarıdan balta alan cellatlara Genç Osman, büyük bir ustalıkla karşı koydu. Bu sırada Kilindir Uğrusu ani bir dalışla Sultan’ın husyelerini ele geçirip var gücüyla sıktığı anda, can havliyle bir çığlık atan Padişah, bayılır gibi olduğu anda arkasından gelen bir cellat, baltası ile omzuna vurarak fena şekilde yaraladı. Bu durumu fırsat bilen Cebecibaşı kemendi Osman Han’ın boynuna geçirdi ve yere düşürdü. 17 yaşını yeni geçmiş Sultan Osman Han’ın üzerine çullanıp şehit ettiler. İşin tamam olduğunun bir emaresi olarak da, burnunu ve kulağını kesip Sultan Mustafa’nın annesine götürdüler. Tarihler 20 Mayıs 1622’yi gösteriyordu.
Şehit Sultan’ın cenazesi, o gece Topkapı Sarayı’na götürüldü. Ertesi gün yapılacak cenaze töreni için hazırlıklar tamamlandı. Öğle namazından sonra kılınan cenaze namazını müteakip, Sultanahmed Camii’nde babasının türbesine defnedildi. Cenaze merasimi çok hazin oldu. Kayınpederi ve Şeyhülislam Esad Efendi cenazeye katılmadı. Bundan dolayı görevinden istifa etmiş sayılarak yerine başkası getirildi.
İşte bu acıklı olaya Osmanlı Tarihi’nde “Hailei Osmaniye” denilmektedir.
Haile, yüz kızartıcı ve içler acısı olay, facia demektir. Bu olay Osmanlı Devleti’ni yıllarca, hatta yüzyıllarca meşgul etmiş, gözyaşı döktürmüş ve lanetler yağdırılmasına sebep olmuştur. Yine bu olay, ordu ile devlet münasebetlerinde hep kuşkulara ve güvensizliklere sebep olmuştur.
Yine bu çirkin ve ecdat geleneklerine, İslami kurallara ve insanlığa, izan ve insafa sığmayan feci olay, kocaman Devleti Aliyye’de çalkantılara sebep olmuş, asker ve yöneticiler aleyhine fırtınalar estirmiştir. Anadolu ve İstanbul’da şehit Padişah’ın intikamını almak isteyen iyi niyetli kişiler çok çabalar harcamışlardır. Bazen de bu olayı kötüye kullanmak isteyen kötü niyetli kişiler de birçok olaylara sebep olmuşlar, isyanlar ve kıtaller meydana getirmişlerdir.
Bunlardan enteresan olan birisi de, Anadolu’da yakaladıkları Osmanlı askerlerini Padişah’ı şehit ettiler diye ayaklarına nallar çakmak suretiyle eziyet ve katledilmesi olayıdır.

KATİLLERİN SONLARI NE OLDU?

Padişah’ın böyle alçakça katledilmesi olayı halk tarafından yeniçeri ve sipahilere mal edildiğinden, asker taifesi sokakta rahat yürüyemez olmuşlardır. Halk tarafından Padişah katili diye görülen sipahiler, bu ağır ithama dayanamamış ve sokaklara dökülerek Osman Han’ın katillerinden hesap sormaya kalkmışlardır.
Hailei Osmaniye’den 2 gün sonra, sipahilerce Sadrazam Davut Paşa’nın konağı basılmıştır.
Kendisine:
-Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledin?!.
Diye bağırılınca o da:
-Padişah’ın fermanıyla katleyledim!
Diyerek bu seferlik linçten kurtulmuştur.
20 gün sonra ise yine saray askerleri tarafından, Kapu Ağası, şehzadelere karşı tutumundan dolayı linç edilmiş, cesedi götürülüp, Sultanahmet meydanında ayaklarından asılarak halka teşhir edilmiştir. Ancak bu olayın Sultan Osman Han’ın şehit edilmesiyle mi ilgili olduğu, yoksa iç oğlanların ağalarına karşı hıncının mı bir sonucu olduğu tesbit edilememiştir. Bu da devlette kargaşa ve anarşinin hakim olduğunu göstermektedir.
Davut Paşa asker ve halk tarafından, Sultan Osman Han’ın katili suçlamasına muhatap olduğu için, sadrazamlıktan azledilmiştir. Kendisinin makamını korumak için çok büyük paralar sarfettiği, vaadler ve tertiplerle askeri kışkırtmış olduğu, buna rağmen gayesine muvaffak olamadığı kayıtlıdır.
