OSMAN GAZİ VE RÜYALARI

 ONU TANIYALIM

Daha yirmili yaşlarda babası Ertuğrul Gazi’nin yerine cihada ve sefere bey olarak katılan Osman Gazi, babası vefat ettiğinde 27 yaşında bir delikanlıdır ve aslında komutanlıkta tecrübe kazanmış bir beydir.
Salih, dindar, kahraman, cesur ve merhametli bir kimse olarak Osman Gazi, açları doyurmak, açıkları giydirip donatmak, dul ve yetimleri gözetip korumak gibi iyi hasletlere sahip bir kimse idi. Hak ve adalete saygılı, üstün yeteneklerle mücehhez bir hükümdar olan Osman Gazi, kılıcından ziyade adalet severligi ve merhameti ile tanınıyordu. Başlangıçta o, babasının komşu Bizans Tekfurları ile iyi geçinme siyasetine devam etti. Aşiretin başına geçtiği zaman, 27 yaşında bir genç olmasına rağmen, siyaseti iyi bilen, halim selim bir kimse olmakla birlikte, gerçekleri savunma konusunda korkusuz ve cesurdu.
Fethettiği yerlerde İslam şeriatının hükümlerine göre hareket eder, halkı arasında ırk, din ve milliyet farkı gözetmezdi. Güçlü bir komutan olduğu kadar, sabırlı ve olgun bir idareci idi. Yanında çalışanlar, kendisine karşı büyük saygı gösterirlerdi. En zorba kimseler bile, onun huzurunda asla haddi aşmazlar, saygıda kusur etmezlerdi. O, kuvvet ve zenginlik olarak üstün olanların değil, daima haklıların yanında yer alır, kimsenin ezilmesine tahammül edemezdi. Hoşgörüye sahip ve yumuşak huylu bir kimseydi.
Osman Bey 1254 Miladi yılında Söğüt’te doğmuş, babası Ertuğrul Bey’in 1281 yılında vefatı üzerine bey olmuştu. Aşiretinde bulunan:
Konur Alp,
Turgut Alp,
Abdurrahman Gazi,
Akça Koca,
Gündüz Alp,
Kara Mürsel,
Saltuk Alp,
Samsa Çavuş 
Gibi isimler, babasının sağlığında nasıl beyliğe destek verdilerse, Osman Bey’e de yardımcı olmaya devam ettiler.
 Şeyh Edebali ile yakınlık ve akrabalık tesis etmesi, başta ahiler arasında olmak üzere, civardaki diğer toplulukların kendisine bağlanmasına sebep oldu. Böylece Osman Gazi, kendisini hem etrafındaki aşiret reislerine sevdirmiş, hem de onların, beyliğine bağladığı umutları boşa çıkarmamıştır. 
Ertugrul Bey'in üç oğlu arasında Osman Bey'e düşen beylik, kardeşlerini birer rakip değil, yeni devletin kurulup gelişmesinde müşterek bir gayretle el ele verdiren, ihtiras yerine feragat, fedakarlık ve basiret gerektiren bir anlayışın ürünü idi.
Şeyh Edebali, Dursun Fakıh gibi tasavvuf ehli bilginlerin, hem beyleri hem de tebayı yetiştirmesi, eğitmesi ve yönlendirmesi ile yeni devlet, muhteşem olduğu kadar, adil bir idareye de hazırlanıyordu.  
Böylece dünyanın kuvvetten başka bir güç ve otorite tanımadığı bir dönemde, yeni yeni filizlenip gelişen Osmanlı Devleti'nde adalet, hak ve hukuk prensiplerine göre davranıp hareket etmek, babadan oğula, nesilden nesile yaşayacak şekilde mayalanıyordu. Bu mayada, Osman Gazi’nin kılıcıyla ve güzel huylarıyla, Şeyh Edebali’nin ilmi ve tecrübesiyle, halkın da cihad ruhu ile eğitilmiş itaat geleneğine uymasının büyük payı vardır.

OSMAN GAZİ'NİN RÜYASI

Osman Gazi’nin, Osmanlı Devleti’nin temelini ve gayesini gösteren enteresan rüyası, çeşitli tarihi kaynaklarda bazı nüans farklarıyla anlatılır. Fakat öz ve içerik aynıdır.
Çeşitli kaynakların naklettiği bu rüya, bazı farklı anlatımları da birleştirilir ve günümüz Türkçe’sine çevrilirse şöyle ifade edilebilir:
Osman Gazi’nin yetişmesinde büyük bir rolü olan ve babası Ertuğrul Gazi’nin vasiyeti ile kendisine uyulmasını tavsiye ettiği Edebali isimli bir şeyhin var olduğu bilinmektedir.
 Şeyh Edebali; kemal sahibi, veliliği, kerameti olduğuna herkesin inandığı, ehli tarik, ehli tasavvuf, tecrübeli, bilgili, toparlayıcı, saygın bir kimse olarak bir Horasan Ereni idi. İslami konularda bilgi ve tecrübesi çok fazla olan, rüya tabir ilmini de iyi bilen bu büyük zat, Anadolu’da herkesin dilinde ve gönlündeydi. Zengin olduğu halde, dünya malına kıymet vermeyen mütevazi bir kişiliği vardı. Onun; gelene gidene hizmet ettiği, irşatlarını sürdürdüğü bir dergahı vardı ve bu dergah hiç boş kalmaz, çoğu zaman misafirlerle dolup taşardı.
 Osman Bey de Şeyh Edebali’ye intisaplı olduğundan sık sık onun misafiri olur, bazı geceler de orada sabahlardı. Bazı kaynaklar Osman Bey’in, Edebali’nin kızına gönlünü kaptırdığını yazarlar.
Bir gece Osman Bey yine Şeyh Edebali’ye misafir olmuştu.
Akşamleyin dergahta ders görülür, tevbe istiğfar yapılır, dua edilir. Osman Bey o gece enteresan bir rüya görür. Rüyası şöyledir:
“Birdenbire ev sahibi Edebali'nin göğsünden bir hilal çıkar. Gittikçe büyüyen hilal tam bir dolunay şeklini alınca gelip kendi koynuna girer. Ondan sonra kendi vücudundan bir çınar ağacı çıkar. Bu ağaç dallanıp budaklanıyor, gittikçe güzellik ve yeşilliği artıyordu. Dalların gölgesi, üç kıta ufuklarının nihayetlerine kadar karaları ve denizleri kaplayıverdi. Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar gibi dört büyük sıradağ silsilesi, çadırının dört desteği gibi görünüyordu. Ağacın kökünden deniz gibi, üzeri gemilerle kaplanmış olarak, Dicle, Fırat, Nil ve Tuna fışkırıyordu. Kırlar, ekinlerle çevrilmişti. Dağlar ise sık ormanlarla süslenmiş bulunuyordu. Bu dağlardan çıkan şırıl şırıl sular, gül bahçeleri ve servilikler arasında dolaşa dolaşa akıyordu. Uzaktan kubbeler, ehramlar, dikili taşlar, sütunlar, haşmetli kulelerle süslü şehirler görünüyordu. Bütün bunların zirvelerinde birer hilal parıldıyordu. Minarelerin şerefelerinden ezanlar, mü'minleri namaza çağırıyordu. Tam bu sırada hızla esen bir rüzgar çıkmıştı. Ağacın yapraklarını dünyanın bütün şehirleri üzerine, özellikle iki denizin birleştiği, iki karanın kucak açtığı, iki dünyayı çeviren bir halkanın en değerli taşı niteliğinde olan İstanbul'a doğru savuruyordu.”
Osman Bey heyecanlanmıştı. Büyülenmiş gibiydi. Sabah namazı kılındıktan sonra,  gördüğü bu rüyayı Şeyh Edebali’ye anlatarak ondan tabir etmesini ister.
Şeyh Edebali, bir müddet iç aleminde tefekküre dalar ve sonra ona şu cevabı verir:
“Osman! Benim kuşağımdan çıkan ve senin koynuna giren kızım Mal Hatun’dur. Onunla evleneceğini gösteriyor. Vücudundan çıkan çınar ağacına gelince! Müjdeler olsun, Hak Teala sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya evladının himayesi altında olacak. Doğacak çocukların ve soyun kıyamete kadar yedi iklimde hüküm süreceklerdir.” 
Dedi ve hemen orada bulunan Müslümanların huzurunda kızını Osman Gazi'ye nikahladı.
Düğün şöleni, hükümdarlarınki gibi değil, Peygamber’in şeriatına uygun olarak yapıldı. Nikahı da, Edebali'nin müridlerinden müttaki bir zat olan Turgut adındaki bir derviş kıydı.
Bu evlilik münasebetiyle olsa gerek ki, Osman Bey, zevcesine Bilecik’e bağlı Kozağaç adındaki köyün gelirlerini paşmaklık olarak tahsis etmiştir. Bilahare o da bu hasılatı, Edebeali’nin dergahına vakfetmiştir.
Nikahı kıyan Derviş Turgut, Osman Bey’e dönerek:
-Osman, Allah sana padişahlık verdi. Gözlerin aydın. Bunun şükranesi olarak bize ne verirsin?
Dedi.
Osman Bey:
-Sana bir şehir veririm.
Dedi.
Derviş:
-Ben bir köyceğize bile razıyım, bana şu köyü vereceğine dair bir kağıt imzala da ver!
Dedi.
Osman Bey:
-Benim yazı ile uğraşacak durumum mu var? Bir su kabı ile bir kılıcım var. Sözümün bir nişanı olsun diye onları sana vereyim. Benim soyumdan gelen beyler onları senin elinde görüp sözümü yerine getirsinler. 
Dedi.
O su kabı ile kılıç, o derviş Turgut’un elinde kaldı. Osman evladından padişah olanlar dervişe verilen köyü ziyaret ederler, su kabı ile kılıcın hatırasını yad ederler, o dervişin evladına ihsanlarda bulunurlardı.
Şimdi Osman Gazi’yi tanımaya biraz ara verip, bu rüyayı tabir eden ve kızını Osman Gazi’ye nikahlayan Şeyh Edebali’ye sözü getirelim:
 

ŞEYH EDEBALİ’Yİ TANIYALIM

Anadolu'da Osmanlı hamurunu yoğuran ilk ahi şeyhlerinden olan bilgin Şeyh Edebali'nin doğum yeri ve tarihi hakkında tarihi kaynaklarda muhtelif görüşler vardır. Ne yazık ki, bu yüce kişinin hayatı hakkında eski kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Ansiklopedilerde ise ancak birkaç cümlelik bilgiler bulunabilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Ertuğrul Gazi'nin yakın dostu ve danışmanı, oğlu Osman Gazi’nin kayınpederi ve hocası, Osmanlı’nın ikinci Bey’i olan Orhan Gazi’nin de ilk hocası Şeyh Edebali, devletin manevi kurucusu ve temel müesseselerinin oluşmasında öncülük eden ulu kişidir. Devlete ait temel düşünceler bu ulu kişiye aittir.
Doğum yeri olarak Horasan’ın Merv şehri zikredilmekte, doğum tarihi olarak da miladi 1206 yılı kayıtlıdır. Bundan dolayı kendisine Horasan Erenleri’nden bir ulu kişi denmiştir.
Çocukluğunu Horasan’da geçiren Şeyh Edebali, gençlik yıllarında Türkmen kafileleri ile birlikte göç ederek Adana bölgesine gelmiş, buradan da Karaman yöresine gelerek yerleşmiştir. Karaman bölgesinde bir müddet kalan Şeyh Edebali’nin, daha sonra tahsil için Şam’a gittiğini öğreniyoruz. Kendisi hakkında medresesiz alim yakıştırmasının doğru olmadığı buradan bellidir. Çünkü Şam’da gerekli tahsili gördüğü anlaşılmaktadır. Tahsilini tamamladıktan sonra, Hacc farizasını yerine getirmek üzere Hicaz bölgesine gittiği, bundan sonra da, Eskişehir civarında “İtburnu” denilen köye gelip yerleştiği rivayet edilmektedir.
Aynı tarihlerde Söğüt ve havalisinde bir uç beyi olarak görev yapan Ertugrul Gazi’nin, kendisiyle burada tanıştığı, zaman zaman kendisiyle sohbet ettiği bilinmektedir. Edebali’nin diğer ahi şeyhleriyle birlikte buradaki zaviyesinde halkı aydınlattığı, dini nasihatlerde bulunduğu kaydedilmektedir.
Ertuğrul Gazi, kendisi Edebali’ye intisap ettiği gibi evlatlarını da şeyhe getirip ilim ve edep öğrenmelerini sağlamıştır. Öyle ki, artık Şeyh Edebali Kayı Boyu’nun yol göstericisi ve ışığı olmuştur.
Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra da Osman Gazi ona tabi olmayı sürdürmüş, babasının vasiyeti gereği bu şeyhe büyük hürmet beslemeye ve ondan ışık ve feyz almaya devam etmiştir.
Neşri tarihinde bu husus şöyle anlatılmaktadır:
 “Meğer Osman Gazi'nin halkı arasında bir Şeyhi Aziz var idi. Edebali derlerdi. Gayret sahibi kimselerden idi. Halkın itimadını almış tüm illerde meşhur olmuş idi. Dünyası sonsuzdu. Kendine derviş yolun tutarlardı. Hatta derviş deyü lakap ederlerdi. Bir zaviye yapıp gelen ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.”                                                       
Tarihi kaynakların müştereken belirttiğine göre, Eskişehir’in İtburnu Köyü’nde oturan, zaviyesinde halkı dini yönden aydınlatan Şeyh Edebali nin, Malhatun adında bir kızı vardı. Osman Gazi, şeyhin zaviyesinde misafir olduğu günler Malhatun'u görüp pederinden istedi ise de, Şeyh Edebali, Osman Gazi gibi bir emire kızını vermenin doğru olmayacağını düşünerek reddetmiştir. Aynı tarihlerde Eskişehir Bey’i olan Nurettin Caca bey de, şeyhin kızını istemiştir.
Osman Gazi şeyhin evinde misafir olduğu gecelerin birinde bir rüya görür. Rüyada Şeyh Edebali’nin koynundan çıkan bir hilal kendi koynuna girer. O anda kendi vücudundan bir ağaç biter. Bu ağacın dalları öyle uzar ki, üç kıtaya ulaşır. Bu ağacın gölgesinde bağlar, bahçeler, uzayan yemyeşil ovalar, Tuna, Meriç, Dicle, Fırat ve Nil nehirleri akar. 
 Osman Gazi bu rüyayı Şeyh’in zaviyesinde bulunan Ahi Turgut’a anlatır. Derviş Turgut da olayı Şeyh Edebali’ye nakleder. Görülen bu rüyayı yorumlayan Şeyh Edebali, kızı Malhatun’u Osman Gazi’ye nikahlar. Kendisinin sülalesinden Kuran hükümlerini yeryüzüne yayacak olan sultanlar ve emirler geleceğini müjdeler.
Bilecik, Osman Gazi tarafından fethedildikten sonra, kayınpederi Şeyh Edebali’yi Bilecik kadısı olarak vazifelendirmiştir. Şeyh Edebali devletin ilk kadısıdır. Bu tarihten sonra Şeyh Edebali devletin müesseselerinin kurulmasında bilfiil görev almıştır. Osman Gazi, beyleri ile fetihten fetihe koşarken, halkın idaresi, adaleti, can ve mal güvenliği, kayınpederi Şeyh Edebali’ye tevdi edilmiştir.
 Bilecik’e kadı olmasından itibaren ölüm tarihi olan 1326 yılına kadar orada kendisi için yaptırılan Orhangazi Camii’nin yanındaki tekkesinde faaliyet gösteren Şeyh Edebali, denilebilir ki, Anadolu’nun ilk kapsamlı, metodlu ve öğretilerini fiili olarak devlet hayatına geçiren bilginidir. Halen Orhangazi Camii, muhtelif zamanlardaki onarımlardan sonra ibadete açıktır. Şeyh Edebali’nin sadece mütevazi türbesi bu güne gelebilmiştir. Tekke yakılıp yıkılmıştır.
Bazı kaynaklar türbesinin de yakıldığını kaydetmekte ise de, halk arasında Yunan yangınında her yerin yanıp kül olduğu halde, Şeyh Edebali nin türbesinin yanmadığına dair, görgü şahitleri mevcuttur. Gerçekten de türbenin yangın geçirdiğine dair bir iz bulunmamaktadır. Türbenin kıble istikametinde 2.Abdülhamid Han’ın tuğrası bulunmaktadır ki, gerek türbe gerekse Orhangazi Camii, 2.Abdülhamid Han tarafından tamir ettirilmiştir. Bugün Orhangazi Camii’nin iki tarafında bulunan minareler de, 2.Abdülhamid Han tarafından yaptırılmıştır.  Türbenin çok kıymetli olan ve altın yaldızla tezyin edilmiş olan tavanı, 2.Abdülhamid Han’ın emriyle İstanbul’a naklettirilmiştir. Ancak bütün araştırmalara rağmen bu tavanın İstanbul’da nereye konulduğu veya nereye götürüldüğü konusunda bir kayıt bulunamamıştır. Acaba bilinçli ve izi kaybettirilmiş bir talan mı söz konusudur, bilinmez.
Nesri ve diğer Osmanlı tarihlerinde Şeyh Edebali’nin 120 yaşında vefat ettiği bildirilmektedir. Gençliği ve ihtiyarlığında iki hatunla evlendiği, Malhatun’un ilk hanımından olduğu yazılıdır. Nesri tarihinde ikinci hanımı dolayısıyla Çandarlı Hayrettin Paşa ile bacanak olduklarını ve bu bilgilerin Şeyh’in oğlu, Orhangazi’nin veziri olan, Mehmet Paşa’dan naklettiğini yazmaktadır.
Şeyh Edebali’nin ikisi erkek ve ikisi kız olmak üzere dört çocuğu vardır. Bunlar sırası ile Şeyh Mahmut, Malhatun, Dursun Fakıh’ın zevcesi olan ve adı bilinmeyen kızı ve Mehmet Paşa’dır. Bazı tarihçiler, Mevlid yazarı Süleyman Çelebi’nin Şeyh Edebali’nin torunu olduğunu yazmaktadır. 
Şeyh Edebali ve kızı Malhatun, ikisi de Osman Gazi’den önce vefat etmişlerdir. Osman Gazi her ikisinin de defin işlemlerinde hazır bulunmuştur. Bazı rivayetlerde Şeyh Edebali’nin cenaze namazını bizzat Osman Gazi’nin kendisi kıldırmış ve Bilecik’teki tekkesine defnedilmesini emretmiş olduğu kayıtlıdır.
Okuyucularıma ifade etmek isterim ki, bir gün yolunuz Bilecik’e düşerse, tarihi Bilecik’in kurulduğu yerde iki minare ile harabeler arasında çift minareli Orhangazi Camii ve Bizans tekfurunun kalesi arasında küçük bir tepenin üzerinde mütevazi bir yapı görürsünüz. Bu yapı gönüllerin sultanı, Ahi Şeyhi, Şeyh Edebali’nin türbesidir. Bu türbeye taş merdivenlerle çıkılır. Türbenin kapısından girişte önce bir salona girilir. Bu salonun kıble cihetinde mescit vardır. Mescidin sağında kubbeli bir oda vardır ki, Şeyh Edebali bu odada meftundur. Bu odada ayrıca Dursun Fakıh, Molla Karahisari, Şeyh Muhlis ve Edebali’nin diğer yakınları medfundurlar. İçeride on bir tane kabir bulunmaktadır. Mescidin doğu tarafında ayrıca sohbethane ve misafirhane olarak kullanılan büyükçe bir oda vardır. Türbenin avlusundan doğu cihetindeki taş merdivenlerden aşağı indiğinizde küçük bir türbe vardır ki, burada Şeyh Edebali’nin zevcesi ile kızı Malhatun medfundur. Ruhları şad olsun.

Devletin kurucusu olan, damadı Osman Gazi’ye vasiyeti:

Şeyh Edebali’nin vasiyeti meşhurdur. Bir devlet başkanına yapılmış, devleti 600 küsür sene ayakta tutmuş, tazeliğini bugün bile koruyan bir vasiyettir. Beraberce okuyalım:
 
“Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vadedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar. İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...”

Şeyh Edebali’nin yazılı bir eseri veya kadılık yaptığı yıllarda verdiği fetvalara ait bir kayıt mevcut değildir. Şeyhin en büyük eseri kuruluşundaki temel fikirleriyle Osmanlı Devleti Aliyyesi’dir.
Yolu Bilecik’ten geçenlerin, bu cami ve türbeyi ve içinde yatanları ziyaret edip, o hatıraları yad etmeden geçmeleri doğru bir davranış olmaz. Çevre düzeni de gayet güzel yapılmış olan bu tepecik aynı zamanda yaz kış, kısa bir mola yeri olarak da hatırlarda bulunmalıdır. Sadece yolu geçenlerin değil, Osmanlı hatırasına saygısı olan ve imkanı olan herkesin, böyle mekanları ziyaret etmeleri ve çoluk çocuğuna da gösterip gezdirmeleri bir kadirşinaslık nişanesi olacaktır. Osmanlı’nın nerede ve nasıl başlayıp bittiğini, böyle yerleri ibret nazarıyla ziyaret edip incelersek görürüz. Gerek Edebali’nin mekanı, gerekse Ertuğrul’un makamı ve etrafındaki tarihi şahsiyetlerin mezarları bizlerin ibret gözüyle ziyaretimizi beklemektedir.
Biz tekrar konumuza dönelim: 
 
OSMAN GAZİ'NİN ÖZELLİKLERİ

Anadolu Selçuklu Devleti’nin enkazından yepyeni bir devlet çıkarmak, İslam’ın dinamizm ve kültürünü batıya doğru taşımak, İstanbul’u hedef olarak ele alıp, adım adım oraya doğru koşmak, her şahsiyetin planlayıp başarabileceği bir olay değildir.
Osman Bey’i tahlil ederken bu başlıkları göz önüne almak, içinde bulunduğu tüm olumsuz şartlara rağmen bunların başarılmış olduğunu hiç unutmamak gereklidir.
Bu bakımdan Osman Gazi devlet kurucusu olarak tarihimizde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin kurulmasında, gelişmesinde ve asırlar süren bir etkinlik kazanmasında, Osman Gazi ve soyundan gelen padişahların çok önemli rolü vardır. Onların şahsi meziyet, kabiliyet, niyet ve gayretleri en önemli etkenler arasındadır.
 Bu anlayıştan hareketle, Osman Gazi'yi incelediğimizde, gerek uyguladığı siyaset ve adalet, gerekse halkına karşı olan sevgi ve merhamet bakımından, devrine göre özel bir yeri olduğu görülür.
“Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu” adlı eserinde Osmanlılar aleyhinde iftira derecesine varacak şekilde ifadeler kullanan batılı tarihçi Gibbons, Osman Bey'den bahsederken şu sözleri söylemekten kendini alamaz:
"Osman, etrafını büyüleyen açık kısa ve öz söz söyleyen bir şahsiyetti. Öyle bir şahsiyet ki, kabiliyetleri itibariyle kendisi ile rekabet edecek olanlar, veya kendisinden üstün olanlar bile maiyetinde seve seve hizmet ederlerdi. Osman, işinin erbabı adamları kullanacak kadar büyük bir adamdı. Orta kırattaki bir çok kimsenin yaptığı gibi, rakiplerini aradan çıkarmak ve etrafına yalnız kendisinden aşağı simaları toplamak suretiyle üstünlüğünü meydana koymak ihtiyacını duymazdı. Gerek kendini, gerekse başkalarını kontrol altında tutmayı bilirdi. Bir bina kurucu, binasından belli olur."
Osman Bey ahlaken Peygamberimizden sonra 3. Halife olan Hazreti Osman’a benzetilmiştir. Hazreti Osman'dan beri, İslam kanunlarına bağlı bulunan ülkelerin başkanları arasında bu isimle hiç bir hükümdar şöhret kazanmamıştır.
İslam’ın üçüncü Halifesi’nin, fetih ve kanun koyucu olarak kazandığı nurlu şan ve şöhret, yedi yüzyıl sonra, Osman adının hatırlattığı gibi, Ertuğrul'un oğlunda ve onun daha sonraki kuşaklarında yine parlak bir şekilde gözükmektedir.
Osman Gazi, fethettiği yerleri silah arkadaşlarına, timar olarak verirken, bununla ilgili bazı kanunlar da koymuştur:
“Hiç kimsenin timarı sebepsiz olarak elinden alınamaz.”
“Timar sahibinin ölümü halinde timar oğluna intikal eder.”
“Şayet oğul küçükse, sefere gidecek yaşa gelinceye kadar, onun yerine hizmetkarlarının sefere gitmesi gerekmektedir.”
Gibi…

HAYATINDAN KESİTLER

Bir gün Osman, kardeşi Gündüzalp ile birlikte komşusu ve dostu olan İnönü Tekfuru’nun evinde iken, Eskişehir Tekfuru’nun, müttefiki ve Harmankaya hakimi olan Köse Mihal ile birdenbire çıkageldiği görülür. Silahlıdırlar ve Osman’ın kendilerine teslim edilmesini, aksi takdirde zorla alacaklarını bildirirler. İnönü Tekfuru, bir misafirin bu şekilde baskıncılara teslim edilmesinin mümkün olmadığını ifade ederek Osman’ı vermeyeceğini bildirir. Bu esnada Osman ile Gündüzalp ileri atılıp mücadeleye başlarlar. Eskişehir Tekfuru korkup kaçarken Köse Mihal esir alınır. Bunun üzerine Köse Mihal, kendisini esir alan bu güçlü insana karşı sevgi duymaya başlar ve ona tabi olur. Daha sonra Osman, bey olunca, Köse Mihal Müslüman olur. O andan itibaren de Osman'ın yoldaşı ve en yakın arkadaşı olarak mücadelelerine omuz vermeye başlar.
Eskişehir Tekfuru’nun bu baskını, ileride Osman Bey’le evlendirilecek olan Edebali’nin kızı için yaptığı ifade edilmiştir. Kendisi Mal Hatun ile evlenmek istiyor, rakip olarak da Osman Bey’i görüyordu.
Osman Bey’in ne kadar gözü pek ve ne yaman bir silahşör olduğunu, kalabalıklara karşı bile yılmak bilmez bir cesaretinin olduğunu bu örnek göstermektedir.
Onun hayatında önemli bir yeri olan ve pek çok olayda beraber bulunacak olan Köse Mihal de, böylece dost olarak kazanılmış oluyordu.
Osman Bey, babasının vefatını müteakip Kayı’nın başına geçtikten sonra yaptığı ilk iş, ikametgahı olan Karacahisar'daki kiliseyi camiye çevirmek oldu. Bir imam ve hatip tayin etti. Bir de her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen ihtilafları hafta sonu olan Cuma günlerinde karara bağlamak için bir kadı seçti.
Kayınpederi Şeyh Edebali ile istişare ettikten sonra, Edebali'nin talebesi olan Karamanlı Dursun Fakıh’ı imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevini de ona verdi.
Bir cuma günü tebeasından bir Müslüman ile, Bilecik Rum Tekfurluğuna bağlı bir Hıristiyan arasında çıkan kavgadan sonra açılan davada Osman, Hıristiyan’ın lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede Ertuğrul'un oğlu Osman’ın hak ve adalet adamı olduğundan söz edilir oldu. Bunun sonucunda da civar kasabalardaki halk, Karacahisar pazarına daha çok gelmeye başladı.
Gerçekten, Osman Gazi'nin gerek hak ve hukuk anlayışı, gerekse insanları belli bir düzen içinde disiplinli bir şekilde çalıştırmasını bilmesi, onu zamanındaki birçok idareciden daha üstün bir şahsiyet haline getirmişti. Zira binanın kurucusu binasından belli oluyordu. Bu sebeple olsa gerek ki halk, onun idaresindeki şehirlerin pazarlarında haksızlığa uğrama korkusu olmadan alış verişini yapıyordu. Bu da ekonomik bakımdan olduğu kadar, sosyal ve idari bakımdan da komşu ve çevre hükümdarların tebeası bulunanların psikolojik olarak Osman Gazi ile beyliğine sempati ve hatta gıpta ile bakmasına sebep oluyordu. Osman Gazi'nin, çevresindeki bir çok problemi ortadan kaldırıp hakimiyetini tesis etmesi de bu anlayışla mümkün olmuştur. İlk fetihlerin de bu anlayışla başarıldığı bir gerçektir.

İLK FETİHLER

Osman Bey, çevrede bulunan Bizans Tekfurları ile iyi geçinmeye gayret ediyor olsa bile, bazı tekfurların, gelecekten korkarak Kayı Aşireti’ni bulunduğu yerden çıkarmak için birtakım tertipler içine girdiğini de haber alıyordu.
Bu tekfurlar içinde özellikle İnegöl tekfuru, komşu tekfurlara Osman Bey'in ileride kendileri için büyük bir tehlike olacağını bildiriyor ve Osman Bey'e bağlı Türk kabilelerine bir takım zararlar vermekten geri kalmıyordu.
Bunun üzerine İnegöl'ün zaptına karar veren Osman Bey, bir miktar kuvvet ile kaleyi almak için yola çıkar. İnegöl tekfurunun Ermenibeli'nde pusu kurduğu ögrenilmesine rağmen harekete devam eder. Meydana gelen çarpışmalarda bazı yakınları şehit düşen Osman Bey, İnegöl’ü alamadan geri döner.
Kısa süre sonra İnegöl’e yakın bulunan Kolacahisar’ı fetheder. 1284 yılında meydana gelen bu olay, Osman Gazi'nin ilk fethidir. Bu olay, İnegöl Tekfuru’nun Karacahisar Tekfuru ile ittifakına sebep olmuştur.
Kısa bir müddet sonra Osman Bey, hem İnegöl’ü hem de Karacahisar’ı fethetmeye muvaffak olmuştur.

RÜYANIN GERÇEKLEŞMESİNE DOĞRU İLK ADIM:

BAĞIMSIZ OSMANLI

Kolacahisar, İnegöl ve Karacahisar’ın fethi, çökmekte olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin başında bulunan Sultan Alaaddin Keykubat’ın dikkatini çekti.
Yer yer Moğolların baskısından bunalan ve en sonunda bu baskıyla parçalanmış bulunan Anadolu coğrafyasında yeni bir kıvılcım yanmışa benziyordu.
Beyliklere ayrılan Anadolu’da en cevval, en cesaretli ve gayrımüslim milletlere en yakın beylik, Kayı Aşireti ve onun başında bulunan, herkesce Osmancık diye tanınan Osman Bey, göz dolduruyordu.
Alaaddin Keykubat, Selçuklu Devleti tarihe intikal etmeden önce, Anadolu’da İslam ruhunu yaşatacak bir mirascı bırakmak niyetinde idi. Beylikleri gözden geçirdiğinde ise Karaman ve Osmanlı arasında mukayese yaptı, karar vermekte tereddüt etmedi. Bu mübarek toprakların, parçalanan beylikleri kolaylıkla yutacak bir gayrımüslim milletin eline geçmemesi için, Osman Bey’e ferman vererek onu yerine bırakmayı uygun gördü. 
Bir ferman, bir sancak ve bir de mehter takımı göndererek, Osman Bey’e bundan böyle bağımsız hareket etme yetkisi vermişti.
Selçuklu Sultanı’nın gönderdiği değerli hediyeleri alan Osman Bey, sancağı göndere çektirip, mehteri ayakta dinledi ve fermanı da yüksek sesle okutturdu.
Bu Osman Bey’e, yani Kayı’ya bağımsızlık verilmesi anlamına geliyordu.
Osman Bey de kendisine verilen bu yeni paye karşısında Alaaddin Keykubat’a, onu tanımaya ve ona saygı göstermeye devam ederek karşılık verdi. Bayrak, davul ve ferman geldikten sonra da Osman Bey, ganimet malından beşte birini ayırarak birçok hediyelerle birlikte Konya'ya giderek, Sultan Alaeddin'le buluşmak, rızasını alarak veliahdı olmak amacını güttü.
Kısa süre sonra da Alaaddin Keykubat, Moğollarca tahttan indirilip doğuya götürülmüştü.
Anadolu’daki diğer beylikler derhal bağımsızlıklarını ilan edip, Selçuklu’nun varisi oldukları iddiasıyla harekete geçmişlerse de, Osman Bey manevi olarak kendini hep Selçuklu’ya bağlı addediyordu. Bunu bir vefa borcu kabul ediyordu.
Sadece Osman Bey değil, Osmanlı Sultanları, ta Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar hep Selçuklu’ya saygı duyduklarını gösteren davranışlar sergilemişlerdir.
Mesela Osman Bey, Selçuklu Sultanı’na bir sevgi ve saygı işareti olarak, kendisine gönderdikleri Mehter takımını ayakta dinlemişti. Bütün Osmanlı Sultanları, Fatih Sultan Mehmed Han devrine gelinceye kadar, mehter takımlarının çaldıkları nevbet denilen marşları hep ayakta dinlemişlerdir. Selçuklu’ya saygı nişanesi olarak devam ettirilen bu gelenek, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından değiştirilmiştir.
Böylece “Bağımsız Osmanlı Devleti” doğmuş oluyordu. Osman Bey’in gördüğü rüyanın ilk bölümü vücudundan çıkan “Ulu Çınar” bağımsızlık kazanılması ile hayata gözlerini açmış oluyordu.
Osman Bey’in 1326 yılında vefatına kadar, henüz fidan devresinde olan “Ulu Çınar” gelişmeye başlayacak, her yöne doğru tomurcuklar fışkıracak, bu tomurcuklar daha o hayatta iken birer dalcık halinde, Anadolu coğrafyasının kalbinde sürgün halinde büyüyecektir. Dünya coğrafyasının bu şirin köşesi Ulu Çınar’a ev sahipliği ve ilk beslendiği toprak olarak tarihi görevini yerine getiriyordu. Bu cennet köşeden fışkıran Ulu Çınar, dalları ve yaprakları ile hızlı bir büyüme sürecine girecek, rüyada görülen yerlere doğru gelişip serpilmeye başlayacaktı.
Bu dalların önemli geçitleri nasıl atladığını, dönüm noktası denebilecek olayların nasıl gerçekleştiğini ve nelere sebep olduğunu kısa kısa anlatarak beraberce gözden geçireceğiz.

DAHA YAŞARKEN GÖRDÜĞÜ DALLAR

Denilebilir ki Osman Bey’in tüm ömrü, tam ulu bir çınarın fidanlık devresindeki gibi, sağlıklı bir hayat ve gayeli atılımlarla geçmiştir. 
Şu anlaşılmamalı:
Osman Gazi hep saldırmış, hep fethetmiş, hep toprak peşinde koşmuştur.
Kat’iyyen.
Aksine, saldırılar ve tuzaklar hep Bizans Tekfurlarından gelmiş, o ise bu saldırı ve planlara karşı koymak için, hep tetikte ve uyanık olmuş, zamanında tedbirlerini almış, saldırı ve tuzaklara, karşı tuzaklar kurarak yeni kaleleri fethetmiştir.
Fethettiği beldelerde de, adalet ve asayişi tam sağladığından, can, mal, ırz emniyetini, adaleti, din ve ibadet hürriyetini tam olarak sağlamış bulunduğundan, sınıra yakın tekfurluklarda bulunan halk, bir bahane çıksa da, Osman Bey bizi de kendi idaresine katsa, diyerek bir beklenti içerisine girmişlerdir.
Şeyh Edebali ve benzeri mürşitlerce cihad ruhu ile hamuru yoğrulan Osman Bey ve Kayı mücahitleri ise, çıkacak fırsatları kollamakta ve Allah yolunda cihad etmek için hep tetikte duruyor, çıkan imkanları en güzel şekilde değerlendiriyorlardı. 
Osmanlı, Osman Bey zamanında göçebe düzenden yerleşik düzene geçmek için yeni yeni müesseselerin temelini atıyordu. Esnaf birlikleri, asker ocağının ilk oluşumları, eğitim öğretim için tedbirler alınmaya başlanması, adalet müesseselerinin çekirdeğini teşkil eden adımlar atılması gibi… Şeyh Edebali’nin yol göstermesi ve hayata geçen müesseseleri çalıştırmaya başlaması Osmanlı için bir talih sayılmıştır.
Bu müsait ortam, tekfurluklarda yaşayan ve zulümden bıkmış halk nezdinde yankılanmalara sebep oluyor, böylece yeni fetihler için gerekli insan altyapısı oluşuyordu.  Bu da fetih hareketlerinin hızlanmasını getirmiş, Kayı Aşireti’nin Devlet haline gelmesini müteakip, Çınar fidanının dallarının her yöne doğru ilk çıkışlarını yapmalarında önemli bir etken olmuştur.
Nitekim Osman Bey, babası Ertuğrul Bey’den devraldığı yaklaşık 4 bin kilometre kare toprağı, komuta ettiği ve bizzat katıldığı fetih hareketleri ile tam 4 misli büyütmeye, yani 16-17 bin kilometre kareye çıkarmaya muvaffak olmuştur.
Ertuğrul Bey’in vefatında Kayı toprakları, Söğüt, Bozüyük, Domaniç, Pazaryeri ve kısmen İnönü etrafında bir sınırın içinde bulunuyordu. Ulu Çınar’ın fidanı öyle bir fışkırdı ki, dalları hemen etraftaki denizlere doğru uzamaya başladı. Daha Osman Bey hayatta iken bu dalların ucu, kuzeyde Adapazarı’nı atlayarak, Karadeniz’e birkaç adımlık mesafeye kadar yaklaşmıştı. Kuzeybatıda, İznik Gölü ile Marmara’nın Gemlik Körfezi’nde denize ulaşmıştı. İznik mızrakların ucuna gelmiş, Bursa çepeçevre kuşatılmış, teslim olması bekleniyordu. Hatta Osman Gazi, Bursa’nın fethini duymuş, ondan sonra canını teslim etmişti.
Batıya doğru ise Ulubat gölüne kadar gidilmişti.
Dikkat çeken önemli bir husus da şudur:
Osmanlı’ya sınırdaş olan ve Selçuklular’dan  bağımsızlıklarını ilan etmiş bulunan diğer Müslüman Beyliklerinden hemen hemen hiç toprak alınmamıştı. Çünkü Osman Bey’in siyaseti, Müslümanlarla değil, gayrımüslimlerle mücadele etmek ve o yöne doğru genişlemekti. Hatta denilebilir ki, Osman Bey adım adım İstanbul’a doğru yaklaşmak istiyordu. Bu maksatla Ulu Çınar’ın dallarını hep o yöne doğru çeviriyordu.
 
OSMAN GAZİ’NİN VEFATI

Osman Bey 1324 yılından itibaren, yaşlandığı ve hastalandığı için beyliği fiilen oğlu Orhan Bey’e bırakmıştı. Orhan Bey de Bursa kuşatmasına ağırlık vermişti.
1326 tarihinde Bursa’nın fethedildiğini Osman Gazi’ye haber verdiler. Orhan Bey’in oğlu Murad (Muradı Hüdavendigar)’ın doğum haberini de alan büyük insan, çok geçmeden vefat etti.
Vasiyeti gereği Bursa’da defnedildi.
Halen Bursa’da mütevazi türbesinde yatmaktadır.
Osman Gazi, hayatı boyunca cihadı terk etmemiş, adeta at sırtından inmemiş bir insandır. Bizans’ın zengin tekfurluklarını fethetmiş, ganimetlerini ele geçirmiş bir kumandandır. Ama kumandanlık hakkı olarak elde ettiği tüm servetini Allah yolunda harcamış, evlatlarına miras olarak para ve maddi servet bırakmamıştır.
En büyük mirası ise Osmanlı Devleti olmuştur.
O vefat edince yapılan sayımda kendinden miras kaldığı anlaşılan malların listesi, ibretliktir:
Denizli bezinden yapılmış sarıklık bez,
At için zırh takımı,
Bir tuzluk,
Bir kaşıklık,
Bir çift çizme,
Alaşehir dokumasından kırmızı renkli sancaklar,
Bir sade kılıç,
Bir ok torbası,
Bir mızrak,
Birkaç at,
Bir miktar koyun... (Bey olarak misafirlerine ikram için)
Bu listeye bakanlar, bıraktığı eşya ve hayvanların, cihad için lazım olan eşyadan ibaret olduğunu anlarlar…
Kendi nefsi veya evlatları için bir kuruşluk mal biriktirmediği ortadadır. O adeta malıyla canıyla her şeyiyle cihad ederek, İlayı Kelimetullah için, dolayısıyla da hep gördüğü rüyanın tahakkuku için çalışmıştır.
Onun adı sadece fetih hareketleri ile anılamaz. Halkının da faziletli, ahlaklı, saygılı, kültürlü ve İslam’a hizmetkar bir karakterde yetişmesi için elinden geleni yapmıştır. Böyle bir halk ile birlikte, Osman Bey, Orhan Bey gibi idareciler elinde, elbette Ulu Çınar büyüyecek, gelişecek, rüyasında gördüğü gibi dünyayı, bereket dolu gölgesine alacaktı. 
Osman Gazi’nin dünya malına hiç meyli olmadığını ifade ettik. Üstün ahlakını vurguladık. Bir de onun idare ettiği ve yetiştirdiği halkın ahlak seviyesini ve hassasiyetlerini anlayabilmemiz için, bir olayı tam da burada alıntılamakta fayda vardır.
Namık Kemal’in Osmanlı Tarihi adlı kitabından aynen aktarıyorum:
“Ağızdan ağıza nakledilerek zamanımıza kadar gelen bir hikayeye göre, bir gün Alaaddin Paşa, kardeşi Sultan Orhan’ın yanına gelir, vezirlikten affını ister. Padişah sebebini sorunca o da:
-Dün divana iki kişi geldi. Biri diğerinden bir tarla almış. Onu sürerken içinde bir testi dolusu para bulmuş. Tarlanın pazarlığında bu para dahil olmadığından, satana testiyi almasını söylemiş. Satan ise reddederek tarlayı kendisine her şeyi ile sattığını söylemiş. Bulunan bu parayı ne satan kabul etmiş, ne de alan. Birlikte divan huzuruna çıkarak bu işin hallini rica ettiler. Her ikisinin de (Ben Allah’tan korkarım, testiyi kabul etmem.) diye diretmesi üzerine, ben testiyi hazineye teslim etmek istedim. Memurlarınız da (Savaşta alınan veya vergilerden başka hazineye böyle şüpheli para karışır mı?) şeklinde tereddüt gösterdiler. Ahalisinde Allah korkusu bu dereceye gelmiş, devletin bile definelere karşı nazlı davranacak hale geldiği yerde bana ihtiyaç olmadığını anladığım için köşeme çekilip ömrümü Allah’ıma ibadetle geçireceğim.
Diyerek çekilme isteğinin sebebini açıklamıştı.
Buradan şu kanaate varırız ki, o zaman milletin ahlakı, devletin kuvveti bu olayın doğru olacağını gösterecek derecede güçlüydü.”
İşte Osman Bey oğlu Orhan’a böyle güçlü ahlaka sahip bir millet ve kılı kırk yaran bir titizlikle görevini yapan bir devlet bırakmıştı.

OSMAN GAZİ’NİN VASİYETİ

Bir vasiyet ki, kendi oğluna özelmiş gibi yapılmış. Lakin Ulu Çınar’ın dallarını tüm dünyaya uzatacak olan ve kendi neslinden gelen beylere, hanlara, sultanlara ve padişahlara yapılmış bir vasiyettir. Hatta denilebilir ki, İlayı Kelimetullah için çalışacak olan ve kıyamete kadar bu uğurda görev yapacak olan tüm liderlere yapılmış bir vasiyettir.
İşte o vasiyet:
“Oğulcağızım! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira feraize (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helale harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma. Devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira Yaratan’dan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamberi Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de, şerefli şeriatın dışına çıkmazdı. Zulümden, bid'atten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar.
Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin şecaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Devlet malını koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!.. Şeriatın ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.
Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla!.. Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, maarif erbabı çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..
Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip haketmediğim halde Celil Rabb’imin bunca yardımına mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Muhammedi Dinin, mensuplarını ve başka dinden olup sana tabi olanları koru. Allah'ın hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile, her bir işe teşebbüsde Allah'ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız yere hiç bir ferde, layık olmayan muamelede bulunma!.. Halka iltifat et, hepsinin rızasını kazan!.."
Kitabımın devam eden bölümlerinde Osman Gazi’nin rüyasının nasıl gerçekleştiğini, Ulu Çınar’ın dallarının dünyanın hemen hemen tüm yörelerine nasıl ulaştığını anlatmaya çalışacağım. Elbette uzun uzun anlatmak bu kitabın hacmı ile mütenasip değildir. Ancak çok önemli tabii sınırların nasıl aşıldığını, dört yöne doğru uzamasında çok önemli atılımların nasıl gerçekleştiğini özet olarak vermeye çalışacağım. Bu vesileyle konu ile ilgili bazı olayları da hatırlamış olacağız.

RÜYANIN GERÇEKLEŞMESİNDE DEV ADIMLAR:

BURSA VE İZNİK DALLAR ALTINDA

Bursa, Bizans Devleti’nin Anadolu yakasındaki en önemli merkezi idi.
Kuruluşu, milattan önceki yıllara dayanan Bursa, daha sonra Romalıların eline geçer. Roma'nın Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmesinden sonra, çevresi ile birlikte Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans'ın) idaresinde kalmıştır.
Osman Bey sağlığında Bursa’yı kuşatma altına almış, fakat fethine muvaffak olamamıştı. Bununla beraber Bursa'ya Bizans'tan gelecek yardıma mani olmak için, şehrin yakınlarına iki kale yaptırmış, bunlardan birine Ak Timur'u, diğerine de Balabancık'ı muhafız olarak tayin etmişti. Bursa’nın Marmara Denizi’ne açılan iskelesi olan Mudanya kıyı şehrini de fethetmişti. Böylece Osman Bey, Bursa'ya dışarıdan gelebilecek yardım yollarını denetim altına almış oluyordu. Bu sebeple 1315 yılından itibaren Bursa, her bakımdan abluka altına alınmış, olgunlaşması bekleniyordu.
Orhan Bey’in, 1326 yılında büyük bir kuvvetle Bursa üzerine yürümesiyle ve şehri savaşmaksızın teslim almasıyla aynı anlarda Osman Gazi de yatağında son nefesini veriyordu.
Bursa’nın fethi gerek stratejik, gerekse psikolojik bakımdan Osmanlılar için büyük mana ifade eder. Böylece Osman Bey son nefesini verirken, genç ve görkemli Çınar’ın dallarından biri Bursa’yı gölgesine dahil etmiştir.
Bursa'nın fethinden sonra, Orhan Gazi için ele geçirilmesi gereken hedef artık İznik olmuştur. Marmara havzasında bir sanayi şehri olan İznik, o dönemlerde Bursa'dan daha mühim bir şehir olma özelliğine sahipti. Burası Bizans'ın, Anadolu'daki en büyük şehirlerinden biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hıristiyanlık için dini bir merkez olma hüviyetini de taşıyordu. Nitekim miladi takvimin 325. senesinde Büyük Konstantin tarafından günümüz Hıristiyanlığı’nın akidelerinin tespitinde rol oynayan en mühim Konsül burada toplanmıştı. Bugün Hıristiyanların elinde bulunan dört tane ayrı İncil o konsülde kabul edilmiştir. Hem de yüzlerce gerçek İncil olduğu iddiasıyla getirilen kitaplar arasından seçilerek… Bunların adını hatırlarsak; Matta, Markus, Luka,Yuhanna incilleridir.
1074 yılından, Birinci Haçlı seferinin başladığı 1096 yılına kadar Anadolu Selçuklu Devleti'ne başkentlik eden İznik, belirtilen tarihten itibaren Bizanslıların eline geçmişti. Hatta 1204 yılından 1261 yılına kadar da Bizans İmparatorluğu'nun merkezi olmuştur. Çünkü bu tarihler arasında Bizans’ın asıl başkenti olan Konstantiniyye (İstanbul) Katolik Haçlıların istilasına uğramış ve çok büyük yıkımlara tabi tutulmuştu. Ayrıca Ortodoks mezhebinden olan İstanbullu Bizanslılar büyük katliamlara uğramışlardı. İstanbul’u terk etmek zorunda kalan bu Rum asıllı Ortodoks mezhebinden olan Bizans halkına Anadolu’nun bu tarihi kenti olan İznik başşehir görevi yapmıştı.
Bundan başka İznik, Kocaeli yarımadası bakımından stratejik öneme haiz olan önemli bir şehirdir. Bugün ana karayolunun bu şehrin uzağında kalmasıyla eski önemini kaybeder gibi olmuştur.
Bursa'nın ve İznik’in fethinden sonra Osmanlı Beyliği'nin merkezi önce İznik’e, sonra da Bursa’ya nakledilmiştir. Yeni hükümdar Orhan Bey burayı yeni binalarla süslemişti. İnşa edilen dini ve sosyal eserlerle şehir, Müslüman Türk şehri olma hüviyetini kazanıp yeni bir çehreye büründü. Orhan Bey, daha işin başında eski kiliseleri mescide ve medreselere çevirdi. Bursa'da ve İznik’te fakir ve yoksulları doyurmak için imaretler yaptırıp onlara vakıflar tahsis eyledi. Buradaki bilgin ve hafızlara da maaş bağladı. Hatta İznik’te kurduğu aş evinde bizzat fakirlere kendisi hizmet eylemiştir. Osmanlı’nın ilk medresesi bu şekilde İznik’te açılmış oluyordu.
Osmanlı Çınarı’nın dalları artık İznik’i de himaye etmeye başlamıştır.

ÇINAR’IN DALI KARADENİZ SAHİLİNDE
 
1329 yılında İznik’in fethinden sonra Orhan Bey’in idaresi altındaki Osmanlı mücahitleri, kuzeye doğru yürümeye devam ettiler. Marmara sahillerinden İzmit Körfezi’ne uzanan Çınar’ın dalları, Kocaeli ve oradan da Karadeniz sahiline kısa sürede ulaştılar.
Sahili doğu ve batı yönünde kaplayan dallar, bir ucu Akçakoca, diğeri de Şile kıyılarına kadar uzandı. Artık İstanbul’un Anadolu yakası neredeyse tamamen Osmanlı ülkesi haline gelmişti.
Böylece Marmara’nın güney sahilleri, batıda Karacabey’e kadar, doğuda ve kuzeyde İzmit körfezi ve İstanbul Boğazı’na kadar olan kıyıları ile, Batı Karadeniz sahilleri, Şile sınırına kadar fethedilmiş oluyordu.
Orhan Bey’in şehzadesi Süleyman Paşa başta olmak üzere, Akça Koca, Konur Alp, Kara Mürsel gibi kumandanlar kısa sürede destanlar yazmışlardı.
Fethedilen bu yerleşim yerlerinde hızlı bir imar ve eğitim planı uygulamaya sokuluyor, buralar gerçek birer Osmanlı kenti haline getiriliyordu.

EGE DENİZİNE ULAŞAN DALLAR

Osman Gazi’nin fetihlerinin altında yatan gaye İstanbul’a ulaşıp, Peygamber Efendimizin müjdesine erişebilmek idi. Bu gayenin gerçekleşmesi için Osmanlı, Karadeniz’e ulaşmıştı. Ama bu yetmezdi. Akdeniz ve Ege’ye de açılmalıydı. Doğudan İstanbul ablukaya alınmış sayılırdı. Fakat şehrin batı tarafı açıktı. Buralara da ulaşılması için Çanakkale Boğazı, Ege ve Akdeniz’de söz sahibi olmak gerekiyordu.
Balıkesir, Ayvalık, Edremit sahilleri ve Ege kıyılarını elinde tutan Karesi Beyliği ile büyük bir siyasi öngörüyle oturuldu konuşuldu. Karesi Beyliği stratejik toprakları elinde bulunduruyordu ama, İlayı Kelimetullah uğruna cihad konusunda, ayrıca ülke dahilinde refah ve adaletin sağlanması hususlarında Osmanlı’nın katettiği mesafeleri görüyor ve imreniyorlardı.
Görüşmeler sonunda 1345 yılında bu iki beyliğin birleşmesine ve sınırların kaldırılmasına karar verildi. Karesi beylerinden, Hacı İlbey, Gazi Fazıl Bey, Ece Halil ve Evrenos Bey gibi namlı kumandanlar, artık Orhan Bey’in emrinde serhad boylarında cihada katılmış oluyorlardı. Bu birleşme Osmanlı’ya büyük bir atılım ve dinamizm getirmişti.
Genç çınarın dalları böylece Ege Denizi’ne ulaşmış, Çanakkale Boğazı’nın Anadolu tarafları dallar altına alınmış oluyordu. Osmanlı’nın gelecekte yapacağı atılımlar ve yeni fetihler için stratejik bir mevki böylece elde edilmiş oluyordu.
 Tam bu yıllarda Çınar doğuya doğru da bir dal çıkararak Ankara’yı gölgesi altına alacaktı.
Osmanlı’nın bu şekilde, akıllı, planlı ve istikrarlı bir şekilde gelişmesi, Peygamberimizin müjdesine mahzar olmak için adım adım İstanbul’a doğru yaklaşması, Anadolu’daki diğer beylikler içinde bulunan ve cihad aşkıyla yanan kumandanların Osmanlı topraklarına göç ederek Orhan Bey’in emrine girmelerine sebep oluyordu. Bu da askeri potansiyeli arttırıyor, vasıflı nüfusun ülkede toplanmasını sağlıyordu. Yeni fetihlerin insan altyapısı oluşturuluyor, atılım üstüne atılım devri başlatılıyordu.

ÇINARIN DALLARI TRAKYA’YA GEÇİYOR

Ertuğrul Bey rüyasında kendi soyundan, Kuran hükmünü yeryüzünün büyük kısmına yayacak nesillerin geleceğini, Osman Bey ise vücudundan çıkan Çınar’ın dallarının bütün dünyayı kaplayacağını görmüşlerdi. O halde Osmanlılar İlayı Kelimetullah için kendilerini görevli sayıyor, Anadolu topraklarında kapanıp kalmayı istemiyorlardı.
Daha gidecek çok yol vardı ve ilk atlanacak yer Rumeli toprakları idi. Esasen dahilde sağladıkları adalet, hürriyet, mal, can ve ırz emniyetini gören duyan Rumeli halkı da, bu adaletli idareyi bekliyordu.
Bizans’ın zalim idarecileri elinden çok zulüm gördükleri için, gözleri ufukta bir kurtuluş yolu arıyorlardı.
Çok geçmeden bu fırsatı yakalayan Osmanlı askerleri, yaptıkları sal benzeri ilkel deniz araçları ile Çanakkale Boğazı’nı geçip Gelibolu sahillerine çıkarma yapacaklardır. Başlarında Orhan Bey’in namlı şehzadesi Süleyman Paşa bulunmaktadır.
Süleyman Paşa babası Orhan Bey’den gerekli emirleri almış ve bu maksatla Karesi’ye gelmişti. Karesi beylerinden Ece Bey, Fazıl Bey, Hacı İlbey ve Gazi Evrenos gibi komutanların da yardımıyla planlar yapıldı.
Çanakkale Boğazı’nı geçmek için gerekli deniz taşıtı yoktu. Bizans İmparatoru da Rumeli tarafında bulunan deniz taşıtlarının Anadolu yakasına geçişini yasaklamıştı. Bu taşıtların Türkler tarafından ele geçirilip, karşıya asker çıkarabilecekleri endişesi dolayısıyla böyle bir yasak koymuştu.
Süleyman Paşa ve arkadaşları da, ağaç kütüklerini yan yana getirip, halatlarla bunları birbirine bağlayarak ilkel sallar yapmışlar, bunlarla denizi geçmeyi planlamışlardı. Geçecekleri yer olarak da boğazın Lapseki-Gelibolu arasındaki bir yerini tespit etmişlerdi.
Bir gece “Bismillahi mecraha ve mürsaha, inne rabbi legafurun rahim…” ayetini okuyarak, atları ve silahları ile sallara binip korkunç fırtına ve karanlığa rağmen karşı kıyıda Gelibolu civarında, sonradan Namaz Tepesi diye anılacak olan yere çıktılar. Çimni Kalesi civarında bir Rum’u esir aldılar. Bu esir onlara Çimni kalesinin planlarını anlattı ve böylece kaleyi ele geçirdiler.
Şehzade Süleyman Paşa, orada bulduğu deniz taşıtlarını para ile kiralayarak Anadolu yakasına gönderdi ve orada bulunan askerlerin Rumeli yakasına taşınmasına başlandı.
Rumeli’ye geçiş sahnesini bir de Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden aktaralım:
“Bundan sonra Konstantiniyye’nin fethi için hazırlığa giriştiler. Hicri 758, Miladi 1356 tarihinde Gazi Orhan Bey’in oğlu Süleyman Gazi, yetmiş büyük evliyanın ve Hacı Bektaşı Veli’nin izni ve gösterdiği yol üzere, önce Kara Mürsel, Kara Koca, Kara Yalova, Kara Biga ve Kara Sığla adında kırk kara yiğitle birlik olup, tulum ve sallar yaparak tam kırk kişi bu sallar ile denizi geçtiler. Rum toprağına ayak bastılar.
  Bismillah ve Gülbankı Muhammedi çekip gemilerden atlarını çıkardılar. Dört tarafa yayıldılar. Her tarafı yağma ve talan ettiler. Cuma günü İpsala kalesini fethettiler. Cuma namazını burada kıldılar. Bu sebeple buranın adı İbtida Sala’dan değişik olarak İpsala kalmıştır.
Oradan Ilgar (ölümden korkmaksızın pervasızca uygulanan savaş taktiği)  ile Gelibolu kalesine geldiler. Kalenin demir kapısına  Süleyman Şah Bismillah deyip el vurdu. Allah’ın emri ile Gelibolu kalesi de fetholundu. Bismillahirrahmanirrahim kelimesi bu fethe tarih düşmüştür.
Buradan yine Ilgar ile Tekfurdağ (Tekirdağ)ı ve İstanbul yakınından ta Silivrikapı Kalesi’ne kadar sözü edilen kırk kişi geceleri baskınlar yapıp ganimetler ve esirler elde ettiler. Bütün yolları öğrendiler. Kazandıkları zaferlerden sonra, elde ettikleri bol miktarda ganimetlerle yine sallarla karşı tarafa, Kapıdağı tarafına geçip Bursa’ya geldiler. Bütün İslam askeri bu sevinç ile zaman zaman gemilerle karşı tarafa geçip, yüzlerce köy, kasaba ve kaleler fethettiler. Her an İstanbul’un dört tarafını yağmalayıp, kafirleri perişan ve esir ederek kendilerine karşı çıkacak düşman bırakmadılar. Avladıkları temiz ve güzel kızlarla evlenerek çoğaldılar.”
Osmanlı’nın Gelibolu’ya ilk geçiş macerası ve Şehzade Süleyman Paşa, Aşıkpaşazade tarihinde de şöyle anlatılır:
“Birgün memleketi gezerken Aydıncık’a geldi.  Temaşa etmeye başladı. Bir garip binalar gördü. Biraz durdu. Hiç kimseye söylemedi. Ece Beğ derler bir aziz er vardı. Hayli bahadır olarak anılırdı. Süleyman Paşa’ya:
-Han’ım çok düşüncelere daldın!
Dedi.
Süleyman Paşa:
-Bu denizi geçmeyi düşünüyorum, öyle geçsem ki, kafirin haberi olmaya!
Dedi.
Ece Beğ ve Gazi Fazıl:
-Biz ikimiz geçelim Han’ımız görsün!
Dediler.
Süleyman Paşa:
-Nereden geçersiniz?
Dedi.
Dediler ki:
-Han’ım burada bir yer vardır ki yakındır. Geçecek yerlerdir.
Gittiler, o yere vardılar ki orası Görece’den aşağı deniz kenarında Viranca Hisar’dır.
Çimpe’nin karşısında Ece Beğ ile Gazi Fazıl çabucak bir sal yaptılar. Bindiler, Çimpe Hisarı’nın civarına çıktılar. Bağların arasında bir kafir ele geçirdiler. Getirdiler sala koydular. Hemen Süleyman Paşa’ya getirdiler.
Süleyman Paşa bu kafire hemen bir kaftan giydirdi. Başına bir şapka verdi. Beline bir kuşak, ayağına da ayakkabı verdi. Kafiri donattı. Kafire dedi ki:
-Sizin hisarınızda yer var mıdır ki, kafirler duymadan içeri girelim. Kimse bizi görmesin.
Kafir:
-Ben size şöyle ileteyim ki, kimse görmeden sizi hisara koyayım.
Dedi.
Çabuk birkaç sal daha yaptılar. Süleyman Paşa yetmiş seksen yarar er aldı. Geceleyin geçtiler. Bu kafir doğru Çimpe Hisarı’nın bir yerine götürdü. Orada hisarın ters dökecek bir yeri vardı. Bu Müslümanları oraya götürdü. Hemen oradan hisara girdiler. Kafirlerin de çoğu bağlarında veya harmanlarındaydı. Zira o vakit harman vaktiydi. Elhasıl hisarı aldılar. Kafirleri incitmediler. Belki kafirlere dahi ihsan ettiler. İçinden birkaç tanınmış kafiri tuttular. Bu hisarın limanında gemiler vardı. O gemilere koydular. Karşıda oturan askere gönderdiler. Velhasıl o gün ikiyüz adam geçirdiler.
Ece Beğ hisarın atlarına bindi. Bolayır yanında Akça Liman derler bir liman vardı, oradaki gemileri yaktı. Oradan tekrar hisarına geldi. Bu hisarın yani Çimpe’nin limanındaki gemileri sakladılar. Durmadılar adam geçirdiler. Elhasıl askerlerin çoğunu yanlarına getirdiler. Bu kafirlerden hiç kimseyi incitmediler, gönüllerini aldılar. Onlar da kendilerini güvenlik içinde buldular. Kafirlerin gemicilerini gemilere koydular. Kendileri başlarında durdular. Daha hayli adam geçirdiler. Bir iki gün içinde iki bin er geçirdiler. Bu Çimpe kafirleri gaziler ile ittifak ettiler.
Yürüdüler, bir gece Ayaslonca derler bir hisar vardır, onu dahi aldılar. Ehli İslam elinde hisar iki oldu. Bunun halkının dahi gönlünü hoş tuttular. Bu iki hisarı sağlamlaştırdılar. Hayli adamlar da Aydıncık’tan gemi ile geldiler.
Süleyman Paşa:
-Bu hisarlardan sipahi olan kafirleri çıkartın, evleri ile Karesi iline iletin ki, bunlardan sonunda bize bir kötülük gelmeye!
Dedi.
Öyle yaptılar.
Bir gün Gelibolu’nun kafirleri bunların üzerine gelmek için toplandılar. Bunlar da hemen karşıladılar. Savaş oldu. Kafirleri kırdılar. Hisarın kapısını yaptırdılar. Yakup Ece’ye ve Gazi Fazıl’a yoldaşlar verdiler. Bunları Gelibolu’ya havale ettiler. Gece ve gündüz bunlar Gelibolu kafirlerine huzur vermez oldular. İskelesine dahi çıkmak için gemi bırakmaz oldular.
Bu iki gaziye hayli yarar gaziler verdiler. Onları Gelibolu ucuna koydular. Bolayır’da oturdular.”
Şehzade Süleyman Paşa komutasında Osmanlı kuvvetleri süratle Trakya topraklarını fethediyordu. 2 yıldan fazlaca bir zaman içinde başta Gelibolu ve Bolayır olmak üzere, Malkara, Keşan, İpsala ve Tekfurdağ(Tekirdağ) ına kadar geldiler. Askeri ve kumandanları Şehzade Süleyman Paşa’yı çok severler emrinden hiç ayrılmazlardı.
Bu sıralarda başta Bulgarlar olmak üzere haçlıların birleştiği ve 30 bin kişilik bir ordu ile Türkleri Trakya topraklarından çıkarmak üzere yola çıktıkları haber alındı. Bu sırada bir üzücü olay meydana geldi.  Şehzade Süleyman Paşa ava çıkmıştı. Atının tökezlemesi ve yuvarlanması ile vefat etmiş, Bolayır’a defnedilmişti. Bu çok büyük bir olaydı. Çünkü Trakya denince Süleyman Paşa akla geliyordu. Onun kumandası sayesinde oralarda bu fetihler meydana gelmişti. Ama artık o vefat etmişti. Mücahitler ne yapacaklarını şaşırdılar. 1-2 bin kişilik kuvvetleri vardı. Kumandanları vefat etmişti, 30 bin kişilik bir düşman ordusu da süratle üstlerine geliyordu. Direnmenin anlamsız olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. Onlara göre Anadolu’ya geçip kurtulmak için henüz zaman varken bunu yapmalıydılar.
Sonunda kumandanlar bir araya gelip durumu müzakere ettiler. Şu sonuç çıktı:
Bu kadar güçlü bir düşmana karşı durmak zordur. Lakin yine bu kadar güçlü düşman karşısında Anadolu’ya geçip canlarını kurtarmak, savaşmaktan hem daha zor, hem de onur kırıcı bir davranıştır. Savaşmaktan başka çare yoktur.
Gerisini Namık Kemal’in Osmanlı Tarihi’nden okuyoruz:
“Osmanlılar düşmanın dörtte biri kadar oldukları gibi, Şehzade Süleyman Paşa’nın yokluğu yüzünden bazıları bölgeyi terk edip Anadolu yakasına dönmek tavsiyesinde bulundular. Fakat umera bu kadar kuvvetli düşman önünde karşı yakaya geçip kurtulmanın, onlarla savaşıp galip gelmekten bin kat daha zor olduğunu söyledi. Şehzadenin son demlerinde söylediği vasiyet şeklindeki sözleri herkesin hatırına gelince kumandanlarla askerlerin gönlünde bir güven belirdi. Mücahitler Başbuğlarının mezarına gidip, Allah’a dua edip yardım dilediler. Bolayır’da ya kazanacak  ya da ölünceye kadar direneceklerdi. Buna and içtiler. Bir bayıra yaslanarak düşmanı beklediler. Bolayır’da savaşa katılacakların mevcudu bir rivayete göre 5000 başka bir rivayete göre de 1000 kişi kadardı. Savaş başlayınca o kalabalık düşman ordusu bir anda perişan oluverdi. Askerlerin bir çoğu öldürüldü. Bir çoğu da esir alınıp Gelibolu’ya gönderildi. Orayı kuşatmaya gelenler ise kendilerinden evvel gelenlerin yenildiğini, esirleri görüp anlayınca Bolayır’daki kuvvetlerle Gelibolu’dakilerin birleşmesinden korkarak kuşatmayı bırakarak geri dönmüşlerdi.
Türkler ellerine geçen esirlere, sayıca o kadar çok olmalarına rağmen neden savaşta yenildiklerini sordular. Şu cevabı aldılar:
-Falanca yiğidin ardında beyaz elbiseli, boz atlı bir takım askerler vardı. Onların hücumuna dayanamadık…
Mücahitler esirlerin tarifinden, şehzadenin şehitlerin başında kendilerine yardıma geldiğine hükmettiler.”
Mücahitlerin gayreti ve Allah’ın yardımıyla Trakya’da tutulan köprübaşı, böylece ebediyen bir sıçrama taşı olmaya devam edecekti.
Ulu Çınar’ın dalları artık Trakya topraklarının derinliklerine doğru uzanırken, doğuya doğru da bir kavis yaparak, İstanbul kıskacını tamamlayacak, Muratlara, Mehmetlere, Yıldırımlara, Fatihlere yol gösterecekti.