Yine bu günlerde derviş kılığında gayet güçlü kuvvetli birisi, hançerini çekerek toplu bulunan sipahiler içine dalmış:
-Hani Sultan Osman’ı neylediniz?..
Diyerek hançerini rastgele sallamağa başlamış, 3 askeri katletmiş, 8’ini de yaralamıştır. Kendisini yakalayan sipahiler onu parçalamışlardır. Bu derviş, halkın hislerine tercüman olduğu gerekçesiyle halk tarafında bir kahraman gibi kabul edilmiş, bu da askerin halktan çekinmeye başlamasına sebep olmuştur. Aslında sadece İstanbul değil, sadece Anadolu değil, devletin geniş topraklarının her bir yerinde bu olay konuşuluyor, katillere karşı büyük bir infial gelişiyordu.
Tarihçi Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi adlı eserinde bu infiali ve sebeplerini şöyle açıklar:
“Bu sırada genç Padişah’ın uğradığı elim akibetin Osmanlı cemiyetinde uyandırdığı derin infial ve nefret, merkezden muhite doğru dalga dalga yayılıyor; geniş Osmanlı ülkelerinde umumi bir ızdırap doğuruyordu. Merkezi otoritenin zayıflayışı, payitahtta vukua gelen kargaşalar,  geniş Osmanlı memleketlerinde çeşitli ve fena neticeler veriyordu. Osmanoğulları’nın büyük gayretlerle, küffara karşı kazandıkları şanlı zaferlerin verdiği muhabbetle, adil ve İslami davranışlarıyla, iki asırda kurabildikleri Anadolu birliği dahi yaralanmış görünüyordu. Devlet masraflarının artışı, merkezi otoriteden uzak olan mahalli memurların yolsuz hareketleri neticesi, vergiler ziyadeleşmiş; cinayet şekilleri keyfi tarzlara bürünmüş bulunuyor, halk bundan da derin ızdırap duyuyordu. Bütün bunlar Genç Osman faciasının bir neticesi olarak görünüyordu. Bununla beraber Osmanlı bütün halkında derin bir devlet şuurunun, dini gayret ve Osmanlılık hakimiyetinin verdiği mukaddes bir his vardı. O da, Hilafet ve Saltanat makamına ve bunu temsil eden zata karşı duyulan büyük hürmet ve muhabbet idi. Osmanlı telakkisine göre bu makamda bulunan zatın vücudu mukaddes ve her türlü halelden, taarruzdan, muahezeden, masun ve beri idi. Ona el kaldırmak en büyük cinayet, ona taarruz etmek en büyük küfür idi. Halktaki bu telakki, Osmanoğullarının devletlerini İslam’ın ezeli ve ebedi prensiplerine metin bir tarzda yaslamaları, milli anane ve örflere kuvvetle dayandırmalarının neticesi idi. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı hükümdarları, Türklerin Oğuz Han’dan beri gelen mukaddes Hanları ve bütün Müslümanların da en yüksek dini ve dünyevi reisi, yani Halifei Müslimin ve Emir ül Müminin idiler. Bundan dolayı Çin içlerinden Almanya ortalarına, Fas’tan Sumatra Adaları’na kadar bütün bir Müslüman dünyası, İstanbul’da oturan adil Osmanlı sultanlarını tek manevi ve maddi reis olarak görüyordu. İşte Genç Osman faciası, Osmanlı cemiyetini bundan dolayı en hassas yerinden yaralamış; onun can damarına dokunmuştu. Yeniçerilerin azlık olduğu taşralarda ahali, bunlara karşı açıkça memnuniyetsizliğini izhar ediyor, hatta hakaretlere dahi yelteniyordu…”
Görüldüğü gibi, Hailei Osmaniye sadece Osmanlı coğrafyasında değil, bütün bir İslam coğrafyasında nefretle anılır olmuştu.