EDİRNE DALLAR ALTINDA

Orhan Gazi’nin 1360 yılında vefatı üzerine sultan olan ve Muradı Evvel adıyla anılan 1.Murad Han, Trakya Fethi’ne ara vermeden devam etti. Babasının vefat ettiği gün kendisinden sonra sultan olacak olan oğlu Yıldırım Bayezid dünyaya gelmişti.
Anadolu’daki Osmanlı sınırlarına tecavüz eden Karaman Beyi’ni yenip barışı temin eden yeni Sultan, Rumeli topraklarını hem doğuya, hem kuzeye, hem de batıya doğru süratle genişletiyordu.
Keşan, Dimetoka, Çorlu ve Lüleburgaz’ı fetheden Murad Han için sırada Edirne vardı.
Fethedilen yerlerde yerli halka yapılan muamele, onların ihtiyacı olan can, mal, ırz emniyetinin sağlanması, adaletle hükmedilmesi, inanç ve ibadete serbestlik sağlanması yeni fetihlerde kolaylık sağlıyordu. Adeta halk Osmanlı kuvvetlerini davet eder gibi karşılıyordu.
Bu fetihlerle asıl hedef İstanbul da adım adım kuşatılmış oluyordu.
Kazanılan zaferler ve yapılan fetihlerle menzile giren Edirne için kuşatma kararı alındı. Edirne’yi müdafaa edecek olan Bizans kuvvetleri ile Sazlıdere denilen yerde savaşa tutuşan Osmanlı kuvvetleri zafer kazandılar. Artık Edirne yolu açılmıştı. Lala Şahin Paşa kumandasındaki Murad Han’ın ordusu Edirne’yi kuşattı.
Şehirdeki kalan kuvvetlerle Edirne’nin bir müddet savunması mümkün olduğu halde, rahipler ve yerel yöneticiler toplanıp ne yapacaklarına dair müzakere yaptılar.
Sonunda aldıkları karar gereğince kuşatmacı Türk askerleri tarafında bulunan pınara, kale içinden seçecekleri bazı güzel kızları su getirmeleri için göndereceklerdi. Türk askeri kızlara tecavüze kalkarsa, kale kapılarını sıkı kapatıp savunmaya geçeceklerdi.  Şayet kızlara dokunmazlarsa, ahlaken bu kadar ileri seviyede bulunan askerlerle pazarlık yapıp kale kapılarını açacaklardı.
Türk askerleri suya gelen güzel kızlara dönüp bakmadılar bile. Bunun üzerine yapılan pazarlıkla, kale içinde istedikleri yerleşim planını kabul eden Türk askerine, kapıları açıp Edirne’yi teslim ettiler.
Böylece Edirne, 1362 yılında savaşsız olarak, Ulu Çınar’ın gölgesi altına alınmış oluyordu.
Murad Han hemen Edirne’yi başkent yaparak, Çınar’ın dallarının Avrupa içlerine doğru daha rahat uzanmasını sağlamıştı.
Artık İstanbul, Edirne’den güneydoğuya doğru gelinerek daha kolay bir şekilde alınabilecekti. Böylece İstanbul fiilen hem doğudan ve hem batıdan kuşatılmış oluyordu. Fakat denizden kuşatmak için ise, güçlü bir donanmaya ihtiyaç olup, henüz bunun zamanı gelmemişti.
Edirne!
90 yıl Ulu Çınar’a başkentlik yapacak tarihi şehir!..

TUNA’YI ATLAYAN DALLAR

Başta Bizans olmak üzere haçlı dünyası, Osman Gazi’nin  cihada olan bağlılığı yüzünden ürkmüşler, rahat bir nefes alabilmek için onun ölmesini, ya da iktidardan düşmesini dört gözle bekler olmuşlardı. Onun vefatıyla rahat bir nefes almışlardı ama, oğlu Orhan Bey babasından da yaman çıkmıştı. Orhan Bey’in vefatında kendileri için bir teselli payı çıkarmaya çalışmışlar ama, onun oğlu Murad Han, sevinçlerini kursaklarında bırakmıştı. İşte şimdi o da Kosova’da şehit olmuştu. Bu sefer herhalde Osmanoğlu’nun işi tamamdır diye düşünüyorlardı. Yerine geçen Yıldırım Bayezid Han, ne kadar atak ve cihada bağlı olursa olsun, babası gibi olamazdı. Öyle zannetmiş olacaklar ki, Osmanlı’yı sadece Balkanlardan değil, tüm Rumeli topraklarından atma zamanının geldiğini düşündüler.
İşte Haçlılar, yeni bir ordu ve yeni bir saldırı ile bu işi bitirmeye karar verdiler. Niğbolu savaşı bu maksatla yapılmıştır. Niğbolu’da büyük bir zafer kazanan Yıldırım Bayezid Han, artık Tuna Nehri’ni atlama fırsatı bulacaktı. Osmanlı Çınarı’nın dallarının, Tuna’nın kuzey yakasına geçirilmesine sebep olan Niğbolu savaşını anlatmakta fayda vardır.

NİĞBOLU ZAFERİ

Niğbolu önünde Osmanlı ve haçlı orduları arasında, Miladi Eylül 1396 tarihinde yapılan meydan savaşı özet olarak şöyledir:
Osmanlı Devleti’nin, Avrupa kıtasındaki fetihleri, başta Papa olmak üzere bütün Hıristiyan devletlerini telaşlandırıyordu. Osmanlı Devleti, Bulgaristan ve Sırbistan’ı fethederek, Tuna boylarına ve Macar Krallığı hudutlarına dayanmıştı. Doğu Hıristiyanlığı’nın temsilcisi Bizans Kayzerliği  küçüle küçüle, İstanbul ve çevresi surlarının içine sıkıştırılarak, Anadolu ve Trakya’dan kuşatılmış vaziyetteydi. Osmanlı akıncılarının, Bosna ve Arnavutluk’a yaptıkları akınlarla fethedilen bölgelere yerleşmeleri, Latinleri ve buralarda nüfuz sahibi Venediklileri de telaşlandırıyordu. Bundan başka, Osmanlı’nın Ege Denizi sahilindeki beylikleri elde ettikten sonra, bu beyliklere mensup savaş gemilerinin faaliyetleri de bu telaşlarını artırıyordu. Ancak, asıl tehlikeyi hisseden, Macarlardı. Kralları Sigismund ile Bizans Kayzeri İkinci Manuel’in, Avrupa’dan yardım isteyerek Papa Dokuzuncu Bonifacius’u bir Haçlı seferine davet etmeleri, tahtlarını tehlikede gören kralları, şato ve malikane sahibi derebeylerini, Hıristiyan keşiş, papaz ve İslam Hilali’nin haçlı salibini ezeceği kuşkusuna kapılanları harekete geçirdi.
Bütün Avrupa milletleri silaha sarıldı ve İngiltere ile Fransa arasındaki harbe son verildi. Fransa, İngiltere, İskoçya, Almanya, Polonya, Bohemya, Avusturya, Macaristan, İtalya, İsviçre, Belçika ve diğer Avrupa memleketlerinden ve Venediklilerle Rodos şövalyelerinden meydana gelen 120 bin kişilik büyük bir Haçlı ordusu toplandı.
Harekete geçen Haçlılar, Macaristan’dan itibaren iki kola ayrıldı. Macar Kralı Sigismund’un idaresindeki asıl büyük kol, önce Sırbistan istikametinde yürüyerek Tuna Vadisine ulaştı ve nehrin sol sahilini takip ederek ilerledi. Bu büyük kuvvetler   Tuna’yı geçerek Vidin, Orsava ve Rahova şehirlerini zaptederek, buralardaki Türkleri kılıçtan geçirdiler. Sonra da Niğbolu önüne geldiler.
İkinci kolun çekirdek kuvveti olan Fransızlar, Budin’den sonra Erdel üzerinden Eflak’a geçerek, Eflak voyvodası ile birlikte Niğbolu’da diğer kuvvetlerle birleştiler.
Haçlılar ilerlerken, Katoliklik taassubuyla, Balkanların Ortodoks Hıristiyanlarını da öldürüp mallarını yağma ettiler. Osmanlıların müsamahalı idaresine bağlanan Balkanların yerli Hıristiyan ahalisi; can, mal ve ırz tecavüzüne uğrayarak çok zarar ve zulüm gördü.
Tuna Nehri kenarında bulunan Niğbolu’ya gelen Haçlılar, Osmanlı kumandanlarından Doğan Bey’in muhafızlığındaki Niğbolu Kalesi’ni, karadan ve nehirden kuşattılar. Niğbolu kuşatmasının on altıncı gününe kadar, Sultan Yıldırım Bayezid Han ve Osmanlı ordusunun görünmemesi, Haçlıları ümitlendirdi. Bu sırada Yıldırım Bayezid Han İstanbul’u kuşatmış, fetih için doğacak fırsatları gözlemekle meşguldü.
Macar Kralı Sigismund, burada ünlü şövalyeler, prensler ve seçme askerlerine verdiği zafer ziyafetinde, Suriye’nin işgaliyle birlikte Kudüs’ün alınmasından bahsediyordu. Böylece geçen yüzyıllarda yapılan Haçlı seferlerinin devamını yapabileceklerini dile getiriyordu.
Öte yandan Avrupa’daki Haçlı hazırlıklarını öğrenip, ordularının, Osmanlı hududunu geçtiklerini haber alan Sultan Bayezid Han ise, İstanbul kuşatmasını tehir ederek, kuvvetlerini Edirne’de topladı. Kara Timurtaş Paşa ile şehzadelerinin kumandasındaki Anadolu askerleri süratle toplanarak Boğazlardan geçip, Edirne’de Padişah’a yetiştiler. Rumeli askerleri de Edirne’de Bayezid Han’a katılmışlardı. Yıldırım Bayezid Han, adına yakışan bir süratle Tuna boylarına doğru yürüdü. Osmanlı ordusu, Filibe-Şıpka Geçidi yoluyla Niğbolu’ya ilerlerken, Tırnova’da gıda maddeleri tedarik eden Haçlılarla karşılaştı. Bunlar esir alındı. Kaçanlar, Osmanlı ordusunun süratle geldiği haberini ulaştırdılar. Bu beklenmeyen bir durumdu. Bazı haçlı kumandanları, Bayezid Han’ın, Tırnova’ya gelebileceğine bir türlü ihtimal veremiyorlardı. Türklerin harp kabiliyetlerini iyi bilen Kral Sigismund, haberin doğruluğunu tetkik için, ileriye keşif kuvvetleri gönderdi. Bayezid Han’ın Gazi Evrenos kumandasındaki öncüleri, Sigismund’un keşif kollarını tesirsiz hale getirdiler. Osmanlı ordusu, Niğbolu’nun on kilometre kadar güneyine sokuldu. Cephesini kuzeye vererek ordugah kurdu.
Niğbolu’ya yaklaşan Osmanlı ordusu, keşif kollarıyla ovaya yayılmaya başlamıştı. Osmanlı ordusu Niğbolu kalesine iyice yaklaşmıştı. Niğbolu'da kaleyi muhafaza ile görevli bir Türk Garnizonu vardı. Yaşayanların çoğu Müslüman ve Türk'tü. Başlarında Doğan Bey, Yıldırım'ın kahraman babasından kalma çok kıymetli bir komutandı. Haçlıların yaklaşmakta olduğunu haber alınca hemen kaleye kapandılar. Surları tamir ve nöbetçileri takviye ettiler. Kaledekiler evvel Allah, sonra Doğan Bey’i çok seviyor ve sonuna kadar güveniyorlardı.
    Haçlı ordusu 120 bin kişilik muazzam bir kuvvetti. Fakat Doğan Bey, bu süslü ve kibirli kalabalıktan korkmuyordu. Yalnız Hünkar’dan haber alamamıştı. Ona üzülüyordu. Acaba Büyük Osmanlı Hakanı Yıldırım Bayezid Han şu anda kendisinin ne yapmasını isterdi? Her gece, kale surlarını dolaşır; gözleri uzaklarda bir haber, bir haberci bekler dururdu...
    Kuşatmanın 7. günü, yatsı namazını kılmış; surları teftişe çıkmıştı. Gözleri, kulakları ve kalbi doğudaydı. Bir ses, bir ışık bekliyordu. Dudaklarında mukaddes Ayetel Kürsi… Henüz tamamlanmamıştı ki, bir ses duyar gibi oldu:
- Bre Doğan!...
Kulaklarını dikti, gözlerini oğuşturdu. Kendi kendine:
-Hey Yüce Allah'ım, bu ses… Evet onun sesi… İnanabilir miyim?..
- Bre Doğan! Nicesin?
Bu ses Hünkar’ın sesi idi.
- Ama nasıl olabilir?... Aşağıda 120.000  kişi olan düşmanın  gözü, kulağı, silahı, nöbetçisi varken… Onları nasıl geçebilir?
 Diye şaşkınlığı sürerken, Yıldırım üçüncü defa parladı:
- Bre Doğan!... Ses ver! Orada mısın?
Doğan Bey surlardan aşağı, yarı beline kadar sarktı. Aman Allah'ım!... Beyaz Küheylan üzerindeki, Yıldırım Han’ın ta kendisi idi. Duaları kabul olmuştu. Bütün yüreği ile seslendi:
- Emreyle Hünkarım!
-Nicesin? Askerin, erzakın nicedir?
- Evvel Allah sonra Hünkarımın  sayesinde  her şeyimiz tamamdır, Sultanım!.. 
- Bu kefere sürüsünü, bir hafta oyalayabilir misin?
- Seni dünya gözüyle gördükten sonra, bir hafta değil; yıllarca bile dayanırım Sultanım! Bu kafir Haçlılar için kaygılanma. Yerlerinden bile kımıldayamazlar.
- Kal sağlıcakla Doğan Bey! İnşaallah tez günde görüşürüz… Allah yardımcınız olsun.
- Muhafaza melekleri yoldaşın olsun Sultanım! Yüce Allah’ım, seni bize bağışlasın.
Atını mahmuzlayan Yıldırım Han karanlıkta gözden kayboldu.
O arada düşman saflarında çeşitli dedikodular yayılmıştı:
-Osmanlı Sultanı, Niğbolu kalesine gelmiş, Doğan Bey'le konuşmuş!...
- Türk Hakanı üç aylık yoldadır.  İstanbul'u kuşatmış, fethini hayal edermiş!.. Buraya gelmesi, hele aramızdan geçip kaledekilerle görüşmesi mümkün mü ki? Siz hayal görmüşsünüz!..
-Bayezid, haçlıların kuvvetini öğrenmiş. Memleketi koruyamayacağını anlayınca, Kahire'ye gitmiş... Memluk Sultanı’ndan yardım istemiş!...
-Sultan Bayezid yıldırım hızıyla Niğbolu'ya yaklaşıyormuş...
-Bu mümkün mü? Tabanları çoktan yağlamıştır.
-Hayır ben ciddiyim!..
Sultan Bayezid Han’ın Niğbolu kalesine yaklaşarak kaledekilerle konuşmuş olduğu haberini getiren üç asker derhal cezalandırıldı. Kumandanları onların kulaklarını kestirdi:
-Yanlış haberler işiten kulaklara ihtiyaç yoktur!..
Böylece hırsını o üç zavallıdan almıştı.
Gerçekten Osmanlı ordusu, Niğbolu yakınlarındaydı. Çünkü Doğan Bey, Osmanlılara gereken zamanı kazandırmıştı... Düşmanda şafak atmıştı…
  Birdenbire Osmanlı ordusunu karşılarında gören Haçlılar silahbaşı ettiler. Kral Sigismund, derhal bir harp divanı toplayıp muharebe nizamını tespit etti.
25 Eylül 1396 sabahı, Avrupa’nın dört köşesinden toplanmış 120 bin kişilik haçlı ordusu ile, bunun yarısı miktarındaki Osmanlı ordusu karşı karşıya geldiler.
Fransız süvarileri, muzaffer olmak hissiyle ilk önce hücum ettiler. Bu hücum, Sultan Bayezid Han’ın kumanda ettiği merkez kuvvetlerine yapıldı. Merkez kuvvetlerinin önündeki hafif yaya askeri olan azapları geçtiler. Yeniçeri askeriyle karşılaştılar. Yeniçerilerin ok yağmuruna tuttuğu Fransız süvarilerinin büyük bir kısmı imha edildi. Sol koldan Şehzade Mustafa ve Anadolu kuvvetlerinin yandan taarruzuna uğradılarsa da, plan gereğince, Osmanlı merkez kuvvetleri, bir miktar geri alındı. Osmanlı ordusunun geri çekilişini zafer zanneden ve ilerleyen Fransızların kaybı kıskaca girmeleri dolayısıyla daha da arttı. Osmanlı harp taktiğini bilen Sigismund’un tavsiyelerini dinlemeyip, daha da ilerlediler. Plan gereğince, üçüncü muharebe hattı da iki kola ayrıldı. Fransızlar, Osmanlıların çekildiği tepeyi işgal edince, zafer kazandıklarını zannettikleri anda, Sultan Bayezid Han’ın kumandasında olan pusudaki kuvvetlerin hücumuna uğrayınca şaşırdılar. Zafer sarhoşluğu ile yaya olanlar atlarına tekrar binmek istedilerse de, hilal şeklindeki Osmanlı ordusunun  kıskacı kapandığından geri dönemediler. Macar Kralı Sigismund’un, müttefiki Fransızları kurtarmak için gönderdiği kuvvetler de, kayıp vererek geri çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Kıskacın içindeki haçlı kuvvetlerinin karşı koyanları imha edilip, kalanlar esir alındı. Üç saat içinde bütünüyle perişan edilen haçlıların, en gözde birliklerine sahip Fransızların mağlubiyeti, diğerlerinin taarruz imkanlarını ortadan kaldırdı. Eflak kuvvetleri, muharebe neticesinin haçlılar için hüsran olacağını tahmin ederek, kaçmaya başladılar. Karşı taarruza geçen Osmanlı ordusu, süratle Sigismund’un üzerine hücum etti. Yedek kuvvetlerini bile muharebeye sokan Macar Kralı, Osmanlılar karşısında hiçbir başarı sağlayamıyordu. Sultan Bayezid Han, kesin neticeyi almak için Osmanlı kuvvetlerinin hepsine taarruz emri verdi. Haçlılar, paniğe kapılıp dağıldılar. Kalabalık haçlı ordusu ile Niğbolu’ya gelmekte iken, ordusunun muazzam sayısına bakarak; “Gök çökecek olsa mızraklarımızla tutarız” diyerek böbürlenen ve Osmanlı’ya atıp tutan Sigismund, Venedik kadırgasına binerek İstanbul Boğazı, Marmara ve Ege Denizi yoluyla Mora’daki Modon Limanı’na kaçtı. Sonra da Dalmaçya’da karaya ayak bastı. Oradan memleketine geçti. Haçlılardan, muharebeye katılmayanlar ve kaçanlar, kendilerini Tuna Nehri’ne atıp boğuldular. Muharebede pek çok asilzade kumandan ve şövalye esir alındı.
Başta Papalık ve Bizans olmak üzere bütün Hıristiyan aleminin, Osmanlıları Avrupa kıtasından atmak için olanca imkanlarını seferber ederek hazırladıkları büyük Haçlı ordusu, Sultan Bayezid Han’ın karşısında dayanamamıştı. 25 Eylül 1396 tarihinde Niğbolu’da kazanılan zaferle, Osmanlı himayesindeki Bulgar Krallığına son verildi. Macaristan’a büyük bir akın yapılarak çok miktarda esir alındı. Haçlılardan alınan pek çok ganimetle, Osmanlı ülkesinde imar faaliyetleri, sosyal yardım müesseseleri ve sanat eserleri yapıldı. Esirleri önce Edirne’ye, oradan Gelibolu’ya gönderen, sonra da Bursa’ya gelince yanına getirten Sultan Bayezid Han, fidye karşılığı hepsini serbest bıraktı. Esirler arasında bulunan asilzadeler ve kumandanlar:
-Bu andan itibaren Yıldırım Bayezid’e karşı gelmeyeceğimize ve ona karşı silah kullanmayacağımıza, namus ve şerefimiz üzerine yemin ederiz…
Deyince, Bayezid Han;
-Bana karşı silah kullanmayacağınıza dair ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü Teala’nın dinini yaymak ve onun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim.
Dedi.
Niğbolu Zaferi, gönderilen fetihnamelerle, ülkenin her tarafına, Asya’daki hükümdarlara, Mısır sultanlarına, Irak ve Acem beylerine, Tatar hanına, Bursa kadısına müjdelendi. Mısır’da bulunan Abbasi halifesi, kendisine gönderilen zafernameye verdiği cevapta, Bayezid Han’a; “Sultanı İklimi Rum”  “Rum Diyarlarının Sultanı” ünvanı ile hitap etti. O günden itibaren, Osmanlı hükümdarlarına “Sultan” denilmesi adet oldu.
Bu büyük Niğbolu zaferiyle, tabii sınır olan Tuna Nehri artık aşılacak, Avrupa içlerine doğru ilerleyen cihad ordusu, kısa süre sonra Viyana kapılarına dayanacaktı. Ulu çınar artık Avrupa’nın kalbine doğru uzanmaya başlamıştı.

AVRUPA İÇLERİNE UZANAN DALLAR

 1362 yılından itibaren artık Edirne Osmanlı’nın karargah şehridir. Bursa’dan da vazgeçilmiş değildir. Adeta iki tane başkent bulunmaktadır.
Avrupa’daki seferler için karar alınacak ve yığınak yapılacak şehir Edirne iken, Anadolu taraflarına yapılacak herhangi seferde de, Bursa merkez kabul edilmektedir.
Edirne’den uzanacak dallar hemen hemen tüm Avrupa’yı gölgesi altına alacaktır.
Edirne’yi fethetmiş bulunan 1.Murad Han devrinde yapılan hamlelerle, Balkan yarımadası enine doğru kesilmiş ve Adriyatik sahillerine varılmıştır.
Fatih Sultan Mehmed Han ise, İstanbul’un fethinden sonra Adriyatik denizini de atlayacak, Roma’nın kalbine mızrak gibi girecek yolu açmak üzere Otoranto’yu fethedecektir. Otoranto şehri İtalya’yı çizme şeklinde düşünürsek, çizmenin tam ökçesindeki sahil şehridir. Böylece Ulu Çınar’ın dalları Roma kapısına dayanmış oluyordu.
2.Murad Han devrinde ise, Avrupa’nın Karadeniz kapısı olan Varna’da haçlılar kesin bir bozguna uğratılıyor, bugünkü  Romanya ve Bulgaristan toprakları fethedilerek Karadeniz sahillerinin batı kısımları Ulu Çınar’ın dalları ile örülüyordu.
Kırım’ı fethederek mevcut toprak büyüklüğünü ikiye katlamış bulunan Fatih Sultan Mehmed Han da kuzeyden Karadeniz’i Çınar’ın dallarıyla sarmayı başarmıştı.
1.Murad Han’ın oğlu Yıldırım Bayezid Han, haçlı birleşik ordularına karşı kazandığı Niğbolu zaferini müteakip, Çınar’ın dallarını bir taraftan Tuna Nehri’nin kuzeyine geçirirken, diğer taraftan Ege içlerindeki Mora yarımadasına doğru, ayrıca da Avrupa’nın kalbine doğru uzatıyordu. 

İSTANBUL ULU ÇINARA KÖK OLUYOR

İstanbul!
Peygamberimizin fethini müjdelediği şehir!
Bu müjdeye ulaşabilmek için onlarca defa kuşatılan ama bir türlü fethedilemeyen şehir!
Osman Bey’den başlayarak, bütün Osmanlı Bey ve Sultanlarının rüya ve hedeflerini süsleyen şehir.
Yıldırım Bayezid Han defalarca, 2.Murad Han da defalarca kuşatmışlar ama bir türlü amaçlarına ulaşamamışlardı.
Yıldırım Bayezid Han’ın esir düştüğü 1402 yılından sonraki takribi 10 yıllık fetret devrinde bile Osmanlı, İstanbul hedefinden vazgeçmemiş, o hengamede bile İstanbul’u kuşatmıştır.
Her teşebbüste görülmüştür ki, kuşatma başlayınca, haçlılar, ya batıda birleşip doğrudan saldırıyorlar ya da doğudaki beylikleri tahrik ederek kuşatmanın kaldırılmasını sağlıyorlardı. Ayrıca Karadeniz’den Cenevizliler, Akdeniz’den ise Venedik ve birleşik haçlı donanması imdada koşuyor, yardım getiriyordu. Bu da İstanbul’un fethini zorlaştırıyordu.
2.Murad Han ise bu fethin kendisine nasip olacağı ümit ve temennisiyle, hep İstanbul’un fethi ile meşgul bulunuyor, hazırlıklarını ona göre yapıyordu.
Devrinin mürşitlerinden Hacı Bayramı Veli Ankara’da ve Bursa’da irşat faaliyetlerini yürütmektedir. Öğrencilerinin içinde çocuk yaşta Akşemseddin de vardır.
Akşemseddin küçüklüğünden itibaren Hacı Bayramı Veli’nin yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifa olan nasihatlarını zevkle dinlerdi. Hacı Bayramı Veli'nin teveccühleri altında, kısa zamanda başarı olarak bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti.
Hacı Bayramı Veli, Akşemseddin’e “Köse” diye hitap etmektedir.
2.Murad Han sık sık Hacı Bayramı Veli’yi ziyarete gitmektedir. Sohbetlerinden faydalanmaktadır. Ülke yönetimi konusunda istişare etmekte ve onun fikirlerini almaktadır. Bir tarihte Hacı Bayramı Veli'yi Edirne’de sarayına davet eden Padişah, sohbetlerine burada devam etti.
Baş başa sohbet ettikleri günlerden birinde konu İstanbul'un fethine gelmişti. 2.Murad Han:
 -Allahü Teala’nın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bayezid Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devleti Ali Osman'ın topraklarının ortasında bir Bizans Devleti’nin olmasına hiç gönlüm razı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lazım. Onu almak için de, siz muhterem hocamın himmetlerini ve yardımlarını bekliyorum.
Dedi.
Murad Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayramı Veli derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultan’ın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu:
-Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasib olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muhammed'e (Fatih Sultan Mehmed Han) ve bizim Köse Akşemseddin'e nasib olsa gerektir.
 Sonra geleceğin Fatih'ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzade Mehmed'e ve Akşemseddin'e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı.
İşte 2.Murad Han’ın olaylara bakışı bu olaydan sonra değişecektir. İstanbul’un fethinin kendisine değil de, oğlu Mehmed’e nasip olacağını dikkate alacaktır. Mehmet artık hep bu hedefin adamı olarak yetiştirilecek, kendisine fetih ülküsü, fetih türküsü benimsetilecektir. Kuran, tefsir, hadis, kelam, felsefe, mantık, coğrafya, yabancı diller, fen, matematik, metalürji, harp sanatı, liderlik, tarih gibi ilimleri öğrenmesi için devrinin en seçkin hocaları tarafından eğitime tabi tutuluyordu.  Akşemseddin bunların başında geliyordu. O tam bir cihad ve fetih ruhuyla yetiştirilmektedir.
İnanılmaktadır ki, Ulu Çınar’ın dalları Şehzade Mehmed tahta oturduğunda İstanbul’u kucaklayacaktır. Bunun için 2. Murad Han tahttan erken feragat ederek henüz 12 yaşında bulunan oğlunu tahta oturtmuştur. Lakin haçlılar bu acemi çocuk padişahın tahta oturmasını fırsat bilip saldırmaya kalkınca, tekrar geri gelip Osmanlı’nın başına geçmişti. 6 yıl daha tahtta oturacak olan 2.Murad Han, önce Varna’da anlaşmayı bozarak ülkesine saldıran haçlıların dersini verecekti. Hemen arkasından da 2.Kosova zaferini kazanacaktı ki, bu zafer 1.Kosova zaferi kadar muhteşem olmuştur. Haçlılar artık kolay kolay saldırıya geçme cesaret ve hazırlığını kendilerinde bulamayacaklardır.
Şehzade Mehmed, babasının 1451 yılında vefatından sonra bu defa 2. Mehmed Han ünvanı ile tahta oturacaktır.
19 yaşında ikinci defa tahta oturan Sultan 2.Mehmed Han’ın aklı fikri hep İstanbul’un fethiyle meşguldür. Çünkü ona göre yetiştirilmiştir. Genç sultan, İstanbul’u daha önce kuşatan ve başaramayan baba ve dedelerinin başarısızlık nedenleri, İstanbul surlarının karış karış yapısı, dünyanın durumu, haçlıların İstanbul hassasiyetleri, mevcut askeri güç gibi çok yönlü durumları defalarca gözden geçirdi. Uykusuz geceler, derin düşünceler, görüştüğü ilim adamları ile ortak konu hep İstanbul’un fethi üzerine idi. Ordusunu ve devlet adamlarını da bu gayeye göre eğitiyordu. Başta Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaları da, ordusunun manevi eğitimleri ile meşgul bulunuyorlardı. Bilhassa Peygamber Efendimiz’in:
“İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri ne güzel askerdir.”
Hadisi Şerifi’ni askere öğretiyorlar, “ne güzel asker” denilen o askerin kendileri olduğunu müjdeliyorlardı.
Fatih Sultan Mehmed Han ise, maddi hazırlıklar ile bizzat meşgul bulunuyordu. Sonunda planını şu esaslar üzerine bina ediyordu:
Birincisi, İstanbul surları çok sağlam, yüksek, kalın ve kat kat yapıldığından bunları yıkmak için mevcut silahları geliştirmek gereklidir.
İkincisi, bu surlar kısa sürede yıkılmalıdır. Çünkü batıdaki haçlılar İstanbul’un elden çıkmasını kesinlikle istemediklerinden, kuşatma başladıktan kısa bir süre sonra hemen toplanıp saldırıya geçmektedirler. Sadece kendileri değil, doğudaki beylikleri de etkileyip, kışkırtıp üzerine salmaktadırlar. Bu hep böyle olmuştur. O halde onların saldırmasından önce surlar acele olarak delinmelidir. Yeni silahlar buna uygun olmalıdır.
Üçüncüsü, İstanbul’u kuşattıktan sonra denizden gelebilecek yardımları mutlaka önlemek gerekir.
Dördüncüsü, Haliç’e mutlaka gemi sokmak gerekir. Haliç tarafından kuşatılamayan İstanbul’un, dayanma gücü kırılamaz. Kısa sürede pes ettirilemez.
Beşincisi, Marmara Denizi’nden de, deniz gücü ile İstanbul kuşatılmalıdır.
Altıncısı, Galata bir Ceneviz toprağıdır. Cenevizlileri karşıya almadan hareket etmek gerekir. Bunun için Galata üzerinden aşırma mermi atacak düzenekler olmalıdır.
Yedincisi, İstanbul’da oturan halk ve savuma gücünün moralleri devamlı bozulmalı, rahat uyku uyutulmamalıdır.                              
Sekizincisi, Peygamberimizin; “İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askeri de ne güzel askerdir” müjdesi, alimler vasıtasıyla askere devamlı tekrar ettirilmeli, maneviyat hep yüksek tutulmalıdır.
Sultan 2.Mehmed Han işte bu tesbitleri dolayısıyla ve ilmi dehasını da kullanarak yeni silahlar icat ettiği gibi, kimsenin aklına ve hayaline gelmeyen askeri taktikleri planladı ve hemen hayata geçirmeye başladı.
Bunların en önemlileri şunlardır:
O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar dökülmesi.
Gelibolu Tersanesi’nde kısa sürede güçlü bir donanmanın inşası.
Çanakkale Boğazı’nın iki tarafına yapılacak hisarlarla ve konuşlandırılacak silahlarla Akdeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünü kesmek. Kilitbahir’e ve karşısında bulunan Çanakkale şehrine kaleler yapmak, toplar yerleştirmek. 
İstanbul Boğazı’nın Anadolu kıyısında Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Güzelce Hisarı’nın genişletilmesi, onarılması ve sağlamlaştırılması. Ayrıca bu hisarın tam karşısına Rumeli Hisarı’nın yaptırılarak Karadeniz’den gelebilecek yardım gemilerinin önünün kesilmesi. Fetihten sonra da bu kalelerden İstanbul’un muhafazası yönünde istifade edilmesi.
Kuşatma esnasında Haliç’e mutlaka deniz gücü sokmak. Bunun için Haliç girişindeki zinciri geçmek mümkün olmazsa, boğazdan Haliç’e kara yoluyla bir donanma getirip kuşatmayı tamamlamak. Bunun için müsait yollar keşfetmek ve gerekli malzemeleri önceden tedarik etmek.
Haliç’in üstünden surların dibine kara gücü ve silah geçirip kuşatmaya yardımcı olmak. Bunun için büyük bir köprü yapımı gerekecektir. Duba olarak kullanılacak binlerce boş fıçı, kereste ve halatların önceden hazır edilmesi.
Galata toprakları dolayısıyla, Cenevizlileri karşısına almadan, onların sınırları dışından, dağların arkasından İstanbul içlerine aşırma mermi atabilecek top düzenekleri yapmak. Bunun için de gerekli hesapları bizzat yaparak havan toplarını keşfedip geliştirdi.
Kuşatma anında şehir içinde yangınlar çıkaracak barutla havadan giden düzenekler keşfetti. İnsanlık bunların ilk füzeler olduğunu asırlar sonra anlayabildi.
İstanbulluları rahat uyutmayacak top gürültülerinin yanında, seslerin en güzel şekilde duyulabileceği yerlere mehter takımları yerleştirilerek, dev kösler kullanarak ve bunları hiç susmaksızın çaldırarak, askerin maneviyatını yükseltirken, düşmanınkini çökertmek.
Geceleri mum donanması ve aydınlatma taktikleri ile çok kalabalık ve güçlü gözükmek.
Alimler vasıtasıyla askere devamlı maneviyat aşılamak.
Surlara tırmanmayı mümkün kılacak tekerlekli dev kuleler hazırlamak.
Bizans askerlerinin ellerinde bulunan ve rum ateşi denilen yakıcı silahlara karşı tedbirler almak.
Bütün bu silah ve taktikler için gerekli malzemeler süratle tedarik edildi. Yapılacak kalelere derhal başlandı ve kısa sürede bitirildi. Tersanelerde gemi inşasına hız verildi.

…VE İŞTE İSTANBUL

Genç Sultan her şeyi bu şekilde planlayıp kuşatmayı başlatmıştı. Dev gülleleri atan devasa toplar surları yıkarken, karadan yürütülen gemiler Haliç’e baskın yapıyor, donanma Marmara’dan surları tazyik ederken, Kasımpaşa sırtlarından atılan havan topları şehirdeki halkı ve Haliç’te bulunan Bizans donanmasını şaşkına çeviriyordu. Haliç üzerine bir gecede yapılan duba üstü köprü ile, gerekli mühimmat surların dibine kadar getirilebiliyor, mehter takımlarının çıkardığı seslerden kendilerine uykuyu haram kılmış olan şehir halkı, surların altından dehlizlerden gelecek Osmanlı askerlerinin tedirginliği ile diken üstünde vakit geçiriyorlardı.
Akşemsettin, Molla Gürani ve diğer hocalar, askerin moralini yükseltmeye devam ederken, ıslak manda derileri ile korunaklı hale getirilmiş tekerlekli dev kuleler surların dibine sürülüyordu.
Genç padişah ise gittikçe sabırsızlanıyor, bazen surların dibine kadar gelip olayları bizzat takip edip emirler verirken, bazen de sinirlenip atını denize doğru sürüyordu.
54 gün gibi bir zaman içinde tarihi değiştirecek, yeni çağı getirecek fetih, 29 Mayıs 1453 Salı günü sabah saatlerinde gerçekleşecek, İstanbul artık Ulu Çınar’ın dalları tarafından kucaklanacaktı.
 Osman Bey’in rüyası, sonra gelen sultanların ise çekim merkezi İstanbul, böylece Osmanlı’nın olacaktı.
İstanbul tarih boyunca stratejik konumunu devam ettirirken, Osmanlı’nın eline geçtikten ve Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti elde etmesinden sonra bu önemi daha da artmıştır. Çünkü İstanbul artık Doğu Roma’nın başkenti değil, dünya Müslümanlarının merkezi oluyordu.
Burasını başkent yapmakla da, Ulu Çınar’ın kökü İstanbul’a getirilerek, asırlar süren dünya merkezi böylece kurulmuş oluyordu.
Enteresandır, başkent İstanbul olmasına rağmen, eski başkentler Bursa ve Edirne yine başkent fonksiyonu gören iki merkez şeklinde önemlerini devam ettirmişlerdir. Anadolu ve doğu tarafları ile ilgili bir faaliyet olduğunda Bursa merkez olurken, Avrupa ile ilgili bir harekat yapılacağı zaman da Edirne, batı kapısındaki ikinci bir başkent olarak fonksiyonunu devam ettiriyordu. Hatta bu iki şehir Padişahların mekan değişikliği ihtiyaçlarını da gideriyordu. Yazlık, dinlenme, eğlenme, av gibi etkinliklerde bu iki şehir birinci derecede hizmet vermeye devam etmekteydi.
 
KARADENİZ’İ ATLAYAN DALLAR

İstanbul’u fetheden genç Fatih Sultan Mehmed Han, Ulu Çınar’ın dallarını Anadolu içlerine doğru uzatmaktadır. Karadeniz’in güney kıyıları, Amasra, Sinop, Samsun savaşmaksızın Çınar’ın himayesini kabul etmiştir. Keza Pontus Rum Devleti de kısa bir süre direnmiş, fakat bunun faydasız olduğunu gördüğünden, Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Doğuda yakın tehdit haline gelen Akkoyunlu Devleti ve hükümdarı Uzun Hasan’la karşılaşan Fatih, onu da yenmeyi başarmıştır ama, peşine düşüp ülkesini fethetmeye uğraşmamıştır. Soranlara da:
-Biz kardeş kavgasını ileri götürmek durumunda olamayız!..
Cevabını vererek, sadece kazandığı zaferle yetinmiş, Uzun Hasan’ın bir daha Osmanlı’ya karşı bir harekata girişme ihtimalini önlemekle yetinmiştir.
Bu sıralarda Karadeniz’in kuzeyinde önemli şeyler olmaktadır. Denizlerde, dünyada söz sahibi olan Cenevizliler, önemli liman şehirlerini kontrol etmişler, Kırım’ın beylerinden olan Eminek’i devirmiş ve hapse atmışlardır. Eminek, Sultan Fatih’e bir mektup yazarak yardım ve himayesini talep etmektedir. Cenevizlilerin yaptığı zulümleri ve gerçekleştirdikleri sömürüleri de haber vermektedir.
Bu talebi ciddiye alan Fatih Sultan Mehmed Han, Gedik Ahmet Paşa’nın emrine bir donanma vererek, meseleyi kökünden halletmekle görevli olarak, Kuzey Karadeniz’e göndermiştir.
Gedik Ahmet Paşa donanmasıyla gittiği Karadeniz’in kuzeyinde Cenevizlilerin elinde ne kadar şehir varsa, hepsini bir bir kurtarmış ve Kırım Hanı’na teslim etmiştir.
Buna mukabil Kırım Hanı Mengli Giray, Gedik Ahmet Paşa’yla yaptığı anlaşma ile Osmanlı tabiiyetine geçmeyi kabul etmiştir. Hem de bütün ülkesi ile…
Bu Osmanlı ülkesinin neredeyse bir misli genişlemesi ve Karadeniz’in kuzeyini de topraklarına katması demekti.
Ulu Çınar’ın dalları kuzeye doğru açılıyor, Don ve Volga nehirlerinin havzası ve Kırım ülkesini de kucaklamış demek oluyordu.
Kırım’ın Osmanlı tarihindeki yeri müstesnadır. Aslen Tatar olan Kırım’ın muharip ve mücahid evlatları, İlayı Kelimetullah uğruna cepheden cepheye koşmuşlar ve Ulu Çınar’ın dallarının dört bir yana uzamasında tarihi görevler ifa etmişlerdir.

ROMA KAPISINA DOĞRU UZANAN DALLAR

Peygamber Efendimiz’in fetih müjdeleri arasında biri İstanbul, diğeri de Roma’nın fethi olmak üzere, iki tane müjdesi vardı. İstanbul hakkındaki müjdesi şöyleydi:
“İstanbul elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, ve o askerler de ne güzel askerdir.”
Roma hakkında da benzer bir fetih müjdesi vardır:
Peygamber Efendimiz, Amr ibni Avf'ın rivayet ettiğine ve Deylemi'nin Müsned Ül Firdevs'inde kaydedildiğine göre buyuruyor ki:
“Roma (Konstantınıyyei Rumiyye) tesbih ve tekbirlerle Müslümanlar tarafından fethedilmedikçe kıyamet kopmaz…”
Bu müjdelerden ilki, İstanbul’un fethi, Fatih Sultan Mehmed Han ve ordusuna, 1453 yılında nasip olmuştur.
İkinci müjdenin, yani Roma’nın fethinin de kendisine nasip olmasını Allah’tan niyaz eden Fatih Sultan Mehmed Han, bunun için çok çaba harcamıştır.
O zamanın hatırı sayılır devletlerinden biri olan Napoli Kralı Alfonso, düşmanca tutum ve davranışlarıyla Fatih Sultan Mehmed Han’a bu fırsatı vermekte gecikmedi. Ege ve Adriyatik denizinde Osmanlı ada ve kıyılarına vur kaç taktiği ile yağmalama hareketleri gerçekleştiren Napoli Krallığı’na bir ders vermek ve Roma yolunu açmak için fırsatı değerlendiren Fatih Sultan Mehmed Han, Gedik Ahmet Paşa komutasında bir donanmayı 1480 yılında bu bölgeye gönderdi. Tarihimizde bu sefere, Otoranto Seferi denilmektedir. Böylece Napoli Krallığı’na açılan savaşla, Güney İtalya’nın fethedilmesi emredilmişti.
Gedik Ahmed Paşa, Otoranto limanına asker çıkardı ve 11 Ağustos 1480 tarihinde Otoranto şehrini alındı. Osmanlı kuvvetleri  Otoranto yakınlarındaki diğer kalelerin birçoğunu da fethetti.
Böylece çizme şeklindeki yarımadanın içinde bulunan İtalya’yı ökçesinden yakalayan Osmanlı için Roma yolu açılmıştı. Ulu Çınar’ın dallarının Roma’ya uzanması için artık tek bir hamle yapmaya ihtiyaç kalıyordu.
Bu sırada Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefat haberi duyuldu.
Değişen dünya ve değişen konjonktür gereği Roma’yı fethedecek olan bu hamle yapılamayacak, kısa süre sonra Otoranto ve civarı boşaltılacaktı… Ama Ulu Çınar’ın bu bölgeye kadar uzanmış olduğu bugün şanlı bir olay olarak anılmaktadır.

ANADOLU’NUN TAMAMI ÇINARIN HİMAYESİNDE

Anadolu, devletin kuruluş yıllarından itibaren adım adım Osmanlı hakimiyetine giriyordu. Anadolu Selçuklularının tarih sahnesinden çekilmesi ile parçalanan Anadolu’daki beylikler, Osmanlı’nın cihad azmi ve başarılarını gördükçe bir bir devlete katılıyorlardı. Lakin Karaman Beyliği Osmanlı ile kendini hep rakip kabul ettiğinden bir türlü teslim olmuyor, üstelik de doğuda daima bir çıban başı olarak mücadelesine devam ediyordu.
Karaman olayı tarihimizde başlı başına incelenecek ve ibret alınacak bir olaydır. Bu kitabın hacmi bu olayı enine boyuna yazmaya yeterli değildir. Ancak ana hatları ve tarihleri itibariyle özetin özeti bir bilgiyi ayrı bir başlıkta vermek faydalı olacaktır. Görülecektir ki, Yavuz Sultan Selim Han dönemine kadar devam eden bu mücadele, ancak o dönemde neticelenmiş, Karaman Beyliği tarihe intikal ederken, Anadolu bütün halinde Çınar’ın dalları altına alınabilmiştir. Olayları kısaca vermek istiyorum:

OSMANLI - KARAMAN KAVGASI

 Osmanlı Devleti 1299 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti’nin fiilen sona gelmesiyle bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Anadolu Selçukluları Osman Gazi’ye sancak ve beraat vermekle kendi bıraktıkları boşluğa Osmanlı’yı layık gördüklerini ortaya koymuş oluyordu.  Bu da Selçuklu mirasının Osmanlı’ya geçeceği anlamına geliyordu. Ancak köklü bir sülale olan Karamanoğulları bu desteğin kendilerine verilmesini beklediler ve Selçuklu’nun varisi olarak kendilerini gördüler. 
İşte Osmanoğlu ile Karamanoğlu arasında en büyük ve köklü sorun budur. Bu sorun daha kuruluştan itibaren başlayarak, Yavuz Sultan Selim Han devrine kadar çeşitli şekillerde devam etmiş, çok büyük olaylara sebep olmuştur.
Osmanlı ve Karaman gibi iki köklü, Müslüman ve Türk olan devlet yüzyıllara varan bir mücadelenin içine girmişlerdir.
Bu mücadelenin ilkini 1.Murad Han döneminde görüyoruz. Karaman Beyi Alaettin Ali Bey, ilgili bölümde anlatılacağı gibi Osmanlı topraklarına saldırmış ve bunun neticesi olarak, ilk defa Osmanlılar ile savaşa sebebiyet vermiştir. Rumeli’den Anadolu’ya geçen 1.Murad Han, güçlü bir orduyla Karaman üzerine, yani damadı Alaettin Ali Bey üzerine yürümüş, Karamanoğlu’nu mağlub ederek, Konya’da muhasara altına almışsa da, kızı Melek Hatun’un ricası ile sulh yapılmıştır.
Karaman beyi Alaettin Ali Bey, kayınpederi 1.Murad Han’ın Kosova’da şehit olmasını fırsat sayarak tekrar Osmanlı topraklarına saldırdı. Aynı zamanda Anadolu’da Aydın, Saruhan, Menteşe ve Germiyan Beylerini de teşvik ederek, yeni bir ittifaka ön ayak oldu. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid Han süratle Rumeli’den Anadolu’ya hareket ederek önce ittifakı dağıtmış, sonra Konya üzerine yürüyerek Alaettin Ali Bey’i Toroslara sığınmak mecburiyetinde bırakmıştır. Yıldırım Bayezid Han hemen hemen bütün Karaman şehirlerini zaptetmiş, fakat aralarında kız kardeşi Melek Hatun’un da bulunduğu elçilik heyetinin girişimleri ve Rumeli’deki durumun nezaketi icabı Karamanoğlu’yla anlaşarak, şehirlerini iade etmiş, 1391 yılında iki devlet arasında yeni bir sulh dönemi başlatılmıştır.
1396 yılında Alaettin Ali Bey, bir bahane ile sulhü bozmuş ve Osmanlı’ya savaş açmıştır. Bu sefer Yıldırım Bayezid Han onu yenerek idam etmiştir. Bu yenilgi ile Karamanoğulları Beyliği, büyük zaafa uğramış ve bütün şehirleri Bayezid Han tarafından işgal edilerek, siyasi varlığına büyük ölçüde son verilmiştir. Alaettin Ali Bey’in yerine Mehmet Bey Karaman tahtına oturmuştur.
1402 yılında Ankara’da yapılan savaşta Yıldırım Bayezid Han’ın Timur’a mağlup olması üzerine, Karamanoğulları yeniden aktif siyaset sahnesinde görünmüşlerdir.
Osmanlı ülkesinde karışıklık çıkarmak isteyen Karamanoğulları ile Çelebi Mehmed Han arasında bir mücadelenin geçtiğini sonunda da sulhün sağlandığını görüyoruz.
2.Murad Han döneminde Karaman Beyliği’nin Sırplar’la ve Macarlar’la anlaşarak Osmanlı’ya arkadan saldırdıklarını ve 1433’te Beyşehir’i zapt ederek ileri harekete geçtiklerini görüyoruz. 2.Murad Han, önce Macarlar’ı mağlup etmiş sonra Karaman üzerine yürüyerek işgal edilmiş olan Akşehir, Beyşehir ve Seydişehir’i geri almıştır. Osmanlı’nın ileri harekata devam ettiğini gören Karaman Beyi İbrahim, durumun tehlikesini anlayınca, memleketin en büyük alimlerinden Mevlana Hamza’yı elçi olarak gönderip sulh istemiş; aldığı yerleri iade etmek ve ahdi bozmamak şartıyla sulh yapılmıştır.
Bu şekilde istikrara kavuşulmuş iken, 1442 yılında Karamanoğlu, Bizans imparatoru vasıtasıyla Macar Kralı’na müracaat ederek, Haçlıları harbe teşvikle Osmanlılar’ın ele geçirdikleri eski Karaman topraklarını geri alabilme hevesine kapılmıştır. Karaman orduları Ankara ve Kütahya taraflarını tahrip etmişler iken, 2.Murad Han süratle hareket ederek, bunların geri çekilmesini sağlamıştır. Fakat Osmanlılar’ın tekrar Haçlılara karşı koymak için Avrupa’ya dönmesi üzerine, bir defa daha Karaman ordusu, Osmanlı topraklarına hücum etmiştir. İbrahim Bey’in bu son hareketi, dışarıda ve içerde aleyhinde güçlü bir cereyanın uyanmasına sebep olmuştur.
 2.Murad Han Mısır’da bulunan Halife vasıtasıyla İslam alimlerine müracaat ederek, Karamanoğlu İbrahim Bey hakkında fetva istedi. Dört mezhebi temsil eden dört ayrı imamdan İbrahim Bey’in aleyhine fetva aldı. Bu fetvalara göre Müslüman olan Karaman Beyi ile savaşılması ve onun öldürülmesi lazım geldiği hükmü veriliyordu.
Hem Rumeli’deki Haçlı ittifakı ve hem de Anadolu’daki Karamanoğlu ile aynı anda uğraşmaktan bunalan Sultan 2.Murad Han 1444 Temmuzunda haçlılar ile Segedin anlaşmasını imzalamaya mecbur kalmıştır. Sultan Murad Han, anlaşmayı müteakip bütün hıncı ile Karaman’a bir intikam seferi tertip etmiş ve İbrahim Bey’in yaptığının kat kat acısını çıkarmıştır. Müşkül duruma düşen İbrahim Bey, zevcesini ve vezirini sulh akdi için Osmanlı Sultanı’na göndermiştir. Böylece Osmanlı’nın şartlarını kabul etmek zorunda kalmıştır.
Batıda Segedin anlaşması ile, doğuda da Karaman sulhü ile ülke sınırlarını güvenceye almış olduğunu düşünen 2.Murad Han, 1444 yılında tahtını 12 yaşındaki 2.Mehmed Han’a bırakarak Manisa’ya çekilmiştir. Böylece İstanbul’u fethedecek olan oğlu Mehmed Han’a bu imkanı vermenin huzuru içinde tahttan feragat etmiştir. 
Haçlıların bu olayı fırsat sayarak birleşip Osmanlı’ya savaş açmaları üzerine, tekrar tahta çıkan 2.Murad Han, Varna ve Kosova’da haçlıları perişan etmiş, bu iki savaşta da Karamanoğlu’nun askerleri Osmanlı ordusuna katılarak beraber savaşmışlardır.
1451’de 2.Murad Han’ın vefatı üzerine yerine oğlu 2.Mehmed Han’ın yeniden hükümdar olması, İbrahim Bey’in aklını karıştırmış, bu fırsattan istifade ile, yine kaybettiği eski toprakları geri alma sevdası nüksetmiştir. Yeminini ve anlaşmayı bozarak ileri harekete geçmiş olduğunu görüyoruz. Fakat Sultan 2.Mehmed Han’ın İstanbul kuşatmasından önce, doğu sınırını kontrol altına almak maksadıyla Karaman üzerine yürümesi İbrahim Bey’i tekrar barış istemeye mecbur etmiştir. İbrahim Bey bu muahedeyi yapmasına rağmen, Osmanlı’dan intikam almak hırsını yenememiş ve Venedikliler’le Osmanlılar aleyhine bir ittifak tesisi için uğraşmıştır. 1453 yılında Venedikliler ile bir ticaret anlaşması imzalanmıştır ve burada zikredilen ortak düşman Osmanlı’dır. İbrahim Bey’in 1456 yılında Tarsus, Adana ve Gülek taraflarını ele geçirme teşebbüsü üzerine, Memlükler bir ordu göndererek Karaman ülkesini tahrip etmiştir.
  1466 yılında Karaman ile Osmanlı arasında bir askeri çatışma daha olmuş, yine Osmanlı galibiyetiyle sulh yapılmıştır. Osmanlılarla olan anlaşmasına rağmen Karamanlı, Akkoyunlu ve Venedikliler ile ittifak etmekten çekinmeyerek, Osmanlıları kızdırmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han kumandasındaki ordu, Karaman ülkesine girmiş ve Konya’yı almış, Karaman beyi Tarsus taraflarına kaçmış ve Karaman Vilayeti’ne Fatih’in oğlu Şehzade Mustafa vali olarak tayin edilmiştir. Bu sırada Karaman halkından bir çok kişinin İstanbul’a göç ettirildiğini görüyoruz.
1471 yılında Osmanlılar, rahat durmamaları üzerine Karaman Beyliği bakiyeleri ile yine savaşarak, bir kere daha mağlup etmiştir. Sonunda Karaman Bey’i,  Fatih Sultan Mehmed Han’a teslim olmuştur. Bu son olaydan sonra Aksaray ahalisi de İstanbul’a göç ettirilmiştir. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın ve Memluklerin Karaman topraklarını işgale kalkışması Osmanlılar tarafından engellenmiştir. Buna rağmen Karamanlılar Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı Osmanlıların üzerine kışkırtmaktan geri kalmamışlardır. Uzun Hasan, Fatih Sultan Mehmed Han’dan ağır bir tokat yeyip varını yoğunu savaş meydanında bırakıp kaçarken, onu savaşa teşvik etmiş bulunan Karamanoğlu Pir Ahmed Bey’e şöyle bağırıyordu:
-Behey Karamanoğlu! Hanedanın harab ola! İsmimin kötü anılmasına sebep oldun. Sanki benim Osmanoğlu ile ne işim vardı? 
1473 Otlukbeli zaferinden sonra, Karaman illerinin bakiyeleri de Osmanlıların eline geçmiştir. Bu sırada vefat eden Şehzade Mustafa’nin yerine, Konya valiliğine Şehzade Cem tayin edilmiştir.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı üzerine taht kavgasına başlayan Şehzade Cem Sultan, Karaman ileri gelenlerinin desteğini almıştır. Şehzade Cem’in Mısır’a gitmesinden sonra Karaman Bey’i Kasım Bey, Konya’yı almak maksadı ile Karaman Beylerbeyi Hadım Ali Paşa’nın kuvvetlerini Pervane sahrasında mağlup etmiş, fakat Gedik Ahmed Paşa’nın yetişmesiyle Silifke’ye çekilmiştir. Cem Sultan’ın Rodos Adası’na sığınmasından sonra Kasım Bey, Sultan 2.Bayezid Han ile anlaşmış ve Osmanlıların himayesinde, vefatına kadar İçel taraflarında hüküm sürmüştür.
Yavuz Sultan Selim Han’ın Çaldıran, Merci Dabık ve Ridaniye Zaferleri ile Memluk ve İran taraflarını feth etmesi sonucu, Anadolu birliği kesin olarak sağlanmış ve Karaman Beyliği de bir daha dirilmemek üzere tarihe intikal etmiştir. Böylece 200 yıldan fazla süren bu mücadele, Karaman Beyliği’nin tarih sahnesinden silinmesi, Anadolu’nun tamamen Osmanlılara geçmesi, Halifeliğin de Osmanlılara intikal etmesi ile neticelenmiştir. Ulu Çınar’ın dalları artık tüm Anadolu’yu himayesi altına almış oluyordu.
 