Aradan yaklaşık 7 ay geçmişti. Yeniçeri ve sipahiler her tarafta halkın baskısından iyice bunalmışlardı. Halk nefretle bakıyor,  Sultan ve Halife katili olarak askerleri itham ediyorlardı. Anadolu’da gerek sipahi, gerek yeniçeri askerleri punduna getirildiği anda katlediliyordu. Kalelerden dışarı çıkamaz olmuşlardı. Anadolu’da Gürcü Mehmet Paşa çok miktarda yeniçeriyi öldürüp, Sultan Osman’ın intikamını alıyordu. Alıyordu ama etrafına topladığı başıbozuk güruh her türlü yağma ve çapul yaparak halkı canından bezdiriyordu. Hatta İstanbul’u basarak Sultan Osman’ın katillerinden hesap sormayı planlamaya başlamışlardı. Ancak daha sonra Gürcü Mehmet Paşa İstanbul’a gelecek ve Sadrazam yapılacaktır.
Bir gün sipahiler dayanamayarak ayaklandılar. Sarayın kapısına dayandılar. Naralar atıyorlardı. Padişaha bir arzuhal verdiler. Bu arzuhalde şu vardı:
“Biz Sultan Osman’ı Şehzadebaşı Camii’nde emanet vermiş iken niçin ve nasıl katledildi?”
Arzuhalin cevabı gelinceye kadar da tempo tutmaya devam ettiler:
“Tiz katiller bulunsun!” 
Çok geçmeden Sultan Mustafa’nın cevabı “Hattı Hümayun”u geldi:
“Sultan Osman’ı ben katlolunsun demedim. Davut Paşa öldürdü. Katiller kimler ise haklarından gelinsin katlolunsun.”
Bunun üzerine büyük bir vaveyla koparan sipahiler harekete geçtiler. Önce Sultan Osman’ın katlinde en önemli rollerden birini almış bulunan ve kulağını burnunu kesip saraya getirmiş bulunan Cebecibaşı bulundu. Sultan Osman’ın Yedikule’ye götürülürken su içtiği çeşme başında parçalandı.
O sırada kaçmış bulunan Davut Paşa aranmaya başladı. Üç gün sonra Eyüp’te bir samanlıkta bulundu. Kilindir Uğrusu da bulundu. Beraberce Yedikule’ye Sultan Osman’ın şehit edildiği yere götürüldüler. Davut Paşa’nın zevcesi, Sultan Mustafa’nın annesi ise harekete geçmiş, katili kurtarmak için servetler saçmaya başlamıştı. Plana göre Davut Paşa kurtarılacak ve tekrar sadrazam yapılacaktı. Cellatların bir kısmı satın alınmıştı. Bu durumdan Davut Paşa da haberdar edilmiş, kendini yeniden Sadrazam gibi görmeye başlamıştı. Olaylar şöyle gelişti:
Mahkumlar Yedikule zindanlarından alınıp, Sultan Osman’ın yolda su içtiği çeşme başına getirildiler. Davut Paşa çökertildi, tam başı kopartılacağı sırada, feryat ederek cebinden bazı kağıtlar çıkardı. Şöyle bağırıyordu:
-Ben Sultan Osman’ı bu belgeler ile şeriata uygun öldürdüm!
Bu itirazları dinlemek istemeyen askerler cellada bağırdılar:
-Vur, öldür! Durma!
Para ile satın alınmış olanların da şöyle bağırdığı duyuluyordu:
-Çalma, vurma, dur!
Davut Paşa çökertildiği yerden kaldırılıp bir ata bindirildi, Şehzadebaşı Camii’ne getirildi. Geçirdiği badireler ve heyecandan dolayı Paşa, köpekler gibi soluyor, yarı canlı cenaze gibi şuursuz hareketler yapıyordu.
Hemen etraftan bulunup sırtına bir kaftan ve başına da bir başlık geçirilerek kendisine sadrazam olarak saygı gösterilmeğe başlanmıştı. Kendisi de hemen orada makamlara tayin ve tevcihleri başlattı.
Olay derhal Sadrazam Gürcü Mehmet Paşa’ya ulaştırıldı. Sadrazam bir şaşkınlık devresi geçirdikten sonra, yanına gelen Kapıcılar Kethüdası Rahıki Ahmet Ağa şöyle dedi.
-Ferman verilirse, Allah’ın yardımı ile o fitneyi def ve Davut Paşa mel’ununu idam ederim!