İRAN’IN İÇLERİNE DOĞRU

Osmanlı Devleti ile İran’ın en esaslı mücadelesi Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında olmuştur. Bu mücadelenin ilkine Irakeyn seferi denilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın fetihlerinin çoğu Balkan ve Avrupa toprakları üzerine olmuştur. Kendisi bizzat on üç büyük sefere çıkmış, ancak Safevi Şah’ı Tahmasb’ın tavırları onu zaman zaman İran üzerine de yürümeye mecbur etmiştir.
 Bu ilk sefer Irak’ın Arap kesimine ve Acem kesimine yapıldığı için Irakeyn Seferi olarak zikredilir. Bu sefer Bağdat, Hemedan ve Tebriz üzerine yapılmıştır. Seferin tarihi Kanuni’nin 1520 yılında tahta çıkışından 13 yıl sonradır. 
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Osmanlı tarihinde cihangirliğinden ziyade adaletini gösteren bir isim bırakmış ve herkesin güvenini sağlamış olmasını sağlayan yalnız kağıt üzerinde bir takım kanunlar koymuş olmasından değil, bilhassa nizama ve hakka riayet etmiş olmasından dolayı gösterdiği adalettir.  İşte bu adalettir ki, babası Yavuz Sultan Selim Han zamanında konulan bir takım ticari yasakları tüccarlar lehine kaldırmış, zarara uğrayanların tazminatlarını ödemiştir. İran tarafından gelecek olan ipek yasağına karşı gösterdiği adilane davranışlar meşhurdur.  
Yavuz Sultan Selim Han’ın İran’ı güçsüz bırakmak için uygulamaya koyduğu bu ticaret yasakları, Kanuni tarafından kaldırılmıştır. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman Han İran’a daha ılımlı bakıyordu. Batıdaki haçlılarla uğraşmak onun öncelikli siyaseti idi. 
Kanuni Sultan Süleyman Han, Avrupa seferlerine başlamadan önce İran ile geçici bir dostluk kurmak istemişti. Bu maksatla İran’la ticareti serbest bırakmış, daha da ileri bir adım atarak, kendi cülusu münasebetiyle İran Şah’ına bir mektup göndererek, kendisine batılı kafir kuvvetlerine kaşı dostluk ve işbirliği teklif etmiştir. Bu durum Osmanlıların Safevilere uzattıkları bir dostluk eliydi. Safeviler eğer bu iyi niyeti ve anlayışı değerlendirebilselerdi, hem Osmanlılar hem de kendileri için büyük can ve mal kaybına yol açacak olan şiddetli savaşları önleyebilirlerdi. 
Yavuz Sultan Selim Han’ın vefatından sonra geniş bir nefes alan Şah İsmail, Kanuni Sultan Süleyman Han’a taziye ve cülusunu tebrike lüzum görmemişti. Ancak Osmanlıların başarılarının devam ettiğini gördükten sonra aradan 2 yıl geçmiş olmasına rağmen bu tebriği yapmak için İstanbul’a heyet göndermek lüzumunu hissetmiştir.
Kanuni bu duruma çok içerlemişti.
Şah İsmail’in vefatı üzerine, İran tahtına büyük oğlu Şah Tahmasb geçmiştir.   
Nihayet Şah Tahmasb’ın, İran tahtına geçtiği haberi bir sefaretle kendisine tebliğ olunmadığı için, Kanuni Sultan Süleyman Han, Şah Tahmasb’ı tebrike lüzum görmedi. Ayrıca İranlıların Haçlılarla işbirliği için yaklaşımlarda bulunduklarını haber aldı. Bunun üzerine Sultan Süleyman Han, Şah Tahmasb’a hakaret dolu, uzun bir tehditname yazdırıp gönderdi. Mektupta şu satırlar da vardı:
“... Dünyanın en mükemmel iki zorlu kalesi olan Belgrad ve Rodos’a karşı düzenlediğim muzaffer seferler, yapacağım seferi geciktirdi. Şimdi kendini kolla, dizginlerimi senin üzerine çevirdim, kahramanların düşmanlarına önceden savaş ilan etmesi adet olduğundan seni uyarıyorum...”
 Şah Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman Han’a cevap yazması gerekirken, buna mukabele etmeyerek, Haçlıların liderine müracaat ile Osmanlılara karşı birlikte hareket için ittifak yapılmasını teklif etmiştir.
 Kanuni gene de batıya yapacağı Mohaç seferine öncelik vermiş, İran olaylarını zamana bırakmıştı. Bu sefere çıktığında ise Anadolu’da yer yer zuhur eden isyanlarda İran’ın teşvik ve propagandaları etkili oluyordu. Elbette bu isyanlar alınan tedbirlerle bastırılıyordu ama, İran’a karşı olan müsamahayı da tüketiyordu.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Macaristan fetihleri esnasında Şii-Safevi ajanların Anadolu’da çıkardıkları büyüklü küçüklü isyanlar, adeta pimi çekilmiş bomba gibi birbiri ardınca patlıyordu. Amaç Osmanlı Devleti’ni içeriden parçalamak, Anadolu’nun birliğini bütünlüğünü bozarak buraları Şii-Safevilere bağlamaktı. 
Bu sırada umulmadık bir olay meydana gelir. Şah Tahmasb’ın Bağdat valisi Zülfikar Han isyan eder ve Osmanlı’ya bağlılığını İstanbul’a haber verir. Bağdat’ın anahtarlarını gönderip, Kanuni Sultan Süleyman Han adına hutbe okutmaya başlar ve onun adına para bastırır. Ayrıca Zülfikar Han Sultan Süleyman Han’dan yardım gelinceye kadar, Bağdat’ı savunacağını da bildirmişti. Padişah ise Viyana seferinde olduğu için, Zülfikar Han’a hemen yardım gönderemedi. Bundan istifade eden Şah Tahmasb Bağdat üzerine yürüdü ve valiyi öldürdü. Bunun üzerine Osmanlı Hükümdarı Sultan Süleyman Han, Bağdat’a zamanında yardım eli uzatamadığı için sefer yapmayı bir borç olarak düşünmeye başladı.
 Şah Tahmasb’ın bazı valileri kendilerine yapılan zulmü gerekçe gösterip Osmanlı’ya iltihak ettiklerini açıkladılar. Böylece bir doğu seferi gerekli hale geliyordu. Üstelik Şah Tahmasb, Osmanlı’nın doğu sınırlarına giriyor, kaleler basıyor, katliamlar da yapıyordu. Kanuni ise hala Avrupa’daki problemlerle meşguldü. Yapacak çok şeyi vardı. Avrupa’nın yapısı değişiyordu. Haçlılar bir daha bir araya gelemeyecek şekilde parçalanmalıydı. Ama işte doğuda İran belası gelişiyor, daha ileri gitmesini engelliyordu. Bu duruma göre denilebilir ki, Kanuni’nin Avrupa’yı tümden fethetmesini Şah Tahmasb önlemiştir.
1532 yılında batıdaki düşmanları ile bir anlaşma imzalamaya mecbur kalan Kanuni, artık yönünü doğuya doğru çevirmek zorunda kalıyordu.
Bu sıralarda Kuzey Irak Osmanlılar’ın, Orta ve Güney Irak ise Safevilerin elinde bulunuyordu.
 Böylece Kanuni Sultan Süleyman Han ve Şah Tahmasb arasında 1533 yılında savaşmayı gerektiren sebepler doğmuştur.
Osmanlı Padişahı ve İslam Halifesi, adına hutbe okunan ve Kale anahtarları da gönderilmiş bulunan Bağdat’ı Safevi zulmünden kurtarmak ve Irak’ı fethetmek üzere Divanı Hümayun’da karar verilince, Anadolu’da Padişah’ın buyruğu ile asker ve silah konusunda büyük bir hazırlık hareketi başlatıldı.
 11 Haziran 1534’te İstanbul’dan hareket eden Kanuni Sultan Süleyman Han, 20 Temmuzda Konya’ya geldi. Konya’da Mevlana Celaleddin Rumi’nin türbesini ziyaret edip, Kayseri-Sivas-Erzincan yoluyla 27 Eylülde Tebriz’e girdi. Safevilerin zulmünden bunalan şehir halkı, Kanuni’yi ve Osmanlı ordusunu sevinçle bir kurtarıcı olarak karşıladılar. Yavuz Sultan Selim Han’a karşı 1514 te Çaldıran mağlubiyetinin hala tesirinde olan Safeviler, devamlı Osmanlılardan kaçıp, meydan muharebesi için ortaya çıkamıyorlardı. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye gelmesinden memnun olan ahali, alimler, kale ve şehir hakimleri Padişah’a bağlılıklarını arz ettiler. Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin’in makamlarının bulunduğu Kerbela ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife’nin kabrinin bulunduğu Bağdat, Sultan Süleyman Han’a bağlılıklarını bildirdiler. Osmanlı ordusu 24 Kasım 1534’te Bağdat’a girdi. Sultan Süleyman Han, İmamı Azam’ın kabrini ziyaret edip, büyük bir türbe yapılmasını emrettikten sonra, 30 Kasımda törenlerle şehre girdi. Bağdat’ta ahalinin, alimlerin, kumandanların ve devlet adamlarının bulunduğu bir sırada, büyük bir dini merasim yapıldı. Muzaffer Padişah, ahaliye ve ilim adamlarına çeşitli ihsanlarda bulundu.
1534-1535 kışını Bağdat’ta geçiren Sultan Süleyman Han, burada Osmanlı Devlet teşkilatını tesis ettirdi. Bağdat’ın mübarek beldelerini, Kerbela’da Hazreti Ali ve Hüseyin’in makamlarını ziyaret etti. Geylan’da Abdülkadiri Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Safevi tehlikesini kesin olarak bertaraf etmek isteyen Kanuni, Şah Tahmasb’ın Van istikametinde olduğu haberi üzerine, harekete geçti. 1 Temmuz 1535’te Tebriz’e gelen Osmanlı Sultanı, devamlı kaçan Şah Tahmasb’ı takip için İran içerisine girdiyse de karşı çıkan olmadı. Avrupa devletlerinden ve Safevilerden elçi heyetlerini kabul eden, Sultan Süleyman Han, dönüşünde de Mevlana Muhammed Şemsi Tebrizi’nin makamı dahil, mübarek beldeleri ziyaret ederek, Tebriz-Diyarbekir-Antakya-Adana-Konya yoluyla 8 Ocak 1536’da İstanbul’a geldi.
  “İki Irak seferi” manasında Irakeyn Seferi adı verilen bu hareketin neticesinde, bölgedeki Şii-Safevi hakimiyeti sona erdirilip, Bağdat ve Basra, Osmanlı ülkesine katıldı.
Böylece Ulu Çınar’ın dalları İran’ı da ileri geçip Basra körfezinde Hint Okyanusu’nun sıcak suları ile buluştu.
Şah Tahmasb yine uslanmamış gözüküyordu. Yeniden çeşitli askeri ve istihbarat faaliyetleri ile Osmanlı topraklarına göz dikmiş, bölgeye bundan sonra da bazı seferler yapılmış, sonunda 1555 yılında anlaşma imzalamak zorunda kalmıştır.

DALLAR AFRİKA KITASINDA

Barbaros Hayrettin Paşa, Kaptanı Derya ve Cezayir Beylerbeyi olmuştur. Daha yapacak çok işi vardır. Cezayir her karışı ile fethedilmiş, sulh sükun sağlanmıştır. Her tarafında Halifei Müslimin Kanuni Sultan Süleyman Han adına hutbe okunur duruma gelmiştir.
Cezayir’in doğusunda bulunan Tunus ise henüz karanlıklar içindedir. Tunus’un lideri Mevlay Hasan zalim, gaddar, zevk ve safasına düşkün biridir. Halkına zulüm üstüne zulüm yapmakta, ahlak sınırlarını çoktan aşmış olduğundan halk yaka silkmektedir. Komşu Cezayir’in nasıl hürriyet ve refah içinde yaşadığını duydukça imrenmekteler, fakat yapacak bir şeyleri yoktur.
Mevlay Hasan, İspanya Kralı Şarlken’e güvenmekte, Osmanlı’nın kendisine bir şey yapamayacağını hesaplamaktadır. Zulümlerine devam etmekte, halkı soyup tüm zenginliklerini Şarlken’e dostluk bedeli olarak takdim etmektedir.
Şikayetler Barbaros’a ve aynı zamanda İstanbul’a Halife ve Padişah’a da ulaşmakta, buradaki zulümlere son verilip, zalimi de tepelemek için çareler düşünülmektedir. Müslüman halka yapılan bu zulmü önlemek, Halifenin görevleri arasında bulunmakta ve aynı zamanda Tunus’un stratejik önemi de görülmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman Han, Kaptanı Derya’sı Barbaros Hayrettin Paşa’ya bu işin çözümünü havale etmiştir.
Tunus’un merkezi olan Tunus şehri, Akdeniz sahilinde güçlü kalelerle çevrilmiş bir şehirdir. Uçsuz bucaksız çöl içinde başka şehirleri de mevcuttur.
1534 yılında Barbaros Hayrettin Paşa donanmasıyla Tunus şehri önlerindedir. Muhasara başlamış, kısa sonra da şehir ele geçmiştir. Zalim Mevlay Hasan canını kurtarıp çöle kaçmıştır. 120 kilometre çöl içinde bulunan Kayrevan’a kaçan zalim, Şarlken’den imdat beklemeye başlamıştır. Kayrevan kalesinin kapılarını kapatmış beklemektedir. Barbaros nasıl olsa buraya gelemez. O denizcidir, ordusu da gemilerdedir. Çöle gemiyle gelecek hali yoktur. Böyle düşünmekte ve Şarlken’den gelen imdatla Tunus’a dönüp orasını tekrar geri alabileceğini hesaplamaktadır.
Ama evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Çok kısa bir süre sonra Barbaros ordusuyla Kayrevan önlerinde görünmüştür. Dayanmak mümkün mü? Kısa süren bir muhasaradan sonra Kayrevan da fethedilmiş Mevlay Hasan başka taraflara kaçarak canını zor kurtarmıştır.
Peki gemileriyle denizden gelen Barbaros, nasıl olmuş da çok kısa zamanda 100 km den fazla uzak olan bu çölü aşmış ve ağır silahlarıyla gelmiştir?
Bu yürüyüş deha ürünü buluşla mümkün olmuştur:
Mevlay Hasan’ı hemen takip edip, yeni askerler bulmadan ve imdat alamadan perişan etmek gerekiyordu. Halbuki elde kara ordusu olmadığı gibi, tüm toplar gemilere monteli idi. Başka yerden top ve kara vasıtası temin etmek için zaman da yoktu. Şu emirleri verdi:
-Gemilerdeki toplar sökülsün!
-Topların altına tekerlekler monte edilsin!
-Gemilerdeki yelkenler indirilsin!
-Şu ölçülere göre bu yelkenler kesilsin!
-Her topun üzerine rüzgara karşı istenilen yöne çevrilebilecek şekilde yelkenler monte edilsin!
Çöl rüzgarlarından istifade ile toplar ve cephaneler süratle çölden geçirilmiştir.
Fatih Sultan Mehmet Han gemileri karadan yürütmüştü. Bu sefer ortada gemi de yoktur, toplara yelken takılarak çölde yüzdürülmüştür.
Ulu çınar, Afrika’nın çöllerini güneye doğru kucaklamaya devam etmektedir. Afrika kıtası artık içlerine doğru Osmanlı’yı tanımaya ve onunla yaşama imtiyazına kavuşmaya başlamıştır.
Halifei Müslimin Sultan Süleyman Han’ın emri yerine getirilmiştir. Şartların olumsuzluğu ve imkansızlık gibi mazeretler geçersizdir.

AFRİKA İÇLERİNE DOĞRU

Hadım Süleyman Paşa, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Mısır valisidir. Göreve gelir gelmez güçlü bir donanma hazırlayarak Kızıldeniz’in emniyetini sağladıktan sonra, Hind Okyanusu’na açılacak, Hindistan kıyılarında bir çok fetihlerde bulunup geri gelecek ve Yemen’de başkaldırmaya çalışanları itaat altına alacaktır.
Kısa bir müddet sonra da Özdemir Paşa, Afrika içlerine gönderilerek başta Habeşistan olmak üzere, bir çok Afrika ülkesinin Osmanlı topraklarına katılmasını sağlamıştır.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Halifelik dönemi devam etmekte, 1555 yılı içinde bulunulmaktadır. Afrika fethiyle görevlendirilen Özdemir Paşa Mısır’a gelmiş, hazırlık yapmaktadır. Daha sonra ordusuyla Nil nehrinin yatağını izleyerek güneye doğru hareket eder. Said bölgesindeki Şallal denilen yere kadar fethe devam eder. İstanbul’a gelerek Habeş Beylerbeyliği’nin kurulmasını sağlar. Kanuni Sultan Süleyman Han kendisini Habeş Beylerbeyi olarak bölgeye geri gönderir.
Özdemir Paşa bu defa Mısır’dan aldığı ordusu ile tekrar Habeş bölgesine hareket eder. Önce Savakin, peşinden de Musavva denilen yere kadar her yeri fetheder. Kısa süre sonra da, Habeşistan’ın önemli liman kenti olan Arkiko da artık Osmanlı topraklarına katılmıştır. Özdemir Paşa ileri harekata devam ederek, Tigre ve Debrava’yı da alır.
Böylece Özdemir Paşa’nın kumandasında Eritre ve Habeşistan’ın çok büyük bölümleri Osmanlı Çınarı’nın dalları altına girmiştir.
Özdemir Paşa 1560 yılında vefat ettiğinde buraya defnolunmuştur.
Peygamber Efendimiz’in risaletini tasdik ederek ilk Müslümanlardan olma şerefine eren Necaşi Ashame’nin türbesinin olduğu yöreler ve onun ülkesi de böylece Osmanlı’nın, yani Halife’nin himayesi altına girmiştir.
Ulu Çınar’ın dalları Ekvator’u yalamaktadır.

AKDENİZ ULU ÇINAR’IN HİMAYESİNDE

Akdeniz, tarih boyunca çeşitli milletlerin kontrolü altında olmuştur.
Milattan sonra 7. ve 11. asırlar arasında Bizans’ın, deniz gücüyle Akdeniz’in kontrolünü sağladığını, 12. ve 13. asırlarda birleşik Haçlı donanmasının kontrolü ele geçirerek, meşhur Haçlı seferlerinde Akdeniz’i doğu ülkelerine askeri bir ulaşım yolu olarak kullandıklarını biliyoruz. Dönüşte ele geçirdikleri ganimetleri batıya aktarmada aynı yolu kullanmışlardı.
Bu tarihten itibaren de, Venedik, Ceneviz, sonra da İspanyol ve Portekizliler’in Akdeniz’i korsanlık faaliyetleri yoluyla haraca kestikleri bir gerçektir. 15.Yüzyılda İstanbul’un fethinden itibaren Osmanlı donanması bir güç dengesi olarak ortaya çıkmış, 16. yüzyılda ise kesin üstünlüğü sağlayarak, Ulu Çınar’ın dalları Akdeniz’in her tarafını kollarıyla sarmıştır.
Osmanlı’nın Akdeniz’de kesin üstünlük sağladığı olay, Preveze Deniz Zaferi olarak kabul edilmektedir.

İşte kısaca Preveze Deniz Zaferi’nin hikayesi:

Kaptanı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın kumandasında olan Osmanlı donanması ile, Andrea Doria kumandasındaki haçlı donanması, tarihin en büyük deniz savaşlarından birisini 27 Eylül 1538 tarihinde Adriyatik Denizi’nin kıyısında bulunan Preveze Kalesi önündeki açık sularda yapmışlardır. Bu savaşta Osmanlı donanması büyük bir zafer kazanmıştır…
Barbaros Hayreddin Paşa ve arkadaşları, başlangıçta kendi nam ve hesapları için, Akdeniz’de muhtelif deniz savaşlarına girişmişler, maceralar yaşamışlar, zaferler kazanmışlardır. Şanları her tarafta duyulur olmuştu.
Yavuz Sultan Selim Han bu kahramanlara asker ve top göndererek yardım ediyordu.
Kanuni Sultan Süleyman Han, Avrupa’da zafer üstüne zafer kazanırken, onlar da aynı yıllarda Akdeniz’in kuzey sahillerini vuruyor, vurguncu ve soyguncu Haçlı donanmalarını kıyı bucak kovalıyorlardı. İspanya İmparator’u Şarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiği Amiral Andrea Doria, mağlup olarak Akdeniz’de kaçacak delik arıyordu.
Barbaros ve arkadaşları İspanyollar’ın engizisyon zulümlerine uğrayan yüzbinlerce Endülüslü Müslüman’ı, gemileriyle Kuzey Afrika sahillerine çıkarıp, Cezayir ve Tunus’da iskan etmeye çalışıyorlardı.
Bütün bu üstün başarıları yakından takip eden Kanuni Sultan Süleyman Han, Barbaros’u 1533’te İstanbul’a davet etti. Barbaros gelirken yol üzerinde birçok zaferler kazanarak İstanbul’a huzura geldi. Padişah onu merasimle karşılattı. Kendi kuvvetlerini ve fethettiği Kuzey Afrika’daki yöreleri Padişah’ın emrine verdiğini, Sultan ve Halife olarak Osmanlı’yı kabul ettiğini açıklayan Barbaros, “paşa” ünvanıyla Kaptanı Deryalığa ve Cezayir Beylerbeyliği’ne Kanuni tarafından tayin olundu.
Aynı anlarda Almanya, İspanya, Papalık ve Venedik hükümetleri Müslüman Türkleri Akdeniz’den atmak için Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak kurdular.
 Bu gelişmeleri haber alan Kanuni, 1537-38 kışında yeni bir donanma hazırlanmasını ve Haçlı donanmasına karşı sefere çıkmasını, Kaptanı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’ya emretti. Yeni donanmanın gemileri henüz yapım safhasında iken Mısır’dan getirilmekte olan hazinenin, korsanlardan korunması için mevcut gemileri ile Akdeniz’e açılmak zorunda kaldı.
Girit sularında bulunuyorken, Barbaros’un Akdeniz’e çıktığını haber alan Haçlı donanması komutanı Andrea Doria, donanmasıyla saklandı. Fakat Osmanlı donanması geri dönmeyip Akdeniz’de fetihlerle meşgulken, yapılmakta olan donanmanın bir kısmı da gelip asıl donanmaya iltihak etti. 
Barbaros düşmanı arayıp dururken, onlar da mevcut donanmalarını güçlendirmekle meşguldüler.
Denizlerdeki Müslüman hakimiyetini ortadan kaldırmak için bir araya gelmiş olan müttefik Haçlı donanması, Korfu Adası civarında toplanarak, Osmanlı donanmasını nasıl yeneceklerini tartıştılar. Kara harekatı teklifine karşı olan Andrea Doria’nın isteği kabul edildi. Haçlı donanmasının mevcudu 162 kadırga ve 140 barça olup tamamı 302 gemi idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60 bin asker vardı.
Türk donanması ise kürekli, yani çektiri sınıfından olarak 122 parça gemiden ibaretti. Gemilerin baş tarafında üçer adet olmak üzere, uzun menzilli 166 adet top bulunuyordu. Ayrıca donanmada gemi mürettebatı yanında 20 bin asker bulunuyordu.
Osmanlı donanması Preveze körfezi içinde ikmal işleriyle meşgulken, müttefik Haçlı donanmasının yaklaştığı görüldü.
Nihayet 27 Eylül günü devrin iki muazzam donanması karşı karşıya geldi. Osmanlı donanmasında Kaptanı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’dan başka Salih Reis, Seydi Ali Reis, Turgut Reis, Murad Reis, Sadık Reis, Güzelce Mehmet Reis gibi namlı kaptan ve kumandanlar da vardı.
Müttefik Haçlı donanmasının başında Avrupa’nın en meşhur amirali Andrea Doria ve Venedikli Marco Grimari ile, Papalık donanma komutanı Vicent Capallo bulunuyordu. Haçlılar çeşitli devlet ve milletlerden meydana geliyordu. Aralarında Türk düşmanlığı hissinden ve haçlı dayanışmasından başka, birliği teşkil eden unsur yoktu. Osmanlılar ise kumandanlarına son derece hürmetkar olup maneviyatları pek yüksekti.
Muharebe başlamadan önce Barbaros Hayreddin Paşa bütün reisleri Kaptanı Derya baştardasına toplayıp, gemi, silah ve sayıca fazla olan düşman donanmasının tabiye üstünlüğünün saf dışı edileceğini anlattı. Galip gelindiği takdirde Akdeniz’de mutlak bir Osmanlı hakimiyetinin tesis edileceğini ifade edip maneviyatlarını yükseltti. Gemilere üçer top yerleştirip hilal şeklinde muharebe nizamına sokulmasını emretti.
Haçlı komutanı Andrea Doria’nın yaptığı harp nizamında, Venedik ve Papa filoları önden gidiyor, İspanya ve Ceneviz filoları onları takip ediyordu. Rüzgar Haçlı donanmasının arkasından esiyor Osmanlı donanmasına adım atma fırsatı vermiyordu. Preveze önündeki limanın girişini kapatarak Osmanlı donanmasının çıkışını engellemek isteyen Haçlı donanması, kuvvetli rüzgarı arkasına alıp Preveze’ye doğru hareket etti. Hava çok sisliydi.
Olayı ve devamını Barbaros Hayrettin Paşa bizzat kendisi şöyle anlatmaktadır:
“Reislerimi, Kapdanı Derya baştardama çağırdım. Hepsiyle müşavere ettim. Turgut gibi en cüretkarları, Salih gibi en zekileri bile, Haçlılar defolup gidinceye kadar körfezden çıkılmaması reyinde bulundular. Bu fikri kabul etmedim. Gerçi düşman bizden üç, belki dört defa üstündü. Ancak bu üstünlüğü donanmamızı en iyi şekilde sevk ve idare etmek suretiyle telafi etmek, hatta zafer kazanmak, ihtimal dışında görünmüyordu. Görülüp işitilmemiş büyüklükte bir müttefik donanmanın karşımıza çıkması benim için bir felaket değil, talihin bir lütfu idi. Esasen düşman karşısında sinip kıyılarımızı haçlı donanmasına açık bırakamazdım. Böyle bir şey yaparsam yarın ne yüzle Şevketlü Hakanımızın huzuruna çıkabilirdim?

PREVEZE SAVAŞI

Turgut’un kumanda ettiği filoyu arkama alıp körfezden çıktım. Körfeze sindiğimi sanan Andrea Doria, böyle bir şey beklemediği için çok şaşırdı. Muharebe vaziyeti alabilmek için o gün cengi kabul etmedi. Kuzeybatıya doğru açıldı. Muharebe vaziyeti aldı. Ertesi sabah tekrar karşı karşıya geldik. Cihan Hakanı’nın donanmasının orta kanadında, ortada ve başta yer almıştım. Baştardamda oğlum Hasan Reis ve manevi oğlum diğer Hasan Reis de bulunuyordu. İhtiyar Sinan Reis, Cafer Reis, Şaban Reis, orta kanattaki filoların başındaydılar. Sağ kanadın başında Çanakkaleli Salih Reis, sol kanatta büyük bir Alim ve şair olan Seydi Ali Reis, arkada ihtiyat filosunun başında Turgut Reis bulunuyorlardı. Murad, Sadık ve Güzelce Mehmed Reisler, Turgut’un emrindeydiler.
Düşmanın birçok bakımdan üstünlüğüne karşı bizim de bazı üstünlüklerimiz vardı. En mühimmi, benim, donanmamın bütün filolarına, hatta her kadırgaya hakim olmam, herhangi bir emrimin o anda en uzaktaki kadırgalar tarafından bile yerine getirilmesiydi. Düşmanda vaziyet bunun aksiydi. Doria, değil filolara; kanatlara bile hakim değildi. Esasen düşman donanması, birbirinin dilinden anlamayan, birbirini kıskanan çeşitli kavimlerin donanmalarından meydana gelmişti. Venedik büyükamirali Vincenti Capello ile Papa’nın donanmasının başında bulunan Marco Grimani, Doria’yı sevmezlerdi. Diğer üstün tarafımız, toplarımızdı. Top menzillerimiz, düşmanınkinden uzundu. Bunu bir an bile unutmayarak, donanmamı düşmandan öyle bir mesafede tuttum ki, bizim güllelerimiz kafir kadırgalarının seren direklerini kırarken, onların gülleleri, bizim kadırgaların birkaç arşın ötesinde denize düşüyor, kafir kaptanları hiddetlerinden kuduruyor, fakat bir şey yapamıyorlardı.
Öyle bir an geldi ki, Doria gülünç duruma düştüğünü anladı ve donanmasına bize iyice sokulmak emrini verdi. Fakat bu emir tatbike başlandığı zaman iş işten geçmişti. Kafir donanmasının çoktan belini kırmıştık. Diğer bir üstünlüğümüz, teknelerimizin hafif ve yürük olmasındaydı. Düşman kadırgalarından daha hızlı ve yollu seyreden kadırgalarımız, kolayca menzile girip çıkabiliyor, kafir teknelerini istediği cihetten dövebiliyordu. Diğer bir üstünlüğümüz, leventlerimin çok hafif giyimli ve silahlarının oldukça hafif olmasındaydı. Kafirlerin zırha bürünmüş şövalye ve silahşörleri ellerini kaldırıncaya kadar, leventlerim onların haklarından geliyordu. Nihayet en büyük üstünlüğümüz, İMAN kuvvetimizde, Cihan Hakanı’nın tebaası oluşumuzdaydı.
 
ANDREA DORİA PERİŞAN OLDU

Muharebe başlarken güney rüzgarı çok sert esiyor, kadırgalarımıza muhalif geliyordu. Kuranı Kerim’den Ayeti Kerimeler yazılı varakları derya yüzüne serptirip Cenabı Hakk’ın ben aciz kulundan bugüne kadar esirgemediği lütuf, merhamet ve inayetini niyaz ettim. Duam kabul buyuruldu. Rüzgar önce hafifledi, sonra cihet değiştirdi.
Söylediğim gibi, benim hareketimin adeta esiri olan, harekatını benim harekatıma göre değiştiren, teşebbüsü elden kaçıran Doria, perişan oldu. Filoları dağıldı. İş kıvamına gelmişti. İhtiyattaki Turgut’a, kafir gemilerinin ardına düşüp çevirmesi emrini verdim. Düşman iki ateş arasında kalınca Doria, ricat emrini verdi. Akşam karanlığı basmak üzereydi. Doria, bütün gemilerinin fener söndürmesini buyurdu. Bu emir, bir donanma için hem şerefsizlik, hem uğursuzluktu. Ancak karanlıktan faydalanan Doria, büyük donanmasının yarısını olsun elimizden kurtarıp kaçtı. Yalnız kaçan tekneler içinde güllemizin değmediği hemen hiç bir kadırga yoktu. Kral Karlos’un, Venedik Doçu ve Papa’nın yardımıyla karşımıza çıkarttığı donanmanın yarısı, deryanın dibini boyladı. Bu donanma güya Akdeniz’i elimizden alacak, birçok ülkelerimizi bizden koparacaktı. Hatta kafir hükümdarları, hangi Türk ülkesinin hangi hükümdara ait olacağını kararlaştırmışlar, Hakanımızın ülkelerini hayallerinde paylaşmışlardı.
Muharebe 5 saat sürdü. Ancak birkaç kadırgamız battı. Turgut, bir müddet karanlıkta düşmanı takip edip birkaç yaralı kadırga daha ele geçirdi. Oğlum Hasan Bey’i, müjdeyi hakanımız Sultan Süleyman Han’a ulaştırmak üzere derhal yola çıkardım. Hasan, 17 günde Hakan’ımıza erişti. Boğdan seferinden Edirne’ye dönen Süleyman Han’ı, Yanbolu konağında buldu. Huzura çıktı, el öptü. Sultanımız, Divanı fevkaladeden toplamıştı. Gönderdiğim zafername, Allah’a şükür makamında, ayakta okunup dinlendi. Sultan Süleyman Han, üzerinde güneşin batmadığı bütün ülkelerinde, zaferin şerefine şenlikler yapılmasını buyurdu.
Muzaffer Donanmayı Hümayün’u İstanbul’a getirdim. İstanbullular, büyük tezahürat yaptılar. Şehirde birkaç gün kalıp, Hakanımıza erişmek üzere Edirne’ye gittim. Zaferin tafsilatını hususi mecliste, günlerce padişahımızla baş başa kalarak anlattım.”

Preveze Zaferi’nden sonra Akdeniz Türk gölü haline geldi. Her biri birer deniz kurdu olan Osmanlı leventlerine denizler dar gelip okyanuslara açıldılar. Avrupa krallarının desteğindeki deniz korsanlığının önüne geçilip, deniz seyahati ticareti ve sahildeki halkın emniyet ve huzuru sağlandı. Kuzey Afrika’daki İslam devletleri, Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korundu. Denizden hac yolu emniyet altına alınarak hacılar korsan taarruzundan emin olarak hac yaptılar.
Preveze zaferi, Osmanlı tarihinin en büyük deniz zaferidir.
Bu zaferle, Akdeniz Ulu Çınar’ın himayesine girmiş oluyordu. Hem de tamamiyle.
Osman Gazi’nin rüyası adım adım gerçekleşiyordu.
 
ATLAS OKYANUSUNA ULAŞAN DALLAR

Afrika’nın kuzeybatıdaki uç noktası…
Burası Fas…
Fas’ta iktidar kavgaları varken, Osmanlı himayesini kabul etmiş olan Mevlay Abdülmelik, aldığı destek sayesinde 3.Muhammed’den iktidarı devralmıştır. Osmanlı Devleti’ne vergi vermektedir.
3.Muhammed bu oldu bittiyi kabul etmek istemez. Portekiz’den yardım istemiştir. Onların himayesi ile iktidarı geri almak niyetindedir. Portekiz, başta İspanya ve Fransa olmak üzere, diğer haçlı devletlerinden yardım istemiş, papalığın da desteklemesi ile bir haçlı ordusu ve donanması hazırlanmıştır. Bu fırsattan istifade ile Osmanlı’yı yalnız Fas’tan değil, tüm Kuzey Afrika’dan atma hayaline kapılmışlar ve hesaplarını ona göre yapmışlardır. Önce Fas’ta destekledikleri 3.Muhammed’i iktidara getirmek için Mevlay Abdülmelik’in işini bitirmek,  sonra da doğuya doğru giderek, Cezayir ve Tunus’u geri almak ilk hedefleridir.
Tarihler 1578 yılını göstermekte, Osmanlı Tahtı’nda 3.Murad Han bulunmaktadır.
Divanı Hümayun kurulan istihbarat ağı sayesinde Haçlıların bu hareketini günü gününe takip ediyordu.
Birleşik Haçlı ordusunu Fas’ta karşılayıp Mevlay Abdülmelik’in iktidarını korumak için, Tunus Beylerbeyi Ramazan Paşa’ya görev verildi.
Emrine bir miktar asker ve küçük bir de donanma verildi.
Fas’ın batı yakasında Atlas Okyanusu kıyılarından donanmayla gelen birleşik haçlı ordusu, 80 bin asker ve 360 topla muazzam bir kuvvete sahipti. Üstelik Atlas Okyanusu’ndan arkalarından güçlü bir donanma ile de destekleniyorlardı.
Ramazan Paşa mütevazi kara gücü ve donanmasıyla bu kuvvetli haçlı ordusunu Atlas Okyanusu kıyılarına yakın bir yerde, Vadi Üs Seyl denilen mevkide karşıladı.
Düşman ordusunda Portekiz Kralı Sebastio ile devrik Fas Kralı 3. Muhammed de vardı.
Osmanlı-Fas birleşik kuvvetlerinde ise, Kral Mevlay Abdülmelik bulunuyordu. Hasta yatağından kalkmış gelmişti. Ama ümitsizdi. Bu muharebede düşmanın çok güçlü olduğunu, kendi kuvvetlerinin ve Osmanlı’nın bu kadarcık bir kuvvetle bu savaşı kazanmasının mümkün olmadığını düşünüyordu.
Savaş başladı. Ramazan Paşa tecrübesini konuşturarak öyle manevralar yaptı ki, kısa bir süre içinde düşman kuvvetleri perişan oldu. Portekiz Kralı Sabestio ile devrik Fas Kralı 3.Muhammed ölüler arasındaydı.
Donanmasını da harekete geçiren Ramazan Paşa, kısa sürede Haçlı donanmasını mahvetti. Donanmalarına sığınmış mağlup ordunun askerleri de kılıçtan geçirildi. Alınan ganimetin haddi hesabı yoktu.
Bu muazzam zafere bir türlü akıl erdiremeyen Fas’ın yeni Kralı Mevlay Abdülmelik, o kadar sevindi ki, heyecandan düşüp can verdi.
Üç kralın ölümü ile neticelenen bu savaşa “Krallar Savaşı” denildiği gibi, kazanılan zafer de tarihe, Vadi Üs Seyl zaferi olarak geçmiştir.
Portekiz kısa süre sonra tarihten değil ama, haritadan silinmiş olacaktı.
70-80 yıldır Osmanlı ile denizlerde rekabet halinde bulunan Portekiz…
Ümit burnunu dolaşıp Kızıldeniz’e giren, Müslümanların mukaddes beldeleri, Mekke, Medine ve Kudüs’ü ele geçirmek, Kabe’yi yıkmak için, bütün gücüyle çullanan Portekiz…
Hint Okyanusu kıyısındaki Müslüman ülkeleri yağma eden, ta oralara kadar zulmü önlemek için Osmanlı’yı donanma göndermek mecburiyetinde bırakan Portekiz…
Böylece Osmanlı’dan nihai darbeyi yemiş, kısa süre sonra da istiklalini kaybetmiştir…
Çınarın dalları artık Atlas Okyanusu’nun suları ile kucaklaşmaktadır.

BALTIK DENİZİ’NE YAKLAŞAN DALLAR

 Sultan 2.Osman Han, Lehistan’ı ele geçirip, kuzeyde Baltık Denizi’ne çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusu’na geçip, Avrupa Hıristiyanlığını, hem Akdeniz, hem de oluşturacağı okyanus donanmalarıyla çember içine almak istiyordu. 
Genç Osman’ın, Sultan 2.Osman Han ünvanıyla 1618 yılında tahta geçmesi ile Avrupa hakkında bir takım tasavvurlar geliştirilmiştir. Sultan 2.Osman’ın uygulamaya koymak istediği bu tasavvurların özeti şuydu:
Lehistan iki de bir sınır tecavüzlerinde bulunuyor, Osmanlı’ya karşı düşmanca emeller besliyordu. Lehistan’ı mutlaka Osmanlı tabiiyetine almak gerekir. Buradan bir ileri hareketle, kuzeyde Baltık Denizi’ne bir kapı açmak gerekir. Açılan bu kapıdan denize inip orada bir donanma inşa edilirse, Avrupa ilelebet kontrol altında tutulabilecektir. Bu donanmayla, büyük devlet olmaya namzet İsveç ve Avrupa’nın çekirdek ülkesi sayılan Almanya ezilebilirse, Hıristiyanlığın en fanatik ve Müslümanlara düşmanlık besleyen Katolik mezhebi, kontrol altına alınabilir. Zaten Protestanlar Kanuni devrinden beri Osmanlı tarafından himaye görmektedir. Bu defa gene Osmanlı Divanı Hümayunu’ndan Katoliklere karşı destek istemektedirler. Hem de zamanlama o kadar doğruydu ki, Avrupa’da büyük bir hesaplaşma devri başlamıştı. İspanya ile İsveç, Almanya ve Fransa arasında bir savaş da başlamıştı. Böylece hem Protestanlara destek verilmiş olunacak, hem de Katolik emellerine gem vurulacak ve artık Avrupa Osmanlı’ya karşı Haçlı seferi yapamaz duruma gelmiş olacaktı. Ortodoks mezhebi Osmanlı’nın himayesinde, Protestanlık Osmanlı’nın desteğiyle ayakta durmakta ve Katoliklik de bu şekilde darbe yedikten sonra, bir daha zor canlanacağından, Osmanlı kontrolünde bir Avrupa, Osmanlı kontrolünde bir Hıristiyanlık ve sulhün ebediyen sağlanması… Ayrıca Avrupa devletlerinin bir araya gelerek Haçlı birliğini kurmaları da engellenmiş olacaktı. Bütün bunların yolu Osmanlı Çınarı’nın bir dalının Baltık Denizi’ne ulaşmasıyla mümkün olacaktı.
Ancak 2.Osman devri, dedelerinin devri değildi. Orduda disiplin bozulmuş, itaat ve ideal büyük yaralar almıştı. Genç Osman bunları tahakkuk ettirmek için Lehistan savaşına ordunun başında bizzat gitmiş olduğu halde, Hotin önlerinde durdurulacak ve bazı yerel başarılardan sonra geri dönmek mecburiyetinde kalacaktı. Bir adım ilerisinde ise 2.Osman Han yapılan bir ihtilal sonucu hunharca şehit edilecektir. Bu tasavvur da böylece gerçekleşme fırsatı bulamayacaktır.
Böylece Atlas Okyanusu’nda bir denge unsuru olarak Osmanlı donanmasının mevcudiyeti ile başta Amerika ve Afrika kıyıları olmak üzere, Avrupalıların katliam ve yağmalarına belki dur denilebilecekken bu başarılamadı. Çünkü dahilde bozulmuş bulunan asker ocağının düzeltilmesi amacıyla yapılan girişimler facia ile sonuçlanmıştı. Hailei Osmaniye denilen yüz kızartıcı fiil işlenmişti. Osmanlı Padişahı ve Halifei Müslimin 2. Osman Han cunta heveslisi askerler tarafından şehit edilmişti.
Ama bütün bu hedeflerin tasavvuru bile Ulu Çınar’ın emellerinin nerelere uzanabileceğine dair bir ipucu olarak tarihlere yazılmış oluyordu.
 
HİNDİSTAN KIYILARINA UZANAN DALLAR

Portekizler ve İspanyollar!
Avrupa’nın batı uzantısı İberik Yarımadası’ndaki iki ülke.
Yarımadayı 700 yıldan fazladır yurt tutmuş ve Endülüs Medeniyeti’ni kurmuş bulunan Müslümanlara karşı yüzyıllarca mücadele ettiler. Önce Portekizliler, sonra da İspanyollar, tarihin dilinde kayıtlı olan nice katliamlara imza attıktan sonra, Müslümanları yarımadadan atarak veya katlederek topraklarına zorla sahip olmayı başardılar. Koyu fanatik Katolik mezhebinin etkisiyle, Avrupa’da zorla da olsa bir birlik sağlamaya muvaffak oldular.
Karşılarında Osmanlı gibi yükseliş devrini yaşamakta olan bir devlet olduğundan ve Akdeniz’de de bu devlete karşı koyamadıklarından dolayı, yağma, soygun ve talan için Okyanuslara açılarak, yeni bakir ülkeler ve alanlar keşfine çıktılar. Bu sayede zenginleşerek denizlerde süper güç haline geldiler.
Büyük coğrafi keşifler diye tarihe yazılan arayışlarında Amerika kıtasını ve Hindistan’ı keşfettiler.
Afrika’daki zenci Müslümanlar ve Amerika’daki Kızılderililer katledilmeye, malları mülkleri yağmalanmaya, eli tutar olanların da esir edilmesine başlandı. Böylece tarihin kaydettiği en büyük katliamlar yapılırken Avrupa’da haram servetler katlanarak artmaya başladı.
Bu keşiflerin amacı macera, yağma ve vurgun idi. En önemlisi Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu’na yol bulan Portekizli korsan Vasco Dö Gama’dır. 1497 yılında keşfettiği bu yeni yol sayesinde ertesi yıl Hindistan sahillerinde bulunan Kalküta’ya ulaştı. Kendisine “Hint Amirali” ünvanı verildi.
Vasco Dö Gama, 4 yıl sonra aynı yolu kullanarak ikinci yolculuğuna çıktı. Bu sefer yanında güçlü bir donanma da getiriyordu. Kızıldeniz’e girdiğinde bir gemiye rastladı. İçinde Müslüman hacılar bulunan bu gemiyi ateşe verdi. 700’den fazla Müslümanı yaktı. Bu olay İslam dünyasında yankılandı. Halife’yi ülkesinde barındıran Memlük Devleti, yeterli deniz gücünden yoksun olduğundan, olayın üzerine gidemedi. Portekiz Devleti ise kaptanlarının yaptığı bu vahşeti dini bir görev yapmış olarak görüyor, gösteriyor ve övünüyorlardı. Bu görevin devamında Kabe’yi ele geçirip yıkmak ve Müslümanların Peygamberi Muhammed’in cesedini de yok etmekle kutsal görevin tamamlanabileceğini ifade ediyorlardı.
Portekiz 1509 yılında Hint Okyanusu kenarındaki sömürgelerinin genel valisi olarak Alfonso Albuquerque isminde fanatik bir İslam düşmanını tayin etti. Bu adam her fırsatta, Nil Nehri’nin yatağını, Afrika içlerinde değiştirerek, Kızıldeniz’e akıtacağını, bu nehir sayesinde hayat bulan Müslümanların, hayat damarını böylece keseceğini, sonunda onları teslim alacağını, ikinci adım olarak da, Mekke ve Medine’yi yakıp yıkacağını ifade ediyordu. Kabe’nin tahrip edilmesi, Medine’de bulunan Peygamberimizin cesedinin de alınıp batıya götürülmesi yapacağı işler arasında sayılıyordu.
Alfonso, Hindistan’ın batı sahillerine ulaştığında, orada bulunan Müslümanları katletmeye, camilere doldurup yakmaya ve mallarını yağma etmeye başladı. Yaptığı bu insanlık dışı katliam ve yağmayı da Portekiz kralına yazdığı mektuplarla ballandıra ballandıra anlatıyordu.
Denizlerde bu olanlardan rahatsızlık duyan Mısır’daki Memlük Devleti ve Halife, Portekiz’le başa çıkacak bir donanmaya sahip değildi. Osmanlı tahtında bulunan 2.Bayezid Han’dan yardım istediler. Sultan Bayezit Han da, Selman Reis isminde tecrübeli bir denizciyi bu işle görevlendirdi. Yanına yeniçeri ve leventlerden oluşan ve denizciliği bilen askerleri de katarak gemi yapımına ait malzeme ve teçhizatı da vererek gönderdi.
Selman Reis Kızıldeniz kıyısında 19 gemiden oluşan bir filo kurdu. Yarısı Türk denizcilerinden oluşan 3 bin askerini de yanına alarak Portekizlilerle mücadeleye başladı. Memlük Devleti adına mücadele ediyordu. Portekizliler bu donanmaya “Rumlu Denizciler” adını koymuşlardı. 1513 yılında Portekizliler Kızıldeniz’in girişindeki Kamaran adasını işgal ettiler. Burayı atlama taşı yaparak Kızıldeniz’deki limanlara saldırmaya başladılar. Alfonso, Kralına yazdığı mektuplarla Rumlu denizciler bertaraf edilmedikçe, Kızıldeniz’deki amaçlarına ulaşamayacaklarını ifade ediyordu. Selman Reis Portekiz donanmasını her defasında başarısızlığa uğratıyordu.
Osmanlı Sultanı 2.Bayezid Han, tahtı oğlu 1.Selim Han’a bırakmış ve kısa süre sonra da vefat etmişti.
1516 yılında Yavuz Sultan Selim Han’ın Mercidabık’ta Memlüklara karşı zafer kazandığını haber alan Selman Reis, donanmasıyla Osmanlı’nın emrine girdiğini ilan etti.
Yavuz Sultan Selim Han, 1516-1517 yılında Mercidabık ve Ridaniye zaferlerinden sonra, mukaddes emanetlerle birlikte “Müslümanların Halifesi” ve “İki Haremin Hizmetçisi” ünvanını alınca da, Portekiz tehlikesini önlemesi için Selman Reis’i Kızıldeniz’de yetkilerle donatarak ve gerekli takviyeleri yaparak görevlendirdi.
Bu sırada Portekizliler hazırlıklarını yapmışlar ve Mekke’yi ele geçirmek üzere saldırıya geçmişlerdi. Cidde limanına saldıran Portekizlilerin bu hareketi, Mekke’de duyulduğunda, halk dehşete kapılmış ve Mekke’yi, Kabe’yi boşaltarak dağlara çekilmek için hazırlık yapıyordu. Selman Reis başarılı savunması ve taktikleri ile Portekiz donanmasını bozguna uğratmayı başardı.
İkinci büyük Portekiz saldırısı 1520 yılında oldu. Selman Reis yine başarılı bir savunma ile, rüzgarın da yön değiştirerek yardımcı olması neticesinde, Allah’ın yardımı ile Portekizlileri bozguna uğratarak, Halifei Müslimin ve Hadim ül Haremeyn iş Şerifeyn adına Mekke, Medine ve Kudüs’ün güvenliğini sağlamış oldu.
Yavuz Sultan Selim Han’ın Harameyn’in güvenliğini kalıcı olarak sağlamak üzere, Kızıldeniz ve havalisini düşmandan temizleyecek büyük bir donanma inşası niyeti, ömrünün kifayetsizliği sebebiyle gerçekleşememişti.
Daha sonraki yıllarda Selman ve Kurdoğlu Hayrettin Reisler Yemen’de tam kontrolü sağlayarak, Kızıldeniz’i ve dolayısıyla Haremeyn ve Kudüs’ün güvenliğini garantiye almış oluyorlardı.
Böylece Osmanlı Çınarı’nın dalları Arabistan Yarımadası ve Kızıldeniz’i gölgesi altına almış, Haremeyn ile şeref bulmuştu.

HİNT OKYANUSU’NA DOĞRU

Artık sıra Hint Okyanusu’nda ve Hindistan sahillerinde bulunan Müslüman devletleri, Portekiz istila ve yağmasına karşı korumaya gelmişti. Çünkü Halifei Müslimin sıfatı bunu gerektiriyordu.
Yavuz Sultan Selim Han’ın 1520’de vefatı üzerine, Osmanlı Sultanı ve Halifei Müslimin olan Kanuni Sultan Süleyman Han, Kızıldeniz’de bulunan Osmanlı Amirali Selman Reis’ten genel bilgileri aldı. Bu bilgiler arasında, Portekiz ve İspanyolların genel durumu, Hint Okyanusu’ndaki kuvvetleri, Umman Denizi, Hint Okyanusu sahillerindeki Müslüman devletlerin durumu, Mukaddes Beldeler ve bunları tehdit eden yabancı güçler, alınması gereken tedbirler de bulunuyordu.
Bütün bu bilgiler üzerine bölgenin oluşturulacak güçlü bir donanma ile kontrol edilmesi gerektiği sonucu çıkmıştı.
Yapılan hazırlıklardan sonra, Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa, 80 parçalık bir donanmayla ve 20 bin kişilik askerle Hind seferine çıkması için emir aldı.
Hint Okyanusu’na gönderilen Hadım Süleyman Paşa, Hindistan sahillerinde bulunan Müslüman devletlere Portekizlilere karşı direnmeleri için birçok yardımlarda bulundu. Bazı şehirleri Portekizlilerden geri aldı. Ancak en meşhur şehir olan Diu şehrini kuşattıysa da, düşüremeden muhasarayı kaldırdı. Portekizliler’e karşı savunma hazırlıkları yapan Müslümanlara büyük ve muazzam toplar, ustalar ve malzemeler bıraktı. Ayrıca Osmanlı tüccarları için bu liman şehirlerinde antrepolar inşa etti. Bütün bunları Müslümanların Halifesi’nin bir görevlisi olarak yapıyordu. Dökülen toplar ve yapılan bu tesislerden hala günümüzde mevcut bulunanların olduğu bilinmektedir.
Dönüş yolunda Arabistan’ın güney sahillerinde de birçok yararlı işler başararak, buraların tamamen Osmanlı hakimiyetine girmesini sağladı. Yaklaşık bir yıl süren bu seferden sonra artık Portekizliler, Umman Denizi’nde istedikleri gibi hareket etmekten korkmaya başladılar. Buralarda üstünlük Osmanlılara geçmişti. Çınar’ın dalları Hint Okyanusu’nu himayesine almıştı.
Süleyman Paşa yaklaşık bir yıl süren bu seferden dönüşte İstanbul’a gelerek, bizzat Hindistan seferi hakkında raporunu takdim etti. Artık Mısır’a geri gönderilmedi ve kısa süre sonra da sadrazamlık makamına getirildi. Yaklaşık üç yıl Sadaret makamında kalan paşa, 80 yaşlarında vefat etti.
Daha sonraki yıllarda Hint Okyanusu ve kenarındaki Müslüman devletlerin himaye ve korunması başta Seydi Ali Reis ve Piri Reis gibi tecrübeli Osmanlı amirallerine emanet edilecektir.
 
ENDONEZYA’YA VARAN DALIN UCU

Endozya’nın Açe adasının Sultanı Alaaddin'in elçileri 1547'de İstanbul’a, Osmanlı sarayının o zamana kadar hiç bilmediği yiyecekler, ilginç hayvanlar, süs eşyaları ve tütsülerden oluşan hediyelerle geldiğini yazıyor tarihler. Topkapı Sarayı’nda Hüseyin adındaki Açe elçisinin başkanlığındaki heyet dinlendikten sonra, Hint adalarına sefer açılmasına karar verildiği, 1554’te önce Hadım Süleyman Paşa’nın, ardından da Seydi Ali Reis’in komutasında Osmanlı donanmasının bölgeye gönderildiği biliniyor.
Bölgeyi tanımak için yapılmış olduğu bilinen bu ilk ziyaretlerin ardından, Seydi Ali Reis’in sunduğu layiha üzerine, elçilik göreviyle Lütfi Bey doğrudan Açe’ye gönderilmiştir. Ancak o günlerde Kanuni’nin Zigetvar seferinde olması ve bu sırada vefatı dolayısıyla Açe heyetinin heyecanla ve merakla İstanbul’da beklediğini anlıyoruz.
2. Selim Han’ın tahta çıkışı, cülus töreni, devlet bürokrasisinin yeni hükümdara göre tanzimi sırasında Açelilerin  sarayla bir görüşmeleri mümkün olamamıştır. Ama 2. Selim Han duruma hakim olduktan sonra Açe heyetiyle görüşülebilmiştir. Bu defa donanmanın Açe’ye daha ağırlıklı ve donatılmış olarak gönderildiği, örneğin; toplar, döküm ustaları, gemi yapım ustaları, eğitici subaylar ve teknik malzemelerin de götürülmesine karar verildiğini görüyoruz.
   Sumatra adasına bu donanma vasıl olana kadar Portekizliler iyice yerleşmişlerdi. Bu olaydan sonra 1566 Açe Sultanı Alaaddin İstanbul’a bir kere daha elçilik heyeti gönderdi. Bu kez bir tür imdat çağrısı sayılabilecek bir de mektup gönderdi. Şöyle diyordu:
"Yardım etmezseniz mahvoluruz ve hacıların yolu da Portekizliler tarafından kesildiği için, Müslümanlar büyük zarar görür. Lütfen kale dövecek toplar gönderin. Açe sizin köylerinizden biri, ben de hizmetkarlarınızdan biriyim. Biz Lütfi Bey ve arkadaşlarından çok memnun kaldık. Onları lütfen tekrar bu tarafa gönderin. Bağışladığınız toplar ve topçular geldiler. Onların gözümüzde ayrıcalıklı ve yüksek bir yeri var. Eğitilmiş birkaç at, hisar ve kale yapacak ustalar yanında bize yeniden kadırga yapacak bilgili kişiler gönderin..." 
 Padişah bu mektubun cevabı olarak şu fermanı gönderdi:
"Açe Sultanı Alaattin Şah'a bildiririm ki; veziriniz Hüseyin vasıtasıyla göndermiş olduğunuz mektubunuz sultanların sığınağı olan yüce makamımıza ulaşmıştır. Mektubunuzda gece gündüz o taraflardaki küffara karşı savaştığınızı, düşmanlara karşı yalnız kaldığınızı ve her taraftan saldırıya uğradığınızı belirterek savaşmak için malzeme ve tecrübeli asker istemektesiniz. O bölgede yirmi dört bin ada olup kafirlerin bu adaları ele geçirdiklerini, buralarda yaşayan Müslüman halkın ve sultanlarının senin ülkene sığındıklarını ve bu adaların dördünden Mekke'ye hac ve ticaret için hareket eden gemileri küffarın yağmaladıklarını, ülkeniz yakınlarında bulunan Seylan ve Kalküta hakimlerinin de daima sizinle savaşmakta olduklarını, daha önce gönderilen elçimiz Lütfi'ye, yüce makamımıza bağlılık yemini ettiğinizi, Osmanlı Donanması gelecek olursa Allah'ın yardımıyla düşmanların hezimete uğratılarak adaların tekrar ele geçirileceğini belirtmişsiniz. Ayrıca çeşitli top ve gemi talebinde bulanarak, Açe elçisinin at, silah ve bakır aldıktan sonra ülkesine dönüşünde zorluk çıkarılmaması için Mısır ve Yemen Beylerbeyleri ile, Cidde ve Aden Beylerine emir verilmesini reca ederek, kale inşası ve kadırga yapımı için mimar istemişsiniz. Mektubunuz makamımıza arz edildiğinde bizim gibi yüce bir padişahın şanına yakışan hareket sizin isteklerinizi kabul etmektir Ayrıca Müslümanları ve İslam kanunlarını korumak en önemli görevlerimizdendir. Bundan dolayı Süveyş İskelesi'nden on beş kadırga, iki savaş gemisi ile İstanbul'dan Top Dökücübaşı ile yedi Topçu'nun yanı sıra yeterli sayıda Mısır Askeri görevlendirilerek kaleler için yeteri kadar top, tüfek vesair savaş araç gereci verilmesi emredilmiş ve bu askerlerin başına İskenderiye eski Kaptanı Kurdoğlu Hızır komutan tayin edilmiştir. Komutan ulaştığında gerek ele geçirilmesi gereken kaleler, gerekse haklarından gelinmesi gereken inançsızlara karşı gayret göstererek, hem kendisi hem de diğer askerler size asla muhalefet etmesinler. Komutana sizin uygun gördüğünüz şekilde hareket etmesi emredilmiştir. Muhalefet eden asker olursa adı geçen komutan vasıtasıyla haklarından gelebilirsiniz. Gönderilen askerlerin bir yıllık ücretleri de ödenmiştir. Sizin yapmanız gereken ise şudur:
Siz de dinimiz ve devletimizi ilgilendiren konularda elinizden geleni yapıp kafirlerin kalelerini ele geçirmek ve Müslümanlar üzerindeki baskılarını kaldırmak için çabalayarak, Allah'ın yardımıyla o bölgeyi kafirlerin kötülüklerinden kurtarmalısınız. Böylelikle o bölge Müslümanları bizim hükümranlık dönemimizde rahat ve huzur içinde yaşasınlar. İnşallah beklenildiği gibi kaleler ele geçirilip ülkeniz kurtarıldığında, gönderilen topçuların dönmelerine izin veriniz Diğer hususları ise memurumuz Mustafa Çavuş ile bildiriniz. Oradaki Osmanlı askerleri hakkında ise daha sonra vereceğim emir doğrultusunda hareket edersiniz. Sizin mektubunuz ulaştığı sıralarda rahmetli babamız Sultan Süleyman, Zigetvar Seferi için gitmişti. Allah'ın yardımıyla o kaleyi ve daha pek çok yeri ele geçirdikten sonra vefat edince, Osmanlı tahtına ben geçtim. Benim de niyetim kafirlere karşı savaşmaya devam etmektir. Zira ülkeniz taraflarındaki inançsızların durumları mektubunuzda açıkladığınız gibiymiş. Her durumda kardeşliğin ve yardımseverliğin gerekleri yerine getirilecektir. İnşallah o tarafları ele geçiren din düşmanlarının kötülüklerini ortadan kaldırmak için askerimiz her zaman gönderilecektir. Bölge hakkında devamlı ayrıntılı bilgiler göndereceğiniz umulmaktadır. Gelen elçiniz de elçilik görevini hakkıyla yerine getirip, iznimizi alarak geriye gönderilmiştir."
Gönderdiği mektupta yardımı kendisi için hem dini açıdan, hem de geleneksel olarak Türklerden yardım isteyenlere el uzatmayı ilke edinmiş bir devletin hükümdarı sıfatıyla görev saydığını yazdı. Hatta gönderilen malzemeye karşılık para ödemekte zorlanırsa İstanbul’un ihtiyaç duyduğu baharatla yapılacak ödemeyi kabul edebileceğini söyledi. Sultan Alaaddin’in istediği tüm malzeme ve elemanlar temin edilerek 15 kadırgadan oluşan donanma Süveyş kaptanlarından Kurdoğlu Hızır Reis komutasında yola çıkarıldı. Bununla da kalmadı 2. Selim; Mısır, Yemen, Aden ve Cidde beylerbeylerine birer ferman göndererek, Açe sultanına her türlü yardımı yapmalarını emretti. Ama Yemen’de isyan çıkınca Kurdoğlu’nun sefere çıkması gecikti. Donanma önce isyanın bastırılmasıyla görevlendirildi.
Başlangıçta 15 kadırgadan oluşturulması düşünüldüğü halde gecikmeden dolayı, Açe’ye savaşçı asker de gönderilmesine karar verilip filodaki gemi sayısı 22’ye çıkarıldı.
Sultan Selim Han daha sonra, Portekiz’in saldırgan tutumuna son vermesi için Portekiz’e de "Portugal Kralı Don Sebastiyan’a” başlığıyla bir mektup gönderdi. Bunun üzerine apar topar İstanbul’a gönderilen Elçi Nikola, 2.Selim Han’a Portekiz Kralı’nın sözde barış mesajlarını uzun uzun anlattı. Elçinin ağzından Portekizliler adına son kez barış teminatı alan Sultan Selim, bunu Açe ve bölge devletlerine birer mektupla duyurarak, bundan böyle Portekiz saldırılarına karşı güvende olduklarını bildirdi.
Bir sene sonra Portekiz’in Açe topraklarından püskürtülmesi için 1579 yılında "15 kadırga, iki pare barça, bir topçubaşı, yedi topçu ve bir bölük asker"le, "Top ve Tüfengler" Açe’ye gönderildi. Açe’ye giden ve Portekizlileri yenen Osmanlı ordusunun bir kısmı kendilerine tahsis edilen Bitai köyüne yerleşti. Buraya yerleşen Türk askerleri, Açe halkına askeri eğitim vermek amacıyla bir akademi kurdu. Askeri akademide, Açeliler’e top dökmeyi, kale yapmayı ve güçlü gemi yapımını öğreten ve askerlere savaş eğitimi veren Türk askerleri ayrıca, Açe ordusunun da kurulmasını sağladı. Türk askerlerinden savaş teknikleri öğrenen Açeliler, uzun süre Portekizlilere ve ardından Hollandalılara karşı mücadele verdiler. Özellikle sonraki yıllarda Sultan İskender Muda’nın, Yeniçeri Ocağı’nı örnek alarak kurduğu sağlam ve güçlü ordu sistemi sayesinde, Açeliler uzun yıllar bu topraklarda kalmayı ve düşmanlarını yok etmeyi başardılar.
Osmanlı sultanları, Açe’ye sancak da hediye ettiler. Açe hükümdarları bu sancaklardan yola çıkarak bayraklarını Osmanlı bayraklarına benzettiler. Yüzyıllarca Osmanlı’ya bağlılığını koruyan Açe’de hutbeler de yüzyıllarca Osmanlı Sultanları adına okundu. Her yıl onbinlerce Endonezyalı, hac vazifesini yerine getirmek için Osmanlı’nın hakimiyetindeki mukaddes beldelere geldi.
 Her şeye rağmen bu askeri ve teknik heyetlerin içinde bulunduğu Osmanlılar, Açe’ye yerleşmişler ve orada vefat etmişlerdir. Bugün mezarlıkları halen mevcuttur. Endonezya’ya herhangi bir maksatla Türkiye’den gidenler bu mezarlıkları ziyaret etmektedirler.
Ulu Çınar, dallarını ta Endonezya gibi dünyanın bir ucundaki memleketlere uzatmıştır. Çünkü Halifei Müslimin dünyanın neresinde olursa olsun, Müslümanları koruyup kollamakla görevlidir. Dünyanın bu bölgesini gezenler halen o tarihteki bu olayın taptaze hatıraları ile karşılaşabilirler.
Peki bu olay nasıl neticelenmiştir.
Biraz acıdır:
1851'de Açe Sultanı İbrahim, İstanbul’a elçiler göndererek Osmanlı İmparatorluğu’na bir eyalet olarak bağlanmak istediğini resmen iletti. On sene sürüncemede kaldıktan sonra Kırım Savaşı’nın başlaması dolayısıyla neticeye bağlanamadı.
Uzakdoğu ülkelerine ayrı bir önem veren 2.Abdülhamid Han döneminde, ilişkiler daha da yoğunlaştı. Açe halkı, Kırım Savaşı’na giren Osmanlı’ya destek olmak için 10 bin İspanyol Filorini gönderdi. Açe halkının Osmanlı’ya bağlılığının halen devam ettiğini gösteren bir başka örnek ise şudur:
Yakın yılların birinde bir iş için Endonezya’ya giden vatandaşlarımıza oradaki yerli Açelilerden bazıları:
-Halife nasıl?
Diye sormaktadırlar.
Sumatra adasının güneyindeki bazı köylerde günümüzde Osmanlı adına Hutbe okunmaya devam ediliyor.
Dolayısıyla Osmanlı bürokrasisi, uzak Asya’da sömürge çıkarları olan Batı dünyasının zihnini bulandırmamak için küllenmeye bıraktı bu işi. 1873 tarihinde Hollanda, Açe Sultanlığı’na bayrağındaki ay yıldızı kaldırması ve İstanbul’la ilişkiyi kesmesi için ültimatom verdi. Açe’nin bu isteği reddetmesi üzerine de savaş açtı. Tam yirmi beş yıl çarpıştı Açeliler ve 1904'te maalesef yenik düştüler.
Ulu Çınar dallarıyla neredeyse dünya turunu tamamlıyordu. Doğuya doğru giden dalların ucu ile, batıya doğru gidip Amerika’ya gölgesini düşüren dalların birbirlerini kucaklamasına ramak kalmıştır.
Hala Endonezya’da dalların izleri mevcuttur.
 