Bunun üzerine alel acele yazılan emir kendisine verilmiş ve 200 kişilik güçlü kuvvetli adam ile olay yerine gönderilmişti. Şehzadebaşı Camii’ne gelen bu güçlü insanları gören Davut Paşa taraftarları çil yavrusu gibi dağıldılar. Ağa ve adamları Davut Paşa’yı ele geçirdiler. 7 ay önce Sultan Osman’ı bindirdiği Pazar arabası bulunarak, Davut Paşa’yı buna bindirip ve yeniden Yedikule zindanlarına götürüp hapsettiler. Ertesi günü ise Davut Paşa ile birlikte Kilindir Uğrusu idam edildiler. Cesetleri ise denize atıldı.
Sultan Osman Han’ın şehit edilmesinde rolü bulunanlar da, birer birer yakalanarak cezaları verilmiş ve infaz edilmiştir. Osmanlı coğrafyasında meydana gelen infial bu şekilde yatıştırılmıştır.
Sultan Osman Han’ın hunharca şehid edilmesi, hiçbir zaman unutulmamıştır. Devrin tarihçileri söz birliği etmişçesine bu olayı tafsilatlı olarak yazmamışlardır. Adeta bu menfur olayı yazmaya kalemleri yetmemiş, yazarken gözyaşları mani olmuş gibidir. Büyük Osmanlı seyyah ve yazarı Evliya Çelebi, olayı yazdığı kitabının sayfalarını sonradan yırtıp alarak, o da diğer tarihçiler gibi, olayı yazmama geleneğine uymuştur.
Sultan 1.Mustafa’ya gelince, bir yıldan fazla bir zaman tahtta kalmış, sonra hal edilerek tahttan indirilmiş, tahta Sultan Osman Han’ın küçük kardeşi Şehzade Murad, çocuk denilen yaşta çıkarılmıştır. 4.Murad Han namıyla tahta çıkan padişah döneminde ise, çok daha enteresan olaylar cereyan edecektir.

SULTAN OSMAN HAN NASIL BİRİYDİ?

Genç Osman cesur ve akıllı olup erken yaşına rağmen temayüz etmesine karşılık, tecrübeli devlet adamlarına sahip olmayışı, hem devletin tahribine, hem de hayatına mal olmuştur. Sultan 2.Osman Han’ın önemli bir acemiliği da askere hasis davranması idi. Bu ise askerin hiç hoşlanmadığı bir husus idi. Halbuki o, önce askere dayanmalı idi.
On dört yaşında ve henüz çocukluk çağında Osmanlı tahtına oturan Sultan Osman Han, Osmanlı tarihinin en korkunç vakalarından birinin kurbanı olmuştur. Yaşının küçüklüğüne ve tecrübesizliğine rağmen, devlet çarkının aksayan yönlerini gören, ordu ve idarenin durumunu ıslah ederek geleceğe yönelik düşüncesini gerçekleştirmek azminde olan bir padişah idi. Kendisine yardım konusunda teklif getirenleri büyük bir inatla geri çevirmişti. Anadolu’ya geçerek aklına koyduğu şeyleri yapma fikrinde inatla ısrar etmesi bunun bariz bir delilidir. Askerin her sınıfı kendisine düşmandı.  
Kanunu tatbik ettirmez, suçu ve cezayı kendisi vermeye çalışırdı. Küçük bir suçun cezası bazen büyük olurdu. Aksi de vaki idi. Onun katli için emir veren Davut Paşa’yı, önceki suçlarından dolayı cezalandırmamış olduğunu yukarıda okuduk. Onun bu hallerini, meziyetlerini gölgeleyen menfi yönleri olarak değerlendirmek gerekir.
Ancak hemen şunu sormak yerinde olacaktır ki, acaba şartlar elverişli olsa idi düşüncelerini gerçekleştirebilir miydi? Buna da şüphe ile bakmak gerekir. Zira bu düşünceler uzun zaman ve çaba isteyen, ancak yetişmiş bir kadro ile olabilirdi. Bu uzun zaman içinde İstanbul’da bulunan askerler kuzu kuzu akibetlerini mi beklerlerdi, yoksa çeşitli tertiplere girerek süreci tersine mi çevirirlerdi, şüphelidir. Ayrıca dış düşmanların da, onun bu çabalarının sonuçlanmasını bekleyeceğini düşünmek safdillik olur. Avrupa’nın haçlı birliği için bu fırsatı kullanıp, saldırıya geçmesi çok muhtemel idi. Bu da ülkenin tehlikeye atılması anlamına gelirdi.