VİYANA ÜZERİNDE DALIN GÖLGESİ

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Viyana kuşatması:
Osmanlı Devleti gücünün zirvesine ulaşmıştır. Avrupa içlerine kadar nüfuz etmiştir. Artık Avrupa’da ülkelerin kralları bile Osmanlı’nın tasvibini almadan taç giyemez duruma gelmişlerdir.
1526 yılıdır. Macar Kralı 2. Lajos Mohaç’ta ölmüştür. Macaristan’daki ileri gelenler, Osmanlı Devleti’nin de desteğini alan Janos Zapolya’yı kral seçtiler. Avrupa’da her olayda müdahaleci bir tutum sergileyen ve Kanuni Sultan Süleyman Han ile boy ölçüşmeye kalkışan İspanya Kralı Şarlken, bu seçime de müdahale etmek için, Macar tahtına Ferdinand’ın oturmasını istedi. Tahta geçen her iki Macar kralı fiili mücadeleye başladılar. Ferdinad Budin’i ele geçirdi. Janos Zapolya ise Ferdinand karşısında tutunamayarak Lehistan’a sığındı.
Bu iç savaşta Ferdinand’ı tanımayan Osmanlı Devleti, oldu bittileri kabul edemeyeceğini açıkladı. Budin’in derhal geri iadesini istedi.
Vaziyeti tezekkür eden Osmanlı Padişahı Kanuni,  Macaristan’ı bu durumdan kurtarmak için Almanya’ya savaş açmaya ve Viyana’yı almaya karar verdi.
Osmanlı ordusu, 10 Mayıs 1529′da İstanbul’dan hareket etti. Çeşitli hazırlıklarını ikmal ettikten sonra, 5 Eylül 1529 tarihinde Budin’i geri aldı. Kral Janos’u tekrar Macaristan tahtına oturttu.
Almanlara büyük bir ders vermek için ileri yürüyen Osmanlı ordusu 26 Eylül 1529’da Viyana kuşatmasına başladı.
 Ferdinand, Osmanlı ordusuna karşı koyabilmek için, Viyana’yı tahkim etmiş ve komşu devletlerden yardım istemişti. Osmanlı akıncıları Almanya içlerine kadar sokularak akınlar yaptılar ve çok miktarda esir ve ganimetle Almanya’yı hırpalayıp, Viyana’nın teslimi için sıkıştırdılarsa da, çetin muharebeler buna imkan vermedi. Ayrıca sis ve hava şartlarından istifade eden düşman, 30 bin kişilik takviye kuvvetini kaleye sokmaya muvaffak oldu.
Yolların elverişsizliği ve mevsim şartlarının erken bozulması yüzünden, ağır kuşatma topları yollarda kalmış ve kale önüne getirilememişti. Bu yüzden Viyana kalesi yeteri kadar tahrip edilemedi. Bu elverişsiz şartlara rağmen, 11 Ekim’de Viyana kalesine büyük bir saldırı yapıldı; fakat kesin sonuç alınamadı. Daha sonra yapılan ikinci saldırı da sonuç vermedi. Kışın şiddetlenmesi ve yiyecek sıkıntısının başlaması, ordunun moralini bozdu. Askere büyük ödüller vaat edilerek, 13 ve 14 Ekim’de yapılan saldırılardan da sonuç alınamayınca, Kanuni Sultan Süleyman Han, 15 Ekim’de kuşatmayı kaldırarak dönüşe karar verdi.
Çınar’ın dalları viyana surlarına kadar uzanmış, fakat şartların olumsuzluğu yüzünden şehri himayesine alamamıştı.
Aradan 154 sene geçmiştir. Avrupa’da dengeler değişmiş, fakat Almanların, yani Avusturyalıların Macaristan ile ilgili emelleri değişmemişti. Macar halkı Alman zulmünden bıkmıştı.
Olaylar şöyle gelişti:
17.Yüzyıl ortalarında Avusturya imparatorunun, Protestan olan Macaristan halkına baskısı sonucu, Macar Beyi Tökeli İmre,  Osmanlı himayesine girmişti. Tökeli İmre Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı, Avusturya’nın elinde bulunan orta Macar kalelerini geri almaya teşvik etti.
Osmanlı tahtında 4.Mehmet Han (Avcı Mehmet) oturuyordu. Köprülüler sülalesinden olan Köprülü Mehmet Paşa, Osmanlı Devleti’ni karışıklıklardan kurtarmış, onun vefatı ile de Köprülü Fazıl Ahmet Paşa bu parlak devri devam ettirmeyi başarmıştı. Onun da vefatından sonra yine Köprülü sülalesine akraba olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı sadrazam yapan 4. Mehmet Han, bu sayede sakin, huzurlu ve itibarlı saltanat yıllarını yaşıyordu.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın amacı, Avusturya’ya savaş açmaktı. Nitekim, savaş taraftarı olmayan Padişah 4.Mehmed Han’ı da savaşa ikna etti. 6 Ağustos 1682′de Topkapı Sarayı’nda toplanan Divanı Hümayun’da savaşa karar verildi.
 Avusturya İmparatoru Leopold, savaşın kesinleşmesi karşısında, başta Papalık olmak üzere İspanya, Venedik ve Lehistan’dan yardım istedi. Fransa, Avusturya’ya yardım etmemekle birlikte, düşmanca bir davranışta bulunmayacağını bildirdi. Papa Innocentius 11 Katolik devletin Avusturya’ya yardımını sağlamak için çalışıyordu. Papa’nın etkisiyle, 31 Mart 1683′te Avusturya ile Lehistan arasında ittifak yapıldı. 
Nisan 1683′te 4. Mehmed Han ve Sadrazam Kara Mustafa Paşa kuvvetli bir orduyla Edirne’den hareket etti.  Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Serdarı Ekrem (ordu kumandanı) tayin edildi ve Osmanlı ordusu, Viyana yönüne doğru yürüyüşe geçti. Osmanlı ordusu, o zamana kadar sefere çıkmış olan orduların en kalabalığıydı. Tam bir ağır savaş makinası sayılırdı. Timarlı sipahiler, kapıkulu askerleri, Mısır ve Şam askerleri, Eflak, Boğdan voyvodalarının kuvvetleri… Macar Kralı Tökeli İmre’nin sağladığı 20 bin kişilik ordusu ve Kırım Hanı’nın 50 bin kişilik süvarisiyle beraber, ordunun genel mevcudu 350 bin askeri buluyordu. Ayrıca, 150 bin kişilik geri hizmet askeri ve ağırlıkları taşıyan 50 bin araba vardı. 150 gemiden meydana gelen ince donanma da Tuna Nehri’nde güvenliği sağlıyor ve ordunun bazı malzemelerini taşıyordu. Nehir donanması, 59 top ve çok sayıda mühimmatı, Tuna yoluyla Budin’e getirmişti.
Kara Mustafa Paşa, İstolni-Belgrad’da bir savaş meclisi topladı. Bu mecliste asıl amacının Viyana şehrini fethetmek olduğunu açıkladı. Toplantıda bulunan defterdar, Anadolu, Rumeli, Şam ve Diyarbekir beylerbeyleri, Reisülküttap, Yeniçeri Ağası, serdarın bu kararını uygun buldular. Yalnız Kırım Hanı Murat Giray ve Koca İbrahim Paşa muhalefet ettiler.
Serdarı Ekrem Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, yol üzerinde bulunan kaleleri bir bir feth ederek Almanların başkenti bulunan Viyana önlerine geldi. 
Osmanlı ordusu Viyana önüne geldiğinde, Avrupa panik halindeydi. Viyana yaklaşık 150 yıl önce de Kanuni Sultan Süleyman tarafından muhasara edilmiş, ancak mevsim ve silah durumu dolayısıyla fethi gerçekleştiremeden muhasarayı kaldırmak zorunda kalmıştı. Bu defa Viyana feth edilmeli, Almanlara, artık kimseye zulüm yapamayacakları duruma getirecek bir darbe indirilmeliydi. 
Bu maksatla Viyana kuşatması başladı.
Merzifonlu, Viyana’nın tahrip edilmeden kendiliğinden teslim olmasını istiyor ve yağmayı önlemeye çalışıyordu. Bunun için Viyana’yı sıkı bir kuşatma altında tutuyordu.
Bu ise vakit kaybına sebep oluyordu.
Öte yandan Papa’nın da teşvikiyle hazırlanan bir Haçlı ordusu, Tuna Nehri’nin karşı kıyısına kadar gelmişti.
Ancak Tuna Nehri’ni kısa sürede geçip Viyana’da muhasara altında bulunan kuvvetlerine yardıma gelmeleri mümkün değildi. Çünkü arada bir köprü vardı. Serdarı Ekrem’in verdiği görevle bu köprü Osmanlı ordusunda bulunan Kırım Tatarları tarafından tutulmuş, kontrol altına alınmıştı.
Tuna üzerinde bu stratejik köprünün muhafazası ile görevlendirilmiş bulunan Tatarların kumandanı Murat Giray, öteden beri Sadrazamı kıskanmakta, Tatarların kadir ve kıymetini bilmemekle itham etmektedir. Savaş meclisinde kendi dediği istikamette karar alınmamış olmasını hazmedemiyordu.
 Murat Giray kilit noktada bulunduğunu bilmektedir. Köprüyü düşman ordusuna açarsa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya unutamayacağı bir ders vereceğini ve Tatar kıymetini öğreteceğini hesapladı ve meşhur ihanetini göstererek köprüyü açtı. Osmanlı asıl kuvvetlerinin arkasını çeviren Haçlı ordusu, kaledeki savunma birlikleri ile de işaretleşerek iki taraftan hücuma geçtiler.
Merzifonlu uğradığı ihaneti ancak o zaman anlayabildi…
Osmanlı ordusu iki taraftan maruz kaldığı bu ateşe şiddetle karşılık vermeye başladı. Çok kanlı bir savaş oluyordu. Hatta Merzifonlu dirayetle komuta ettiği ordu sayesinde bazı başarılar elde etmeye bile başlamıştı. Bu başarıları zafere çevirmek isteyen Serdarı Ekrem, ordunun ön saflarında askerlerini cesaretlendirmekle meşgul iken ikinci ihanete uğradı.
Ordunun sağ kanadına kumanda eden Vezir Koca İbrahim Paşa, hiç sebep yokken ve başarı da gelmeye başlamışken kumanda ettiği askerleri geri çekerek firar etti.
Koca İbrahim Paşa’nın da Sadrazamı çekemediği, görüşlerini dikkate almadığı gerekçesiyle burnunun sürtülmesini sağlamak için bu hareketi yaptığı ifade edilmektedir.
Böylece tüm başarı imkanlarını kaybeden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, çaresiz geri çekilme emrini verdi. Tarih 12 Eylül 1683’tür.
Çınarın dalları 150 yıl ara ile Viyana kapısına iki defa gelmiş, fakat burasının fethi gerçekleşememiştir. Bugün bile hala, Viyana kapılarında Osmanlı Çınarı’nın dal kalıntılarına rastlamak mümkündür.

TARİHİN DÖNÜM NOKTASI

Geri çekilme olayı elbette kolay olmadı. Meydana gelen kargaşa ve panik sonucu, Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları düşmanın eline geçmiş oluyordu. Hatta mehter takımı bile esir düşmüştü. Asker zayiatının büyük olmasının yanında, bu olayla bir süreç noktalanmış oluyordu.
Önünde kalelerin, orduların, nehirlerin ve denizlerin engel olamadığı Osmanlı’nın şanlı ordusu, böylece iki hainin ihaneti yüzünden ileri hamle gücünü kaybetmiş oluyordu. Yani Osmanlı ancak içerden yapılan ihanetlerle durdurulabilmişti.
Unutulmaz olan bu olaydan sonra; geriye doğru çekilme, toprak kaybı, itibar kaybı birbirini takip etmeye başlamıştı.
Ancak bu olayın asıl unutulmaması gereken başka yönleri de vardı:
Viyana bozgunundan iki gün sonra sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, hain Koca İbrahim Paşa’nın idamına hükmetti.
Kellesi kesilmeden önce İbrahim Paşa’nın son sözleri şunlar olmuştur:
“Benim kellem gidiyor, ama Padişahımıza arz etsinler ki, ordumuzu bu zor durumdan kurtaracak tek kişi yine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır. Onu azletmesinler…”
Böylece Koca İbrahim Paşa, hain olmasına rağmen, yine de ordunun muzafferiyyeti için gerçekleri ifade etmekten, haklı olanın hakkını teslim etmekten çekinmemiştir.
Viyana’da bozulan ordu, kışı geçirip toparlanmak için Belgrad’a çekilmiştir.
İstanbul’da ise fitne kazanları kaynatılmaktadır. Merzifonlu’nun makamına göz diken Vezir Kara İbrahim Paşa, bin bir türlü yalan dolanla paşayı gözden düşürmek için Padişah 4.Mehmed Han nezdinde çalışmalar yapmaktadır.
Sonunda Paşa’nın azli ve idamı için bir ferman koparmaya muvaffak olmuştur. İşte bu diğer ihanetleri de gölgede bırakacak büyük ihanettir.
Çünkü, orduyu uğradığı bu felaketten ancak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa çıkarabilecekti. Nitekim, uzun yıllar artık onun yerini doldurup, devleti derleyip toparlayacak, orduda yeniden disiplini sağlayabilecek bir sadrazam gelmemiştir. Bu da yıkım sürecine ivme kazandırmıştır.
Padişahın idam fermanını Belgrad’a ulaştırmış bulunan özel görevli, kemali edeple keyfiyeti Paşa’ya arz etmiştir.
Bunun üzerine o büyük insan, büyük bir tevekkül örneği göstererek, idam sicimini kendi eliyle boğazına geçirmiş, ayağının altında bulunan devletin atlas halısını zarar görmemesi için kaldırtmış, şehadet kelimesiyle ruhunu teslim etmiştir.
İdamı anında bile, devleti ve orduyu düşünen bu büyük lider, 25 Aralık 1683 tarihinde böyle bir seri ihanet ve adi tertipler neticesi dünyadan göçüp gitmiştir.
Padişahın fermanı gereği, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kellesi kesilerek Edirne’ye getirilmiştir.
Bilenler bilir, Edirne Sarayiçi’nde Adalet Kasrı adıyla anılan bir saray vardır. Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı stadyumun hemen kenarında bulunan bu sarayın bahçesinde iki tane uzunlamasına dikilmiş taş bulunmaktadır. Bu taşların ismi Sengi İbret (İbret Taşı) dır. Eskiden idam edilenlerin başı bu taşlara konularak halkın ibret alması için teşhir edilirdi.
Merzifonlu’nun haksız yere kesilen başı da getirilip bu taşın üzerine konulur. Paşa’nın gözleri mahzun mahzun göklere bakmaktadır. Sanki yapılan haksızlıklara ve ihanetlere beddua eder gibidir.
O anda havada hiç alameti yokken sanki kıyamet kopar gibi, birden gök gürültüsü ve şimşekler çaktığı, Adalet Kasrı’nın cayır cayır yandığı görülür.
Adeta, ihanetlere karşı Paşa’nın bedduası tutmuştur.
O büyük insanın gövdesi Belgrad’da, başı Edirne’de defnedilmiştir.
Bu beddua sanki, sadece Adalet Sarayı’nın yanması ile sonuçlanmamış,  milletimiz o tarihten sonra bir daha mağlubiyet belasından kurtulamamış, koca devletimiz yıkılıp gitmiştir.
Bugün bile bu bedduanın üzerinden dört asra yaklaşan bir zaman geçmiş olmasına rağmen, belimizi bir türlü doğrultmak kudretine sahip olamıyoruz. Bu devlet nice ihanetlere uğramıştır ama, hiç birisi bu ihanetler kadar devletimizin kaderini derinden etkileyememiştir.
Bu ibretlik olay acaba bize şu dersi mi veriyor?
Büyük liderlere ihanet etmek, hele hele onların beddualarını üzerimize çekecek hareketlere kalkışmak, bedelini asırlarca ödeyemeyeceğimiz vebal altına girmemize sebep olabilir. Belimizi bir daha doğrultmak zorlaşır.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya dört asır önce yapılanlar gibi…

DOĞU TÜRKİSTAN DALLARDAN TUTUNUYOR

1861 yılında tahta geçen Sultan Abdülaziz Han, Hilafet siyasetinin usta tatbikçilerinden biridir. Osmanlı, yıkılış sürecine girmesine rağmen, hala dünyada söz sahibi olan belli devletlerden biri olarak kabul edilmektedir.
Abdülaziz Han, ordu ve donanmayı güçlendirerek batı istilasını durdurmaya çalışmaktadır. Hazine tamtakır, borçlar gırtlaktadır. Buna rağmen dünya Müslümanlarının dertleriyle ilgilenmek mecburiyetindedir. Çünkü Halifei Müslimin’dir.
Orta Asya'da MüslümanTürk Emirlikleri, Rusya tarafından yutulmaktadır. Yalnız Doğu Türkistan'da Kaşgar Emiri Seyyid Yakup Han, bir avuç taraftarıyla Rusya'ya boyun eğmemekte, direnmektedir. Ama çaresizdirler. Yardıma muhtaçtırlar.
Seyyid Yakub Han, yeğeni Mahmud Yakub'u bir mektupla İstanbul'a, Halifei Müslimin'e göndermiş, imdat istemiştir.
Abdülaziz Han bu uzak diyarların elçisine büyük iltifatlarda bulunmuştur. Kendisine bir mektup vererek memleketine yolcu etmiştir. Mektupta şunlar yazılıdır:
"Revabıt ı muhaleset niyeti hayriyyesi ile sefiri mumaileyhe tevdian, Zatı Samii Daverilerine birinci rütbeden bir kıt'a murassa Nişanı Osmani ve bir kabza murassa seyf ile bazı edevat ihda kılınmıştır."
Edevat sözü ile nameye yazılan yardım malzemeleri ve bunlara ait usta ve eğitim subayları kastedilmektedir. Bu malzemeler sefirle birlikte Kaşgar Emiri'ne gönderilmiştir.
Gönderilen usta ve subaylar arasında şu isimler vardır:
İstihkam subayı Ali Kazım Bey,
Suvari Zabiti Çerkes Yusuf Bey,
Topçu Zabiti İsmail Hakkı Bey,
Ayrıca 4 adet emekli subay,
Enderundan Murad Efendi. 
Heyet ve beraberlerindeki malzemeler, Hindistan yoluyla Doğu Türkistan'a binbir güçlükle ulaşabilmiştir. Seyyid Yakup Han, Halife'nin gönderdiği heyet ve malzemeleri halkı sokaklara dökerek ve top atışları yaptırarak büyük ve ihtişamlı bir merasimle karşılamıştır. Halife'ye 7 Nisan 1875 tarihinde bir de cevabi mektup göndermiştir. Mektub'u beraberce okuyalım:
"Halifemizin lütfedip göndermiş bulunduğu Namei Hümayun, 4 adet zabit, 1 murassa kılıç, birinci dereceden murassa bir Nişanı Osmani bütün edevatıyla birlikte 6 top, 1000 adet eski ve 200 adet yeni yapı tüfenk buraya ulaştı. Bunların gelmiş olması halkta büyük sevince sebep olmuştur. Hatta bunların gelişi halka 100 pare top atılarak müjdelenmiştir. Ben de ömrüm oldukça Hilafetpenahilerine duacıyım. Vereceğiniz her türlü emri yerine getirmek için hazırım. Büyük ihsanlarınız bütün Orta Asya İslam alemine yeni bir hayat vermiştir. Şimdi bütün Müslümanlar yüzlerini sizlere çevirmiş bulunmaktadır. Herkes Zatı Alilerine tebaiyet arzusu ile dolu bulunmaktadır. Ümit ederim ki, kısa zamanda bütün Orta Asya, Dar ül Hilafe ile bağlantı kurarlar. Bu suretle dünya ve din işlerinin en yüksek ve temiz vazifesi olan İslam Birliği ortaya çıkmış olur. Şu anda aciz bendeleri Devleti Aliyye'nin sancağını açmış, hutbeyi ve sikkeyi namınıza ortaya koymuş vaziyette size karşı vacip olan borcumu yerine getirmeye çalışıyorum. Askerin eğitilmesi ve yetiştirilmesi hususunda bütün gayreti sarfetmekteyim. İnşaallah yakında büyük bir terakki görülecektir..."
Kısa sürede burada “Nizamı Cedit” adını verdikleri bir askeri birlik kurulmuş, eğitimi yapılmış ve yardım malzemelerini mükemmel bir şekilde kullanmaya başlamışlardır.
Gerçekten de Halifei Müslimin Sultan Abdülaziz Han adına para basılarak, Osmanlı'nın metbu tanındığı tarihen sabittir.  Hutbeler ise artık bundan böyle Halife adına okutulmaya başlanmıştır. Münasebetler bundan sonra da devam etmiştir. Karşılıklı hediyeler gönderilmenin yanında, Osmanlı'nın buraya çeşitli alet edevat ve kitaplar da gönderdiği sabittir. Bunlar arasında 500 adet Kur'anı Kerim, bir Osmanlı Sancağı, çok miktarda eğitici kitap dikkat çekmektedir. Seyyid Yakub Han'ın ise mukabilinde bir çok hediyeler gönderdiği belgelerle sabittir.
Doğu Türkistan bu şekilde Rus belasından kurtuldu. Ancak daha yakın tehlike olan Çin istilası gelip çattığında yapabilecek pek bir şey kalmamıştı. Çünkü Osmanlı yurdu o sırada dahili karışıklıklar ve ihtilal çalkantılarıyla meşgul bulunduğundan ve İngiltere gibi büyük devletlerin Çin'i karşılarına almaktaki isteksizlikleri, Osmanlı'ya tabi olmak isteyen Doğu Türkistan'ın yalnız ve desteksiz kalmasına sebep olmuştur. Bunda Doğu Türkistan'ın, Seyyid Yakub Han'ın 1876 yılında vefatı üzerine kendi içindeki çalkantılar da etkili olmuştur denilebilir. Doğu Türkistan'ın bir yardım talebi de Sultan Abdülhamid Han döneminde olacak, ama Osmanlı'nın artık mecali kalmamış bulunduğundan bu isteğe cevap verilemeyecektir.
Böylece Ulu Çınar’ın dalları kısa süreliğine de olsa Orta Asya'ya kadar uzanmış, Müslümanlara ümit ışığı olmuştur.
 
AMERİKA KITASI DALLARIN UCUNU GÖRDÜ

 Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bugünkü güçlü konumuna Osmanlı birikimiyle gelmiştir. ABD, varlığını geliştirip devam ettirmek, diğer devletler tarafından ezilip yok edilmemek için Osmanlı Devleti ile 19.Yüzyılda yoğun ilişki içine girmek mecburiyetinde kalmıştır. İşte bu ilişki iledir ki, Ulu Çınar Osmanlı’nın dalları Amerika kıtasına etkili bir biçimde ulaşmıştır.
 Avrupa devletlerinin emperyalist politikalarının dışında kalmak istemeyen ABD, emperyalist yağmalardan pay kapabilmek için, sesini duyurabilmek, ben de varım diyebilmek ve yakın doğuya nüfuz edebilmek için, 19.Yüzyıl’da bölgenin tek hakim gücü olan Osmanlı Devleti ile resmi temasa geçmek istemiştir. ABD`nin Doğu Akdeniz ticaretinde etkin olmak istemesi gibi ticari nedenlerle başlayan Osmanlı-Amerikan ilişkilerinde ekonomik ve siyasi amaçlar belirleyici olmuştur. Bu anlamda ticaret, ABD tarafından siyasi alana nüfuz etmenin anahtarı olarak kullanılmıştır. Olayların seyri ise özet olarak şu şekildedir: 
18. Yüzyılın sonunda bağımsızlık bildirgesiyle dünya siyaset arenasına çıkan ABD, dönemin büyük bölgesel gücü olan ve üç kıtaya yayılmış bulunan Osmanlı Devleti ile ilgilenmeye başlamıştır. ABD`nin özellikle Akdeniz havzasında bulunan devletlere verdiğe özel önem sayesinde, Osmanlı-Amerikan ilişkilerinin temelleri atılmaya başlanmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri, Akdeniz`e ticaret gemilerini çıkarabilmek için bölgeye hakim olan Osmanlı Devleti´ne bağlı ve yarı özerk statüde olan, Kuzey Afrika’daki Garp Ocakları adı verilen Cezayir, Tunus ve Trablus beylikleriyle antlaşma yapmak zorundaydı.
Cezayirli gemicilerin, izinsiz dolaşan iki Amerikan gemisine el koyması, ABD`nin adımlarını çabuk atmasına neden olmuştur. Amerikan hükümeti 1795 senesinde Cezayir, 1796’da Trablus ve 1797’de Tunus ile antlaşma imzalamıştır. Antlaşma çerçevesinde ABD, sadece Cezayir’e yılda 12.000 altın veya eş değerde askeri malzeme olmak üzere, yirmi yıl boyunca vergi sayılabilecek olan bu meblağı ödemek zorunda kalmıştır. Bu olay günümüzde dünya jandarmalığını üstlenmiş ve istediği devletlere her türlü ambargo uygulayabilen ABD’nin Müslüman bir devlete yıllarca vergi ödemek zorunda olması açısından çok ilginçtir. İlginç olan başka bir yönü de, böyle bir anlaşmayı doğrudan Osmanlı Devleti ile yapmak yerine ona olan ve diplomasi açısından ikinci derecede bulunan devletlerle imzalamak zorunda olmasıdır. Bu da ABD’nin o yıllardaki devletler arası prestijini ortaya koyan bir belge olarak ortadadır. 
Osmanlı Devleti`nin ABD ile ilk münasebeti Cezayir, Tunus ve Trablus beylikleriyle yapılan antlaşmalarla, dolaylı olarak başlatılabilir. Çünkü söylediğimiz gibi bu beylikler Osmanlı Devleti`ne bağlı, Türk yöneticilere sahip, yarı özerk yapıda idiler. Ayrıca Cezayir ile yapılan antlaşma metni bile Türkçe’dir.
Amerikalıların doğrudan Osmanlı sınırlarına girmesinin başlangıcı 1797’dir. Bu tarihten itibaren Amerikalı gemiciler İngilizlerin himayesinde İzmir limanı başta olmak üzere, Osmanlı sularına giriş yapabilmeye başlamışlardır. Amerikalılar bu görev için İngilizlere yüklü meblağlar ödemek zorundaydılar. Bu vesile ile ABD ekonomisine bindirilmiş olan bu külfeti ortadan kaldırma girişimlerinin bir sonucu olarak, ABD`nin Osmanlı yöneticileriyle karşılıklı antlaşma müzakeresine başlamasını hızlandırmıştır. Bunun yanında Amerikan hükümeti 1799 yılında Portekiz elçisinin kendilerini temsilen Osmanlı yetkilileri ile temasa geçmesini sağlamışlardır. Ancak bazı engeller nedeniyle elçi İstanbul’a gelememiştir. ABD ilgisini Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştırarak, daha sonra da İzmir’e bir görevliyi konsolos olarak tayin etmiştir. 1802’de İzmir’e gelen konsolos, Osmanlı Hükümeti tarafından tanınmadığından 1803’te geri dönmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Amerikan hükümetinin diplomatik çabaları sonuçsuz kalmıştır.
1810’dan sonra Amerikan ticaret gemilerinin seferlerini sıklaştırmasıyla diplomatik münasebet kurma teşebbüslerinin hız kazanmaya başladığını görüyoruz.  Bu amaçla Amerikan heyetleri Osmanlı Devleti’ni ziyaret etmiştir. 1823’te, Amerika Birleşik Devletlerinin İzmir ticaret temsilcisi Babıali tarafından resmen tanınmıştır. Bu tanıma bir anlamda diplomatik ilişkilerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu arada bir çok Amerikan heyeti antlaşma yapmak üzere gelmiştir. 1829’da yeni bir müzakere heyeti İstanbul’da hükümeti ziyaret ederek resmi bir antlaşma teklifi yapmışlardır. 1829 yılının seçilmiş olması 1827 yılında Navarin’de yakılan Osmanlı donanmasının yenilenmesi çabalarının yoğun olduğu yıllar olması dolayısıyla önemlidir. Osmanlı donanmasının yenilenmesi için bir dış dayanağa ihtiyaç duyulması ve büyük deniz gücü olan İngiltere’nin Osmanlı donanmasını yok etmesindeki önemli rolü, İngiltere dışındaki alternatifleri zorunlu hale getirmişti. Aslında antlaşma imzalanmadan önce de askeri ilişkiler başlamıştı. Navarin baskınından hemen sonra, ABD’den savaş gemisi satın alındığı bilinen bir gerçektir.
Bu konuda akdedilen anlaşmanın, Osmanlı donanması için maliyet fiyatına gemiler yapılması ve İstanbul Tersanesi’nde Amerikalı mühendisler tarafından gemi inşa edilmesi çerçevesinde teknik yardımları öngören gizli bir maddesi de vardı. Ancak bu gizli madde, Amerikan Senatosu tarafından, ABD dış siyasetinde ihtilaflara yol açacağı endişesiyle reddedilmiştir. Gizli maddenin reddi Babıali’yi son derece rahatsız etmiştir. Hatta Padişah 2.Mahmud Han bu gelişme üzerine öfkesini şu şekilde dile getirmiştir:
 “Frenklerin adetleri kendülerinin mukaddema (önce) söyledikleri sözden nükul etmeğe (vazgeçmeğe) asla utanmazlar hemen kendülerine menafii olacak maslahat ne ise tervice bakarlar. (derhal kendilerine fayda verecek ne gibi işler varsa onu gereçekleştirmeğe bakarlar)”
Bu memnuniyetsizliği ortadan kaldırmak isteyen ABD Başkanı, 2.Mahmut Han’a bir mektup yollayarak, ABD Anayasasına göre senatonun muvafakatı ve tasvibi olmaksızın, kendisinin bu maddenin onaylanmasından tamamıyla men edilmiş olduğunu ve Padişah’ın bu durumu anlayışla karşılayacağını ümit ettiğini ifade etmiştir. (Bu da gösteriyor ki, bugün halen ABD Hükümet yetkilileri tarafından ipe un serme bahanesi olarak kullanılan “Temsilciler Meclisi” kartı, ta o günlerde de kullanılıyormuş) Bu gizli madde, her ne kadar Amerikan makamları tarafından resmen kabul edilmemiş ise de, Padişah ve Babıali’yi memnun etmeyi menfaatlerine uygun bulan ABD yetkililerince pratikte hayata geçirilmiş ve gemi yapımıyla ilgili teknik destek Osmanlı Devleti’ne sağlanmıştır. Böylece gizli maddenin Amerikan Senatosu’nca, çeşitli gerekçeler gösterilerek onaylanmamasına rağmen, Washington yönetiminin Osmanlı Devleti’ne Amerikan yapımı gemiler ve denizcilik malzemesi satışına el altından izin verdiği görülmektedir. Bu durum İngiltere’nin istemediği bir gelişmedir.
Bütün bunlara rağmen Amerika Birleşik Devletleri’nin yoğun çabası semeresini vermiş ve 1830’da Osmanlı Devleti ile ABD arasında bir ticaret ve gemicilik antlaşması imzalanmıştır.   İki devlet arasındaki münasebetler bu antlaşma ile resmi zemine kavuşmuştur. Antlaşmayla ABD temsilcilik açma hakkını elde etmiştir. Bunu ekonomik imtiyazlar izlemiştir. 
1830`larda hala dünyada önemli bir güç olan Osmanlı Devleti`nin, ABD gibi dünya siyasetinde etkinliği olmayan bir devletle antlaşma imzalaması, dünya siyasetinde onu alternatif bir güç olarak öne çıkarma çabası olduğu şeklinde ifade edilebilir.
Türk-Amerikan ilişkilerinde resmi temaslar kurulması teklifinin Amerika Birleşik Devletlerinden geliyor olması önemlidir.
 Washington’a Osmanlı konsolosu gönderilmesi için daha 36 yıl beklenmesi gerekecektir. Yani Osmanlı Devleti ancak ABD’ne konsolos göndermeye 1866 tarihinde Abdülaziz Han döneminde karar verilmiştir. Bu yıllarda ABD’nin Osmanlı Devleti’ne karşı tutumu günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin Amerikan hükümeti karşısındaki tavrıyla benzerlik göstermektedir. Bütün dünyadaki güçlü Osmanlı imajı Amerikan hükümeti için de geçerlidir.
Osmanlı Konsolosu, ikametine tahsis edilen binanın önünde törenle karşılanmış ve Amerikan Kongresi tarafından resmen kabul edilmiş, daha sonra Beyaz Saray’da başkan tarafından ağırlanmıştır. Gösterilen bu itibar konsolosla birlikte diğer yabancı temsilcileri de şaşırtmıştır. Osmanlı temsilcisi bu şaşkınlığını hükümetine şu ifadelerle bildirmiştir:
 “Bu misillü iltifat ve ikram sair devletler tarafından gelenlere bir vakitte vuku bulmuş değil ve bu tarafta Nemçe maslahatgüzarı ziyadesiyle hayrette kalup acaba sebep nedir? Bu tarafta bu derecelerde iltifat olunmak deyü tecessüs etmekte bulunduğu...” 
Bu karşılama o günkü ABD’nin Osmanlı Devleti’ne verdiği önemi göstermektedir.     
2. Mahmut Han döneminde resmi olarak başlayan Osmanlı-Amerikan ilişkileri, Abdülaziz Han döneminde gelişmiş, 2.Abdülhamid Han devrinde zirveye ulaşmıştır. ABD’den silah satın alınması, bazı Amerikan eğitim kurumlarına resmi izin verilmesi hep bu döneme rastlamaktadır. 
Böylece Ulu Çınar’ın dalları uzak kıtada bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesine çıkışından sonra, gölgelerini oraya kadar uzatma başarısını göstermiştir.
Osmanlı Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir de “deve anlaşması” mevcuttur. Bu konuyu da burada zikretmekte fayda vardır:
Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak Teksas bir ayaklanma ile Meksika’dan ayrılıp Amerika Birleşik Devletleri’ne dahil oldu. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir takım anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Sonunda savaş çıktı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan anlaşma ile Meksika topraklarının yarısı Amerika’ya geçti.
Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu. Bundan dolayı Amerika ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerle fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi.
Amerika’nın İstanbul Elçiliği, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na 29 Ekim 1855 tarihinde gönderdiği bir yazıda şöyle diyordu:
“Amerika Birleşik Devletleri tarafından bundan sonra Meksika ve California’da deve kullanılmasına karar verilmiş ve İstanbul’dan otuz beş devenin getirilmesi için bahriye subaylarından Mr. David’in kumandasındaki bir gemiyi bu tarafa göndermiş olduğundan, Türkiye ile Amerika arasında mevcut bulunan iyi ilişkiler ve dostluk dolayısıyla Osmanlı Devleti bir çift erkek ve bir çift dişi deve verdiği taktirde bunun büyük bir memnunluk doğuracağını Amerika Elçisi arza ve beyana cesaret eder.”
Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliği’ne şu yazı ile bildirir:
“Amerika Birleşik Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan, alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında Hünkar’ın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”
Sultan Abdülmecid Han’ın bu husustaki olumlu iradesi, Sadrazam’a ve Saray Başkatipliği’ne bildirilmiştir.
Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği develer bedelsiz olarak verilmiş, öbür develer de, bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. ABD, bugünkü pek çok güney eyaletini aldığı savaşta, askerlerine iaşe ve ikmal desteğini Osmanlı’nın develeri sayesinde sağladı. Motorlu taşıtların henüz yaygın olarak kullanılmadığı ve çöl şartlarında ulaşımın güçlükle sağlandığı dönemde Osmanlı develeri ABD’liler için adeta kurtarıcı oldu. Tarihçilere göre, ABD’nin savaşı kazanmasında Osmanlı develeri büyük rol oynadı.
 
 
JAPONYA’YA GÖTÜRÜLEN DALLAR

Japonya, Miladi 1500’lü yıllardan itibaren yaklaşık 300 sene boyunca, adeta dünyaya kapalı olarak yaşatılmış yönetilmiş bir ülkedir. 1800’lü yılların ikinci yarısında politika değişikliği kendini göstermiş, dünya ülkelerini tanımak için atak yapmıştı. Ezeli düşmanları saydıkları Çin ve Rusya’nın dışında, diğer ülkelere ziyaretler yapmakta ve açılım sağlamaktadırlar.  Bu politika doğrultusunda 1887 yılında, Japon İmparatoru Meiji'nin yeğeni Prens Akihito Komatsu, bir Avrupa gezisi dönüşünde İstanbul’da 2.Abdülhamit Han’ı ziyaret eder. 
O döneme kadar Japonya Osmanlı Devleti için de kapalı kutudur. Bu ziyaret bir başlangıç sayılır. Çünkü 2.Abdülhamid Han da Japonya’ya açılmak istemektedir. Ayrıca hem Osmanlı Devleti’nin, hem de Japonya’nın yakın tehdidi Rusya’dır. İki devletin temaslarının sıklaşması ve ısınması, ortak tehdit Rusya’ya karşı belki de bir güç birliğini doğuracaktır. Ayrıca da Japon halkı yaratılış itibariyle İslam dinini kabul etmeye yatkın mizaçtadırlar. Çünkü gelenek ve göreneklerine son derece bağlı bir millettir. Kimbilir belki de İslam’ı tanımış olsalar ona bağlanmakta da bu kadar ısrarcı olacaklardır. Bu sebeplerle 2.Abdülhamid Han bu ziyarete karşılık vermek istemektedir. 
Bir de İngiltere kendi emperyalist emellerinin karşısında Hilafet’i bir engel görmekte, Osmanlı’nın Padişahlarının aynı zamanda Halife olmalarını önlemek için, İslam Düyası’na Hilafet’in Arapların hakkı olduğu propagandasını yaymaktadır. Çünkü İslam dünyasının topraklarını sömürmek konusunda güçlü bir Hilafet makamını çıkarlarına uygun bulmamaktadır. Kısaca dünya Müslümanlarının güçlü Osmanlı Padişahlarını Halife olarak tanıyıp bağlanmalarını sömürgeci emellerinin önünde bir set olarak görmektedir. Hilafet güçlü Osmanlı’dan alınıp, kendi güdümlerine gireceklerini ümit ettikleri Araplara geçerse dünya üzerindeki sömürge emelleri daha kolay gerçekleşecektir. İngiliz ve Fransız gibi sömürgeci ülkeler politikalarını buna göre belirlemişlerdi.
2.Abdülhamid Han’ın düşüncesine göre, İslam’ı bu güne kadar tanımamış olan Japonya’ya götürmek, hem Halife olarak kendi görevidir, hem de Japon halkı Müslümanlaşacak olsa, belki de İngiltere’ye karşı bir denge unsuru olarak kullanılabilecektir. Böylece Hilafetin Arapların hakkı olduğunu propaganda eden bu Batılı süperlere karşı Arap olmayan Müslüman dünyasının da var olduğunu göstermek istemektedir.
 Bütün bu amaçların tahakkuku için, Japonya'ya bir iadei ziyaret heyeti göndermek çok iyi bir fikirdir. Japonya ile ilişkiler kuvvetlendirilirken, bu amaçla gelip giden gemilerin uğrayacağı Müslüman ülkelerin limanlarında da, çok önemli etkileşimlerin olacağı umulmaktadır.
Bu maksatla Japonya’ya iadei ziyarette bulunacak heyet titizlikle seçilmelidir. Bu heyette Padişah’ı temsilen asker ve diplomat şahsiyetler bulunmalıdır. Hilafet’i temsilen ise alim ve fazıl kişiler bulunmalı ve hem yolda, hem de Japonya’da İslam’ın tebliği için doğacak fırsatları değerlendirmelidirler. Bu maksatla kalabalık bir heyet tespiti yapıldıktan sonra da, bu heyeti götürecek gemi Ertuğrul Fırkateyni olarak belirlenmiştir. Ertuğrul hem kömürle çalışmakta, hem de yelkenli tertibatı bulunmakta olduğundan, daha tasarruflu olarak düşünülmüştür. Ayrıca Ertuğrul, Osmanlı yerli yapımı bir gemidir. Ancak çok uzun yol katetmeye ve okyanus aşmaya elverişli olup olmadığı üzerinde pek düşünülmemiş, teknik bir tespit yapılmamıştır. Hem de geminin baş çarkçısı, Ertuğrul’un makine ve kazan donanımının böyle bir seyahati kaldıramayacağını rapor etmesine rağmen…
Gemi kaptanlığına Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey getirilmiştir.
Gemiye, İmparator Meiji'ye sunulacak hediyeler ile birlikte, o dönem Bahriye Mektebi'nin en kaliteli mezunları da bindirilmiş, böylece uzun seyir tecrübesi kazanmaları amaçlanmıştır. Gemiye çoğu marangoz ustası yaklaşık 500 tayfa verilmiş, yol boyunca çürümesi beklenen tahtaları değiştirerek, yamayarak gemiyi desteklemeleri istenmiştir.
Gemi, bu şekilde 1889 Temmuz’unda yola çıkmıştır. Gemiye çok az bir kömür tahsisatı verilmiş, tasarruf olsun diye sadece limanlara girip çıkarken görüntüyü kurtarmak için buhar kullanılması, açık denizde yelken açılması emredilmiştir. Gemi bu şekilde birkaç küçük kaza ile Süveyş kanalını geçmiş, Aden’de bir mola verdikten sonra Hint Okyanusu’na açılmış, Bombay’a doğru yelken açmıştır.
Ertuğrul Gemisi, 1889 Ekiminde İngiliz sömürgesi altında, ancak nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay’a ulaşır. Ertuğrul’un Hindistan’a geleceği haberi, Müslüman toplumlar arasında bir efsane gibi yayılmıştır ve Lahor’dan, Delhi’den, Haydarabad’dan, on binlerce Müslüman Bombay’a akın etmeye başlamıştır. Gemi limanda ziyarete açılır ve bir hafta içinde 150 bin kişi ziyaret eder ki, aralarında Müslüman olmayan, ama İngilizlerin baskı ve zulmünden illallah etmiş mihraceler de vardır. Müslümanlar Halife’nin temsilcisinin bulunduğu Ertuğrul’u ziyaret ederlerken, adeta kutsal bir mekan ziyaret ediyormuş gibi davranmaktadırlar.
Gemi yoluna devam edip, Kasım’da Seylan’ın başkenti Kolombo’ya ulaşır. Yolda çeşitli yerlerinden su almaya başlasa da, ziftli bezler ve kalaslarla durum idare edilir. Gemi, bir cuma sabahı Kolombo’ya varır ve mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince, halkta müthiş bir coşku oluşur. Seylan Genel Valisi, 300 bin nüfusu olan Kolombo’da 200 bin kişinin gemiyi ziyaret etmek istediğini söyler. İzdiham şeklindeki halk ziyaretlerinin, gemiyi yıprattığı bilinse de Müslümanların bu anlamlı arzularına müsamaha ile davranılıp izin verilir.
Gemi buradan yola çıkıp, Kasım sonlarında yine bir Cuma günü Singapur limanına varır. Singapur’da gemiyi, Osmanlı sancaklarıyla donanmış küçük tekneler, Halife lehine sloganlar atarak karşılar. Singapur yakınlarındaki ufak Müslüman devletçiklerinden olduğu kadar, Çin Hindi’nden, Sumatra’dan, Java’dan gelerek toplanan Müslümanlar, cuma namazını Halife’nin memuru olan gemi imamının kıldırmasını isterler. Ertuğrul ve komutanı Osman Bey, umduğunun ötesinde olumlu ilgi görmeye başlamıştır. Raporlar İstanbul’a da ulaşmaktadır. Singapur’a gelen bir telgraf ile gemi kumandanı Osman Bey, paşalığa terfi ettirilmiştir.
Bu şekilde 2.Abdülhamid Han’ın Halife sıfatının nasıl dünyaca tanındığı bir kere daha ortaya çıkmıştır. Dünya Müslümanlarının Halife’ye ve Hilafet’e bakışları, bu Müslüman kitlelerinin gemi komutanına ve mürettebata gösterdikleri olağanüstü ilgiyle ispatlanmış oluyordu.
Gemi her uğradığı limanda birçok onarıma tabi tutulmuş, güverte tahtaları değişmiştir. Singapur’da 5-6 ay kadar kalınmıştır. Müslüman halk İngiliz işgali dolayısıyla kendi namazlarının kabulünden şüphe içindedir. Bu maksatla Halife toprağı saydıkları gemiye gelerek orada namaz kılmayı tercih etmektedir. Sonra da slogan atarak gemiyi terk etmektedirler. Sloganları da şudur:
“Allah Müminlerin Sultanına yardım etsin!..”
 Ertuğrul, Nisan başında Saygon’a ulaşmış, burada da Çin Müslümanları tarafından karşılanmıştır. Daha sonra Hong Kong’a giden gemi ve heyet, Çin Deniz Kuvvetleri yetkilileri ile tanışarak temaslarda bulunmuşlardır.
Temaslar sırasında, Çinlilerden gemideki fare problemi için yeni teknikler öğrenilmiştir. Kedilerle çözülmeye çalışılan sorun, kedilerin farelerin girdiği deliklere girememeleri ve uzun süre toprağa ayak basmadıklarından denize atlayıp intihar etmelerinden dolayı sonuçlanmamıştır. Bunun üzerine gemide un ve alçı karışımı, yem olarak kullanılmaya başlanmış. Yanına ufak bir kapta su konulunca, unlu alçıyı yiyen fareyi hararet basıyor, suyu içince de alçı midesinde donup, hayvanı öldürüyor, ölüsünün de kokmasını önlüyormuş, ama fareler bu tuzağı öğrenmişler. Çinliler ise, 5-10 adet güçlü fare yakalıyorlar, bunları hapsedip sadece su veriyorlarmış. 3-5 gün açlığa dayanan fareler birbirlerini yemeye başlıyorlar ve on gün sonra sadece yamyamlığa alışmış 2-3 fare hayatta kalıyormuş. Bu yamyam fareler serbest kalınca hemcinslerini yiyorlar, kaçabilenler denize atlıyormuş.
Bu yöntemle fareleri de alt eden Ertuğrul, Hong Kong’dan Nagazaki’ye ulaşmış, yola çıktıktan 11 ay sonra da Yokohama limanına varmıştı. Limanda gemiyi, 2.Abdülhamid Han’ı ziyaret eden Prens Komatsu’nun temsilcisi karşılamıştır.
O günlerde halen yabancıların Japonya içinde dolaşması serbest olmadığından, Yokohama’da kendilerine tahsis edilen ikametgaha yerleştirilmişlerdi.
Birkaç gün sonra komutan Osman Paşa, kaptan Ali Bey ve üst düzey heyet, İmparator’u ziyaret amacıyla Tokyo’ya götürülmüşlerdi. 12 Haziran için planlanan ziyaret, son anda bir gün sonraya ertelenince, heyet 12 Haziran gününü Tokyo’da üçüncüsü düzenlenen Endüstri Fuarını gezerek geçirmişlerdir.
Osman Paşa’nın ertesi günkü saray ziyareti ve resmi temasları da çok başarılı geçmiş, İmparator ile bir görüşme yapmıştı. Daha sonra heyet Prensler ve Savaş Bakanı ile görüşmüştü. Arkasından gelen resmi davetler, yemekler, balolar, çok iyi geçmiş ve Japonya’daki Osmanlı heyeti ülkenin ileri gelenlerinin, soylu ailelerin ve sosyetenin ilgi odağı haline gelmiştir. Osmanlı heyeti davet tekliflerine yetişemez bir şekilde, birkaç hafta Tokyo’da kalmak zorunluluğu duymuşlardır.
Daha sonra Yokohama’ya dönen heyet günlerini, İngilizlerin ve diğer yabancıların da bulunduğu Yokohama’da çeşitli sosyal faaliyetler ve Japon donanması yetkilileri ile görüşmelerle geçirmiştir. Japonların savaş gemisi ve silahlarındaki teknolojilerine hayran kalan Osman Paşa ve Ali Bey, bazı siparişlerde bile bulunmuşlardır.
 Tam da bu günlerde Ertuğrul Gemisi’nde kolera hastalığı baş göstermesi üzerine uzak bir bölgede karantinaya alınmış, ama salgının önü alınana kadar da 12 denizci şehit olmuştur.
Artık dönüş zamanıdır. Hazırlıklara başlanmıştır.
Japonya ve civarında tayfunlar bu mevsimde çoğalmaktadır. Japon yetkililer Osman Paşa’yı uyarmışlar, dönüş için mevsimin geçmesinin beklenmesini lüzumlu gördüklerini ifade etmişlerdi. Osman Paşa ise, dönüş yolunda uğranılacak yerlerin önemi ve çokluğunu düşünerek denize açılma kararından vazgeçmemiştir. Nitekim, açık denize açıldıktan iki gün sonra tayfuna yakalanan gemi, Oshima adasındaki Kashinozaki deniz fenerinin açıklarında, 16 Eylül 1890 sabaha karşı, kayalıklara çarparak parçalanmıştır.
Civardaki Japon balıkçılar, tayfunun gürültüsünden uyumaya çalışırken, kapıları çalınır. Karşılarında bitkin, bıyıklı ve yuvarlak gözlü insanlar durmaktadırlar. Civardaki tüm Japon köylü ve balıkçıları seferber olur ve o fırtınada büyük bir arama kurtarma çalışması başlatırlar. Bu, dilini bilmedikleri insanlardan sadece 69 tanesini sağ salim kurtarabilirler, Osman Paşa ve Ali Bey’in de aralarında bulunduğu 500’den fazla denizcimizin ise ancak cesetlerini denizden toplayabilirler.
Yaralıların tedavisi ve bakımı için Japon köylülerinin gösterdiği çaba göz yaşartıcıdır. Fakir balıkçılar, tayfun sezonunda avlanamayacakları için depoladıkları balık ve tavukları kazazedelere verirler. Olay Tokyo’da duyulur duyulmaz İmparator Meiji, gemilerinden birini hemen olay yerine gönderir. Bu gemi hem köye doktor, hemşire ve yiyecek getirir, hem de ceset arama çalışmalarına yardım eder. Sonuçta, 500’den fazla Türk denizcisi, Japonya’da yaşanmış en büyük deniz facialarından birinin kurbanı olarak, Kushimoto yakınlarındaki bir şehitliğe defnedilmişlerdir. Böylece Japonya’da bir şehitliğimiz oluşmuş, acı bir hikayeye burada nokta koyulmuştur.
Bu olay tarihin kaydettiği büyük trajedilerden biridir. Aynı zamanda iki halkın arasındaki dostluğun temelini de bu olay atmıştır. İmparator Meiji, kazadan kurtulanları, hediyelerle beraber, iki kruvazörünü tahsis ederek İstanbul’a gönderir. Sultan 2.Abdülhamit Han’a da hediyeler getiren bu kruvazörler bir ay İstanbul’da kalırlar.
Trajediden çok etkilenen Japonlar, çeşitli gazetelerin de yardım ettiği bir kampanya ile halktan topladığı yardımları İstanbul’da kazazedelerin ailelerine verirler.   
Ertuğrul gemisi ile Japonya’ya giden din alimlerinin attığı tohumlar tutmuştur. Daha sonra Kazan Müslümanlarından Abdürreşit İbrahim Efendi adındaki bir alim, Japonya’da İslami faaliyetler yapmış, birçok Japon’un Müslüman olmasına sebep olmuştur. Bugün de bu faaliyetleri sürdüren gönüllü insanlar mevcuttur. Tokyo’da bugün 350’den fazla irili ufaklı mescit ve cami ibadet ve faaliyete açıktır. Her gün yeni hidayete gelen Japonlar, gelecek için Ertuğrul’un, daha doğrusu Halife 2.Abdülhamid Han’ın attığı tohumların meyvesini vermekte olduğunun delilidir.
 Ulu Çınar’ın dalları Japonya’ya böylece uzanmıştır. Uzanmıştır ama, bu teşebbüs büyük bir felaketle sonuçlanmıştır. Felaketzedeler miras olarak Türk ve Müslüman dostluğunu Japon halkına bırakmışlardır. Her yıl artan Müslüman sayısı ile Japonya, potansiyel bir İslam yurdu olma ümitlerini arttırmaktadır.

GÜNEY AFİKA’DAKİ DALLAR

Güney Afrika nere, Osmanlı nere?
Böyle demek doğru olmaz. Ulu Çınar bu. Osman Gazi’nin rüyasına göre dünyanın hemen her tarafına dal uzatması gerek. Elbette insanların yaşadığı her yere İlahi hükümler, yani Kuran nizamı götürülecek.
Peki uzanmış mıdır Çınar’ın dalları?
Günümüzden bir yazıyı dikkatlerinize sunuyorum:
Gazeteci yazar Hakan Albayrak 27 Haziran 2009 tarihinde köşesinde şunları yazıyordu:
“17. yüzyıl ortalarında Ümitburnu sahiline çıkarak Güney Afrika topraklarını sömürgeleştirmeye başlayan Hollandalılar, buraya Malay Takımadaları’ndan Müslüman köleler ve siyasi mahkumlar getirdiler.
Sayıları 1 milyonu bulduğu rivayet edilen bugünkü Capetown Müslümanlarının kahir ekseriyeti o “Malayi”lerin torunları.
Üç gündür Capetown'dayım.
Gördüğüm Müslüman manzarası, İslam dünyasının pek çok yerine nazaran güzide bir manzara.
İrili-ufaklı 250 civarında camiyi dolduran, çocuklarına kitabi bir din eğitimi vermeyi önemseyen, İslam dünyasındaki fikri cereyanları ve siyasi gelişmeleri yakından takip eden kaliteli bir cemiyet…
Uzun ve zorlu bir yoldan geçerek geldiler bu noktaya.
Geert Wilders'in ataları İslam'ın İ’sine tahammül edemediği için, yolun başında Müslümanlıklarını gizlemek zorunda kaldılar.
Zamanla, İslam'ı büyük ölçüde unuttular.
İçlerinde Kur'an'ı anlayıp anlatacak kadar Arapça bilen pek kimse olmadığı ve ellerindeki Malayca kitapları da anlamaz hale geldikleri için, kitabi bilgilerin yerini kulaktan dolma bilgiler aldı.
Şeyh Yusuf, Said Alevi, İmam Abdullah ibn i Kadı Abdusselam gibi önderler, 1694-1794 yılları arasında estirdikleri ihya rüzgarlarıyla yozlaşmanın önünü büyük ölçüde kesmişlerdi ama, 1810'lu yıllardan itibaren Capetown Müslümanlığı tuhaf bir imamlar oligarşisi tarafından yeniden hurafelere boğuldu.
Mesela şöyle hurafelere:
Zekat ve kurbanlarınızı imamlara vereceksiniz, onlar da bunları istedikleri gibi kullanacaklar…
Bir yakınınız öldüğünde imam ve arkadaşlarına 40 gün yemek vereceksiniz…
İmamları hoşnut ederseniz, ahirette size şefaatçi olurlar…
Capetown'u Hollandalılardan alan İngilizlerin verdigi izin sayesinde Hacc'a gidip gelen Müslümanlar, orada gördükleri Müslümanlığı Capetown'da yaşamaya ve dahi anlatmaya başlayınca, ortalık karıştı.
Büyük bir tartışma başladı.
Tartışma çatışmaya dönecek gibiydi.
Bir grup sağduyulu Müslüman, doğru yolu bulmak için İslam Halifesi'nden yardım isteme fikrini ortaya attı.
Bu fikir genel kabul gördü.
İngiliz sömürge valisi aracılığıyla Kraliçe'ye müracaat edilerek, dini irşad için Osmanlı Devleti'nden yardım talebinin İstanbul'a iletilmesi istendi.
Kraliçe isteneni yaptı, Sultan Abdulaziz talebi makul karşıladı ve Capetown'a bir alim gönderilmesi icin Ahmet Cevdet Paşa'ya talimat verdi.
Ahmet Cevdet Paşa, bu görev için Ebubekir Efendi'yi uygun gördü.
Ebubekir Efendi, 13 Ocak 1863 günü Capetown'a geldi.
İlk iş olarak bir medrese açtı. Kitabi bilgilerle donanmış yeni bir Müslüman nesil yetiştirmek için çalışmalara başladı.
Müslüman kitleler onun gelişini ve din ilimlerinin ihyası için vakit kaybetmeden harekete geçişini büyük sevinçle karşıladılar, ama hurafelere dayanan iktidarlarını korumak isteyen bazı imamlar ona cephe alıp “fasıktır, zındıktır” diye propaganda yapmaya başlayınca işin tadı kaçtı.
Ebubekir Efendi ve talebeleri türlü çeşit sataşmalara, saldırılara maruz kaldı.
Capetown'un İngiliz kontrolundeki basını da Ebubekir Efendi'yi karalama kampanyasına iştirak etti.
Ama Ebubekir Efendi yılmadı.
Medreseden başka bir de cami açtı.
Gittiği her yerde, konuştuğu herkese hurafelerden arınmış bir Müslümanlık telkin etti.
Bu arada, Güney Afrika Müslümanları ile Osmanlı Devleti arasında güçlü bir gönül bağı kurdu.
O bağ sayesinde Güney Afrika Müslümanları 20. Yüzyıl başlarında Hicaz Demiryolu'nun yapımına katkıda bulunacak, 1912'de Trablusgarp'ta savaşan Osmanlı ordusuna yardım gönderecek ve 1920'lerin başında “Milli Mücadele”ye de destek vereceklerdi…
Ebubekir Efendi, 1880 yılında Capetown'da vefat etti.
Geride büyük bir manevi miras bıraktı.
Her Şeyden evvel, Capetown'da Müslümanlığın ihyası yolunda bir kilometre taşı oldu.
Allah gani gani rahmet eylesin.

* * *
Perşembe günü, Ebubekir Efendi'nin oğullarından Alaaddin Bey'in torunu Kerime Sinclair'i ziyaret ettim.
Acı kahvesini içtim.
Sonra da acı 'fırça’sını yedim.
Dedi ki:
-Türkiye'den buraya gelip gidiyorsunuz, Ebubekir Efendi'yi sorup duruyorsunuz, onun hikayesini gazetelerinizde ve televizyonlarınızda ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz, ama onun hatırasına layıkıyla sahip çıkmak için hiçbir şey yapmıyorsunuz. Kaç tane diplomatınızla, siyasetçinizle konuştum; Ebubekir Efendi'nin manevi mirasına sahip çıkmak için bir vakıf yahut enstitü kurulması gerektiğini söyledim ve bu konuda söz aldım; ama hiç icraat yok. Eyleminiz ne kadar büyükse siz de o kadar büyüksünüz, aziz kardeşim. Bir şey yapmayacaksanız, burada benimle konuşmuş olmakla kalacaksanız, hiç yorulmayalım. Güney Afrika'ya ayak basan ilk Osmanlı'ya, Capetown'u hikmetin ışığıyla aydınlatan o büyük alime gösterdiğiniz vefasızlığa artık katlanamıyorum!
Bu söylediklerini aynen yazmaktan başka bir şey yapamayacağımı söyledim… Ve işte yazdım.
İnşaallah bir işe yarar.”

Hakan Albayrak’ın yazısı burada bitiyor.
Hemen belirtelim ki, Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinden kısa süre sonra halife olan 2.Abdülhamid Han da, Güney Afrika’daki Müslümanlarla ilgilenmeye devam etmiştir. Ebubekir Efendi ve orada kurduğu teşkilata maddi manevi her türlü yardımı yapmaktan geri kalmamıştır. Ebubekir Efendi’nin ihtiyaç duyduğu kitapları da İstanbul’da bastırıp göndermiştir. Hatta Ebubekir Efendi eksiklerini tamamlamak için İstanbul’a gelmiş ve geri dönmüştür. İhtiyaç duyduğu kitap ve diğer ders materyalleri devlet matbaasında ücretsiz olarak basılıp kendisine verilmiştir.
2.Abdülhamid Han bundan başka, Güney Afrika’da görev yapan din ve ilim adamlarına maaşlarını İstanbul’dan ödemiş ve onları himaye etmiştir. Ebubekir Efendi’nin vefatından sonra da, aynı görevi Hasan ve Ahmet Ataullah Efendiler yürütmüşler, Hamidiye adını verdikleri ilim müesseselerini kurarak sadece o ülkeye değil, komşu ülkelerdeki Müslümanlara da hizmet etmişlerdir.
Ulu Çınar’ın dalları böylece Güney Afrika’ya kadar uzanmış, orada İslam’ın yayılmasına ve halkının büyük ölçüde Müslüman olmasına yardım ettiği gibi, Müslümanlar da Osmanlı Padişahı ve Halifei Müslimin adına hutbe okumaya uzun yıllar devam etmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin temellerini atan Ertuğrul Gazi ile, bağımsızlığını ilan edip kurucusu sayılan Osman Gazi’nin gördüğü rüyalardan yola çıkarak satır başları ile bu rüyaların gerçekleşme merhalelerini özet olarak vermeye çalıştık.
Aslına bakacak olursak, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen tüm tarihi, bu iki aziz insanın rüyalarından ibarettir, desek mübalaa etmiş olmayız.
Ancak bu çalışmanın hacmi ile mütenasip olarak, Osmanlı Devleti’nde dönüm noktaları sayılacak olaylarla, Ulu Çınar’ın dallarının uzanması ile ilgili bölümleri yazabildik.
Osmanlı Padişahlarının içinde rüya gören ve rüyası gerçek olan sadece bu iki insan değildir. Hemen hemen bütün Padişahlar rüya görmüşler ve bu rüyalarının gerçekleştiğine şahit olunmuştur.
Biz bu bölümden sonra delillendirebildiğimiz önemli rüyaları özet olarak anlatacağız. Bu anlatımda elbet kronolojik sıraya dikkat ettiğimizi belirtmek isteriz.
 

TOP