      İngiliz elçisi Thomas Roe onu şöyle tarif etmektedir: “…Osman, mağrur, engin ruhlu ve pek cesur bir genç idi. Hıristiyanlar’ın can düşmanlarından biri idi. Ecdadının zaferine karşı büyük bir gıpta duymakta, büyük işler planlamakta ve namını hepsinin üstüne çıkarmak için hırsla gayret sarfetmekte idi… Fakat bütün bu meziyetlerine rağmen, Sultan Osman, halkı tarafından sevilmeyen, talihsiz bir hükümdar idi.”
İngiliz’in de tesbit ettiği gibi Haçlı’nın can düşmanı idi. Tahta geçer geçmez Hotin seferine çıkması bu yüzdendir. Devletin batı sınırlarını güvenceye almanın yanında önemli sebepleri vardır, Hotin seferinin.
Birincisi Hotin’den sonra ileri harekata devam etmek ve Baltık Denizi kıyısına ulaşmak. Burada kurulacak askeri üslerle  Rusya’yı arkadan çevirmek ve devletin geleceğinde önemli bir tehlikeyi böylece bloke etmek.
İkincisi Baltık sahillerinde kurulacak bir deniz üssü ile Avrupa’yı kontrol altına almak. Çünkü Avrupa’daki Haçlılar o yüzyıllar içinde dünyayı sömürebilmek için üç kıtada zulüm üstüne zulüm uygulaması içinde bulunuyorlardı. Afrika’daki zenci ülkelerini talan ediyorlar, halkını köleleştiriyorlar, katliama uğratıyorlar, zenginliklerini yağma edip Avrupa’ya taşıyorlardı. Afrikalı mazlumların feryatları gökleri kaplıyordu. Halifei Müslimin olan Osmanlı padişahı, çoğu Müslüman olan bu halkın imdadına koşmak için yeterli imkanlardan yoksun idi. Baltık kenarında kurulacak deniz üssünden, belki bu ezilmiş insanlara yardım etme imkanına kavuşulabilirdi. Aynı tarihlerde Amerika’da da Kızılderili katliamı tüm hızı ile sürüyordu. Osmanlı Atlas Okyanusuna donanma çıkarma imkanı bulsa idi, bu katliama da müdahale etme şansı doğabilirdi. Avrupa’da ise mezhep kavgaları tüm hızıyla devam ediyor, insanlık katlediliyordu. Baltık denizi kenarından belki bu katliamlara da dur deme imkanı doğar, mazlumların imdadına koşulabilirdi.
Hülasa, üç kıtayı kana bulayan Haçlı zalimlerini durdurabilmek için Osmanlı’nın Atlas Okyanusu’nda güç bulundurması son derece önemliydi. 2.Osman Han işte bu öngörü ile Hotin seferini açmıştı. Ne yazık ki askerin kokuşmuşluğu yüzünden bu gayeyi tahakkuk ettirme imkanı bulamamıştır. Ama bu seferin bir faydası olmuştur, o da Avrupa Birliği’nin kurulmasını yüzyıllarca geciktirmiştir.
Genç Osman, silah ve harp aletlerini kullanmakta son derece maharetli idi. Hotin seferine çıkarken askere konaklayacağı yeri uzaktan ok atarak göstermiş olduğu meşhurdur. Genç olduğu gibi, çok yakışıklı, civanmert bir delikanlı idi. “Farisi” mahlasını kullanarak edebi yönden çok değerli şiirler yazmıştır. Şu beyti çok enteresandır. Sanki ilerde uğrayacağı akıbeti sezmiş gibidir:

Niyyetim hıdmet idi salatanat ü devletime,
Çalışır hasid ü bedhah acep nikbetime…”

Yani: “Niyetim devlet ve saltanata hizmet etmektir, lakin hasetçiler ve kötü niyetliler neden aleyhime çalışır bilemiyorum…”
Son cümle olarak diyebiliriz ki, rüyasında uyarılmıştı. Bu rüyayı doğru yorumlayan Aziz Mahmud Hüdai’nin tavsiyelerine uymamış olmasının bedelini hayatıyla ödemiştir. Bugün bile hala bu olay taze imiş gibi okuyanların ciğerlerini sızlatmaktadır.
 

TOP